Portal
Geri git   Yenidendogus > İslam > Risale-i Nur > Risale-i Nur Külliyatı
Portal Forum Kayıt ol [Yardım Masası] Forum Kuralları Üye Listesi Konularım Cevaplarım Arama Son 24 Saatteki Konular Forumları Okundu Olarak İşaretle

Risale-i Nur Külliyatı Risale-i Nur Hakkında Merak Ettikleriniz....

SÖzler

HN (PGP FN3R*N9PJFO 'NDR-NER/O DPDQNGP 1N(PQ 'DR9N'DNEPJFN HN 'D5QND'N)O HN 'D3QND'NEO 9NDNI 3NJQP/PFN' EO-NEQN/M HN9NDNI'NDPGP HN5N-R(PGP 'N,REN9PJFN Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı

Cevapla
 
Seçenekler Stil
Alt 22.07.2007, 13:10   #1
ibn-i nisa
Çırak
 
Üyelik tarihi: 18.07.2007
İletiler: 33
Takım :
Teşekkürler: 0
0 Mesajına 0 kez Teşekkür Edildi
Standart SÖzler



HN (PGP FN3R*N9PJFO
'NDR-NER/O DPDQNGP 1N(PQ 'DR9N'DNEPJFN HN 'D5QND'N)O HN 'D3QND'NEO 9NDNI 3NJQP/PFN' EO-NEQN/M
HN9NDNI'NDPGP HN5N-R(PGP 'N,REN9PJFN

Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtıyla, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünki, ben nefsimi herkesten ziyâde nasihâta muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz Âyetten istifâde ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca ve avâm lisanıyla nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.

* * *

BİRİNCİ SÖZ

Bismillâh, her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcûdâtın lisan-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle... Şöyle ki:

Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki: Bir kabile reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin. Tâ, şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa tek başıyla hadsiz düşman ve ihtiyâcâtına karşı perişan olacaktır. İşte böyle bir seyahat için iki adam, sahraya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi. Diğeri mağrur... Mütevazii, bir reisin ismini aldı. Mağrur, almadı... Alanı, her yerde selâmetle gezdi. Bir katı-üt-tarîke rast gelse, der: Ben, filân reisin ismiyle gezerim. Şakî defolur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nam ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, târif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

İşte ey mağrur nefsim! Sen o seyyahsın. Şu dünya ise, bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir; şu sahranın Mâlik-i Ebedî'si ve Hâkim-i Ezelî'sinin ismini al. Tâ, bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisatın karşısında titremeden kurtulasın.
Evet, bu kelime öyle mübârek bir definedir ki: Senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabtedip Kadîr-i Rahîm'in dergâhında aczi, fakrı en makbûl bir şefâatçı yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervası kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcûdât, lisan-ı hal ile Bismillâh der. Öyle mi?

Evet, nasılki görsen: Bir tek adam geldi. Bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevketti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin; o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki, o bir askerdir. Devlet nâmına hareket eder. Bir pâdişah kuvvetine istinad eder. Öyle de; her şey, Cenâb-ı Hakk'ın nâmına hareket eder ki: Zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler; başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek herbir ağaç, Bismillâh der. Hazine-i Rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor. Her bir bostan, Bismillâh der. Matbaha-i Kudret'ten bir kazan olur ki: Çeşit çeşit pekçok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor. Herbir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar Bismillâh der. Rahmet Feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere, Rezzak nâmına en lâtif, en nazif, âb-ı hayat gibi bir gıdayı takdim ediyorlar. Herbir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları, Bismillâh der. Sert olan taş ve toprağı deler geçer. Allah nâmına, Rahmân nâmına der, her şey ona musahhar olur. Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi; o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühuletle intişar etmesi ve yer altında yemiş vermesi.. hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması; tabiiyyûnun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor ve diyor ki: En güvendiğin salabet ve hararet dahi, emir tahtında hareket ediyorlar ki; o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-yı Mûsa (A.S.) gibi ANBODRFN' '6R1P(RR (P9N5N'CN 'DR-N,N1N emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nazenin yapraklar, birer aza-yı İbrahim (A.S.) gibi ateş saçan hararete karşı JN' FN'1O COHFPI (N1R/K' HN 3ND'NEK âyetini okuyorlar.

Mâdem her şey mânen Bismillâh der. Allah nâmına Allah'ın ni'metlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi Bismillâh demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gafil insânlardan almamalıyız...

Sual: Tablacı hükmünde olan insânlara bir fiat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah, ne fiat istiyor?

Elcevab: Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar ni'metlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta Bismillâh zikirdir. Âhirde Elhamdülillâh şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derketmek fikirdir. Bir pâdişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zâhirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir.

Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle. Vesselâm.

* * *

Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı

(Makam münasebetiyle buraya alınmıştır)

(P3REP 'DDQGP 'D1QN-RENFP 'D1QN-PJEP 'in binler esrarından altı sırrına dairdir.

İHTAR: Besmelenin Rahmet noktasında parlak bir nuru, sönük aklıma uzaktan göründü. Onu, kendi nefsim için nota sûretinde kaydetmek istedim. Ve yirmi-otuz kadar sırlar ile, o nurun etrafında bir daire çevirmek ile avlamak ve zaptetmek arzu ettim. Fakat maatteessüf şimdilik o arzuma tam muvaffak olamadım. Yirmi-otuzdan, beş-altıya indi.
Ey insân! dediğim vakit nefsimi murâd ediyorum. Bu ders kendi nefsime has iken, ruhan benimle münasebettar ve nefsi nefsimden daha hüşyar zâtlara belki medâr-ı istifâde olur niyetiyle, Ondördüncü Lem'anın İkinci Makamı olarak müdakkik kardeşlerimin tasviblerine havale ediyorum. Bu ders akıldan ziyâde kalbe bakar, delilden ziyâde zevke nâzırdır.

(P3REP 'DDQGP 'D1QN-RENFP 'D1QN-PJEP

BN'DN*R JN' 'NJQOGN' 'RDNEND'O 'PFQPI 'ODRBPIN 'PDNIQN CP*N'(L CN1PJEL 'PFQNGO EPFR 3ODNJREFN
HN 'PFQNGO (P3REP 'DDQGP 'D1Q-REFP 'D1Q-PJEP

Şu makamda birkaç sır zikredilecektir.

BİRİNCİ SIR: Bismillâhirrahmânirrahîmin bir cilvesini şöyle gördüm ki: Kâinat sîmâsında, arz sîmâsında ve insân sîmâsında birbiri içinde birbirinin nümûnesini gösteren Üç Sikke-i Rububiyyet var.
Biri: Kâinatın heyet-i mecmuasındaki teavün, tesânüd, teanuk, tecâvübden tezahür eden Sikke-i Kübrâ-i Ulûhiyyettir ki, Bismillâh ona bakıyor.

İkincisi: Küre-i arz sîmâsında nebâtat ve hayvanâtın tedbir ve terbiye ve idaresindeki teşabüh, tenâsüb, intizâm, insicam, lütuf ve merhametten tezahür eden Sikke-i Kübrâ-i Rahmâniyyettir ki, Bismillâhirrahmân ona bakıyor.
Sonra insânın mâhiyet-i câmiasının sîmâsındaki letâif-i re'fet ve dekaik-ı şefkat ve şuâât-ı merhamet-i İlâhiyyeden tezahür eden Sikke-i Ulya-i Rahîmiyyettir ki, Bismillâhirrahmânirrahîm deki Errahîm ona bakıyor.

Demek Bismillâhirrahmânirrahîm sahife-i âlemde bir satır-ı nuranî teşkil eden üç Sikke-i Ehadiyyetin kudsî ünvanıdır. Ve kuvvetli bir haytıdır ve parlak bir hattıdır. Yâni Bismillâhirrahmânirrahîm yukarıdan nüzul ile semere-i kâinat ve âlemin nüsha-i Musağğarası olan insâna ucu dayanıyor. Ferşi Arşa bağlar. İnsânî arşa çıkmağa bir yol olur.

İKİNCİ SIR: Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân, hadsiz kesret-i mahlûkatta tezahür eden Vâhidiyyet içinde ukûlü boğmamak için, daima o Vâhidiyyet içinde Ehadiyyet cilvesini gösteriyor. Yâni, meselâ, Nasılki: Güneş, ziyâsıyla hadsiz eşyâyı ihâta ediyor. Mecmu-u ziyâsındaki Güneşin zâtını mülâhaza etmek için gayet geniş bir tasavvur ve ihâtalı bir nazar lâzım olduğundan; Güneşin zâtını unutturmamak için, herbir parlak şeyde Güneşin zâtını aksi vasıtasıyla gösteriyor ve her parlak şey, kendi kabiliyetince Güneşin cilve-i zâtîsiyle beraber ziyâsı, harâreti gibi hassalarını gösteriyor ve her parlak şey Güneşi bütün sıfâtıyla kabiliyetine göre gösterdiği gibi; Güneşin ziyâ ve hararet ve ziyâdaki elvan-ı seb'a gibi keyfiyatlarının her birisi dahi, umum mukabilindeki şeyleri ihâta ediyor. Öyle de:

HNDPDQGP 'RDEN+NDO 'RD'N9RDNI -temsilde hatâ olmasın- Ehadiyyet ve Samediyyet-i İlâhiyye, herbir şeyde, husûsan zîhayatta, husûsan insânın mâhiyet âyinesinde bütün esmâsıyla bir cilvesi olduğu gibi; vahdet ve vâhidiyyet cihetiyle dahi, mevcûdât ile alâkadar herbir ismi bütün mevcûdâtı ihâta ediyor. İşte vâhidiyyet içinde ukûlü boğmamak ve kalbler Zât-ı Akdes'i unutmamak için, daima vâhidiyyetteki Sikke-i Ehadiyyeti nazara veriyor ki, o sikkenin üç mühim ukdesini irâe eden Bismillâhirrahmânirrahîm dir.

ÜÇÜNCÜ SIR: Şu hadsiz kâinatı şenlendiren, bilmüşâhede Rahmettir. Ve bu karanlıklı mevcûdâtı ışıklandıran, bilbedâhe yine Rahmettir. Ve bu hadsiz ihtiyâcât içinde yuvarlanan mahlûkatı terbiye eden, bilbedâhe yine Rahmettir. Ve bir ağacın bütün heyetiyle meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kâinatı insâna müteveccih eden ve her tarafta ona baktıran ve muâvenetine koşturan, bilbedâhe Rahmettir. Ve bu hadsiz fezâyı ve boş ve hâlî âlemi dolduran, nurlandıran ve şenlendiren, bilmüşâhede Rahmettir. Ve bu fâni insânı ebede namzed eden ve ezelî ve ebedî bir Zâta muhatâb ve dost yapan, bilbedâhe Rahmettir.
Ey insân, mâdem Rahmet böyle kuvvetli ve cazibedâr ve sevimli ve mededkâr bir hakikat-ı mahbubedir.

Bismillâhirrahmânirrahîm de. O hakikata yapış ve vahşet-i mutlakadan ve hadsiz ihtiyâcâtın elemlerinden kurtul ve O Sultan-ı Ezel ve Ebed'in tahtına yanaş ve O Rahmetin şefkatiyle ve şefâatiyle ve şuââtıyla O Sultan'a muhatâb ve halîl ve dost ol!
Evet, kâinatın envaını hikmet dairesinde insânın etrafında toplayıp bütün hâcâtına kemâl-i intizâm ve inâyet ile koşturmak, bilbedâhe iki hâletten birisidir: Ya kâinatın herbir nev'i kendi kendine insânı tanıyor, ona itaat ediyor, muâvenetine koşuyor. Bu ise yüz derece akıldan uzak olduğu gibi, çok muhâlâtı intâc ediyor. İnsan gibi bir âciz-i mutlakta, en kuvvetli bir Sultan-ı Mutlak'ın kudreti bulunmak lâzım geliyor. Veyahut bu kâinatın perdesi arkasında bir Kadîr-i Mutlak'ın ilmi ile bu muâvenet oluyor. Demek kâinatın envaı, insânı tanıyor değil; belki insânı bilen ve tanıyan, merhamet eden bir Zâtın tanımasının ve bilmesinin delilleridir.

Ey insân! Aklını başına al. Hiç mümkün müdür ki: Bütün enva-ı mahlûkatı sana müteveccihen muâvenet ellerini uzattıran ve senin hâcetlerine Lebbeyk! dedirten Zât-ı Zülcelâl seni bilmesin, tanımasın, görmesin? Mâdem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor. Sen de Onu bil, hürmetle bildiğini bildir ve kat'iyyen anla ki: Senin gibi zaîf-i mutlak, âciz-i mutlak, fakîr-i mutlak, fâni, küçük bir mahlûka koca kâinatı musahhar etmek ve onun imdadına göndermek; elbette hikmet ve inâyet ve ilim ve kudreti tazammun eden hakikat-ı Rahmettir. Elbette böyle bir Rahmet, senden küllî ve hâlis bir şükür ve ciddî ve sâfî bir hürmet ister. İşte o hâlis şükrün ve o sâfî hürmetin tercümanı ve ünvanı olan Bismillâhirrahmânirrahîm i de. O Rahmetin vusulüne vesile ve o Rahmân'ın dergâhında şefâatçı yap.

Evet, Rahmetin vücûdu ve tahakkuku, Güneş kadar zâhirdir. Çünki nasıl merkezî bir nakış, her taraftan gelen atkı ve iplerin intizâmından ve vaziyetlerinden hasıl oluyor. Öyle de: Bu kâinatın daire-i kübrâsında binbir İsm-i İlâhî'nin cilvesinden uzanan nuranî atkılar, kâinat sîmâsında öyle bir sikke-i Rahmet içinde bir hâtem-i Rahîmiyyeti ve bir nakş-ı şefkati dokuyor ve öyle bir hâtem-i inâyeti nescediyor ki, Güneşten daha parlak kendini akıllara gösteriyor.

Evet, Şems ve Kamer'i, anâsır ve maadini, nebâtat ve hayvanâtı; bir nakş-ı âzamın atkı ipleri gibi o binbir isimlerin şuâlarıyla tanzim eden ve hayata hâdim eden ve nebatî ve hayvanî olan umum vâlidelerin gayet şirin ve fedâkârane şefkatleriyle şefkatini gösteren ve zevilhayatı hayat-ı insâniyyeye musahhar eden ve ondan Rubûbiyyet-i İlâhiyyenin gayet güzel ve şirin bir nakş-ı âzamını ve insânın ehemmiyetini gösteren ve en parlak rahmetini izhar eden o Rahmân-ı Zülcemâl, elbette kendi istiğnâ-i mutlakına karşı, rahmetini ihtiyâc-ı mutlak içindeki zîhayata ve insâna makbûl bir şefâatçi yapmış.

Ey insân, eğer insân isen Bismillâhirrahmânirrahîm de. O şefâatçiyi bul!

Evet, zeminde dörtyüzbin muhtelif ayrı ayrı nebâtatın ve hayvânatın tâifelerini, hiçbirini unutmayarak, şaşırmayarak, vakti vaktine kemâl-i intizâm ile hikmet ve inâyet ile terbiye ve idare eden ve küre-i arzın sîmâsında hâtem-i Ehadiyyeti vaz'eden; bilbedâhe, belki bilmüşâhede, Rahmettir ve o Rahmetin vücûdu, bu küre-i arzın sîmâsındaki mevcûdâtın vücûdları kadar kat'î olduğu gibi, o mevcûdât adedince tahakkukunun delilleri var. Evet, zeminin yüzünde öyle bir hâtem-i Rahmet ve sikke-i Ehadiyyet bulunduğu gibi, insânın mâhiyet-i mânevîyyesinin sîmâsında dahi öyle bir sikke-i Rahmet vardır ki, küre-i arz sîmâsındaki sikke-i merhamet ve kâinat sîmâsındaki sikke-i uzmâ-yı Rahmetten daha aşağı değil. Âdeta binbir ismin cilvesinin bir nokta-i mihrâkiyesi hükmünde bir câmiiyyeti var.

Ey insân, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmâyı veren, o sîmâda böyle bir sikke-i Rahmeti ve bir hâtem-i Ehadiyyeti vaz'eden Zât, seni başı boş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin; sana müteveccih olan bütün kâinatı abes yapsın; hilkat şeceresini, meyvesi çürük, bozuk ehemmiyetsiz bir ağaç yapsın! Hem hiç bir cihetle şüphe kabûl etmeyen ve hiçbir vechile noksaniyeti olmayan, Güneş gibi zâhir olan rahmetini ve ziyâ gibi görünen hikmetini inkâr ettirsin. Hâşâ!..
Ey insân! Bil ki: O Rahmetin arşına yetişmek için bir mîrac var. O mîrac: Bismillâhirrahmânirrahîm dir. Ve bu mîrac ne kadar ehemmiyetli olduğunu anlamak istersen, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın yüzondört sûrelerinin başlarına ve hem bütün mübârek kitabların ibtidalarına ve umum mübârek işlerin mebde'lerine bak. Ve Besmele'nin âzamet-i kadrine en kat'î bir hüccet şudur ki: İmam-ı Şafiî (R.A.) gibi çok büyük müçtehidler demişler: Besmele tek bir âyet olduğu halde, Kur'anda yüzondört defa nâzil olmuştur.

DÖRDÜNCÜ SIR: Hadsiz kesret içinde vâhidiyyet tecellisi, hitab-ı İyyâke Nabüdü demekle herkese kâfi gelmiyor. Fikir dağılıyor. Mecmuundaki vahdet arkasında Zât-ı Ehadiyyeti mülâhaza edip İyyâke Nabüdü ve İyyâke Nestaîn demeğe küre-i arz vüs'atinde bir kalb bulunmak lâzım geliyor. Ve bu sırra binâen cüz'iyyatta zâhir bir sûrette sikke-i Ehadiyyeti gösterdiği gibi, herbir nevide sikke-i Ehadiyyeti göstermek ve Zât-ı Ehad'i mülâhaza ettirmek için hâtem-i Rahmâniyyet içinde bir sikke-i Ehadiyyeti gösteriyor; tâ külfetsiz herkes her mertebede İyyâke Nabüdü ve İyyâke Nestaîn deyip doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e hitab ederek müteveccih olsun.

İşte Kur'an-ı Hakîm, bu sırr-ı azîmi ifade içindir ki, kâinatın daire-i âzamından, meselâ semâvat ve arzın hilkatinden bahsettiği vakit birden en küçük bir daireden ve en dakik bir cüz'îden bahseder; tâ ki, zâhir bir sûrette hâtem-i Ehadiyyeti göstersin. Meselâ: Hilkat-ı semâvat ve arzdan bahsi içinde hilkat-i insândan ve insânın sesinden ve sîmâsındaki dekaik-ı ni'met ve hikmetten bahis açar. Tâ ki, fikir dağılmasın, kalb boğulmasın, ruh Mâbudunu doğrudan doğruya bulsun. Meselâ:

HNEPFR "JN'*PGP .NDRBO 'D3QNEHN'*P HN'RD'N1R6P HN'.R*PD'NAO 'NDR3PFN*PCOER HN'NDRHN'FPCOER âyeti mezkûr hakikatı mû'cizâne bir sûrette gösteriyor.

Evet, hadsiz mahlûkatta ve nihayetsiz bir kesrette vahdet sikkeleri, mütedâhil daireler gibi en büyüğünden, en küçük sikkeye kadar envaı ve mertebeleri vardır. Fakat o vahdet ne kadar olsa yine kesret içinde bir vahdettir. Hakikî hitabı tam temin edemiyor. Onun için, vahdet arkasında Ehadiyyet sikkesi bulunmak lâzımdır. Tâ ki, kesreti hatıra getirmesin. Doğrudan doğruya Zât-ı Akdes'e karşı kalbe yol açsın. Hem Sikke-i Ehadiyyete nazarları çevirmek ve kalbleri celbetmek için o sikke-i Ehadiyyet üstünde gayet cazibedâr bir nakış ve gayet parlak bir nur ve gayet şirin bir halâvet ve gayet sevimli bir cemâl ve gayet kuvvetli bir hakikat olan Rahmet sikkesini ve Rahîmiyyet hâtemini koymuştur.

Evet, o Rahmetin kuvvetidir ki, zîşuurun nazarlarını celbeder, kendine çeker ve Ehadiyyet Sikkesine îsal eder. Ve Zât-ı Ehadiyyeyi mülâhaza ettirir ve ondan İyyâke Nabüdü ve İyyâke Nestaîn deki hakikî hitaba mazhar eder. İşte Bismillâhirrahmânirrahîm Fatihanın fihristesi ve Kur'anın mücmel bir hülâsası olduğu cihetle bu mezkûr sırr-ı azîmin ünvanı ve tercümanı olmuş. Bu ünvanı eline alan, Rahmetin tabakatında gezebilir. Ve bu tercümanı konuşturan, esrar-ı Rahmeti öğrenir ve envar-ı Rahîmiyyeti ve şefkati görür.

BEŞİNCİ SIR: Bir Hadîs-i Şerifte varid olmuş ki: 'PFQN 'DDQGN .NDNBN 'RD'PFR3N'FN 9NDNI 5OH1N)P 'D1QN-REFP -ev kemâ kal-

Bu Hadîsi, bir kısım ehl-i tarîkat, akaid-i îmâniyyeye münâsib düşmeyen acib bir tarzda tefsir etmişler. Hattâ onlardan bir kısım ehl-i aşk, insânın sîmâ-yı mânevîsine bir sûret-i Rahmân nazarıyla bakmışlar. Ehl-i tarîkatın ekserinde sekr; ehl-i aşkın çoğunda istiğrak ve iltibas olduğundan, hakikata muhalif telakkilerinde belki mazurdurlar. Fakat aklı başında olanlar, fikren onların esas-ı akaide münafî olan mânâlarını kabûl edemez. Etse hatâ eder.

Evet bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntâzam idare eden ve yıldızları zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerratı muntâzam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhî'nin şeriki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi,
DNJR3N CNEP+RDPGP 4NIR!L HNGOHN 'D3QNEPJ9O 'DR(N5PJ1O sırrıyla sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat, HNDNGO 'RDEN+NDO 'RD'N9RDNI API 'D3QNEHN'*P HN'RD'N1R6P HNGOHN 'DR9N2PJ2O 'DR-NCPJEO sırrıyla, mesel ve temsil ile, şuûnatına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuûnat nokta-i nazarında vardır. Şu mezkûr Hadîs-i Şerifin çok makasıdından birisi şudur ki: İnsân, İsm-i Rahmân'ı tamamıyla gösterir bir sûrettedir. Evet, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi, kâinatın sîmâsında binbir ismin şuâlarından tezahür eden İsm-i Rahmân göründüğü gibi, zemin yüzünün sîmâsında Rububiyyet-i mutlaka-i İlâhiyyenin hadsiz cilveleriyle tezâhür eden İsm-i Rahmân gösterildiği gibi, insânın sûret-i câmiasında küçük bir mikyasta zeminin sîmâsı ve kâinatın sîmâsı gibi yine o ism-i Rahmân'ın cilve-i etemmini gösterir demektir.

Hem işarettir ki: Zât-ı Rahmânirrahîm'in delilleri ve âyineleri olan zîhayat ve insân gibi mazharlar o kadar o Zât-ı Vâcib-ül Vücûd'a delaletleri kat'î ve vâzıh ve zâhirdir ki, Güneşin timsalini ve aksini tutan parlak bir âyine parlaklığına ve delâletinin vuzuhuna işareten O âyine Güneştir denildiği vakit, İnsânda sûret-i Rahmân var vuzûh-u delâletine ve kemâl-i münâsebetine işareten denilmiş ve denilir. Ve ehl-i Vahdet-ül Vücûdun mûtedil kısmı Lâ Mevcûde illâ h bu sırra binaen bu delâletin vuzuhuna ve bu münasebetin kemâline bir ünvan olarak demişler.

'NNDDQGOEQN JN' 1N-REFO JN' 1N-PJEO (P-NBPQ (P3REP 'DDQGP 'D1QN-REFP 'D1QN-PJEP 'P1R-NERFN' CNEN' JNDPJBO (P1N-PJEPJQN*PCN HN ANGQPERFN' 'N3R1N'1N (P3REP 'DDQGP 'D1QN-REFN 'D1QN-PJEP CNEN'
JNDPJBO (P1N-REN'FPJQN*PCN "EPJFN

ALTINCI SIR: Ey hadsiz acz ve nihayetsiz fakr içinde yuvarlanan biçâre insân! Rahmet ne kadar kıymettar bir vesîle ve ne kadar makbûl bir şefâatçi olduğunu bununla anla ki: O Rahmet, öyle bir Sultan-ı Zülcelâle vesiledir ki, yıldızlarla zerrat beraber olarak kemâl-i intizâm ve itaatle -beraber- ordusunda hizmet ediyorlar. Ve O Zât-ı Zülcelâl'in ve o Sultan-ı Ezel ve Ebedin istiğnâ-i Zâtîsi var. Ve istiğnâ-i mutlak içindedir. Hiçbir cihetle kâinata ve mevcûdâta ihtiyâcı olmayan bir Ganiyy-i Alel-ıtlak'tır. Ve bütün kâinat taht-ı emir ve idaresinde ve heybet ve âzameti altında nihayet itâatte, Celâline karşı tezellüldedir.

İşte Rahmet seni, ey insân! O Müstağni-i Alelıtlakın ve Sultan-ı Sermedînin huzuruna çıkarır ve Ona dost yapar ve Ona muhatâb eder ve sevgili bir abd vaziyetini verir. Fakat nasıl sen Güneşe yetişemiyorsun; çok uzaksın; hiçbir cihetle yanaşamıyorsun; fakat Güneşin ziyâsı Güneşin aksini, cilvesini, senin âyinen vasıtasıyla senin eline verir. Öyle de: O Zât-ı Akdese ve O Şemsi Ezel ve Ebede biz çendan nihayetsiz uzağız, yanaşamayız. Fakat Onun ziyâ-i Rahmeti Onu bize yakın ediyor.

İşte ey insân! Bu Rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazîne-i Nur buluyor. O hazîneyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misâli ve mümessili ve o Rahmetin en belîğ bir lisânı ve dellâlı olan ve Rahmeten-lil-âlemîn ünvânıyla Kur'anda tesmiye edilen Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten-lil-âlemîn olan Rahmet-i mücessemeye vesîle ise: Salâvattır. Evet Salâvatın mânâsı Rahmettir. Ve o zîhayat mücessem Rahmete rahmet duası olan Salâvat ise, o Rahmeten-lil-âlemînin vusûlüne vesiledir. Öyle ise sen Salâvatı kendine, o Rahmeten-lil-âlemîne vesile yap ve o Zâtı da Rahmet-i Rahmân'a vesîle ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten-lil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle Rahmet mânâsıyla Salâvat getirmeleri, Rahmet ne kadar kıymettar bir hediye-i İlâhiyye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir sûrette isbat eder.

Elhâsıl: Hazîne-i Rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediyye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi: Bismillâhirrahmânirrahîm dir. Ve en kolay bir anahtarı da Salâvattır.

'NDDQGOEQN (P-NBPQ 'N3R1N'1P (P3REP 'DDQGP 'D1N-REFP 'D1QN-PJEP 5NDPQ HN3NDQPER ENFR 'N1R3NDR*NGO 1N-REN)K DPDR9N'DNEPJFN CNEN' JNDPJBO (P1N-REN*PCN HN (P-O1REN*PGP HN 9NDNI 'DPGP HN'N5R-N'(PGP 'N,REN9PJN HN'1R-NERFN' 1N-REN)K *O:RFPJFN' (PGN' 9NFR 1N-REN)P ENFR 3PHN'CN EPFR .NDRBPCN "EPJFN
3O(R-N'FNCN D'N 9PDREN DNFN' 'PD'QN EN' 9NDQNER*NFN' 'PFQNCN 'NFR*N 'DR9NDPJEO 'DR-NCPJEO

ibn-i nisa isimli üye şu anda çevrimdışı  
Alıntı ile Cevapla

Reklamsız bir forum için sitemize destek olun...

Cevapla

Seçenekler
Stil



Saat : 04:49 |

Powered by vBulletin® Version 3.8.5
Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Hosted by OnurHosting.Net