- Üyelik Tarihi
- 3 Eyl 2005
- Mesajlar
- 910
- Aldığı Beğeniler
- 1
- Takım
- Galatasaray
Hem nasılki bir hâne ustasız olmaz. Bâhusus öyle bir hâne ki; hârika san'atlarla, acîb nakışlarla, garib zînetlerle tezyin edilmiş. Hattâ herbir taşında, bir saray kadar san'at dercedilmiş. Ustasız olmak, hiçbir akıl kabûl edemez, gâyet mâhir bir san'atkâr ister. Bâhusus o saray içinde sinema perdeleri gibi her saatte hakikî
(Orjinal Sayfa: 62)
menziller teşkil edilip, kemâl-i intizâmla elbise de iştirdi i gibi de iştiriyor. Hattâ herbir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icadediliyor. Öyle de şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni' ister. Çünki şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki: Ay, Güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir ki, o Sâni'-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktı ı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntâzam Sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl-i intizâmla ve hikmetle de iştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin enva'-ı masnûatıyla tezyin ediyor. Had ve hesaba gelmez enva'-ı ihsanatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et... Nasıl, böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?
Hem nasılki bulutsuz, gündüz ortasında, Güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve kar'ın bütün parçalarında cilvesi göründü ü ve aksi müşahede edildi i halde Güneşi inkâr etmek, ne derece acib bir divânelik hezeyanıdır. Çünki O vakit birtek Güneşi inkâr ve kabûl etmemekle; katarat sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil'asâle güneşcikleri kabûl etmek lâzımgeliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildi i halde) koca bir Güneşin hakikatını içinde kabûl etmek lâzım geldi i gibi, aynen öyle de: Şu sıravâri içinde her zaman hikmetle de işen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntâzam kâinatı görüp, Hâlîk-ı Zülcelâl'i evsaf-ı Kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet divaneli idir, bir mecnunluk hezeyanıdır. Zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir Ulûhiyet-i Mutlaka kabûl etmek lâzımdır. Çünki Meselâ havanın herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yapra a girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, e er memur olmazsa, bütün girebildi i ve işledi i masnuların tarz-ı teşkilâtını ve Sûretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır, Tâ içinde işleyebilsin. Demek muhit bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.
(Orjinal Sayfa: 62)
menziller teşkil edilip, kemâl-i intizâmla elbise de iştirdi i gibi de iştiriyor. Hattâ herbir hakikî perde içinde, müteaddid küçük küçük menziller icadediliyor. Öyle de şu kâinat nihayetsiz hakîm, alîm, kadîr bir sâni' ister. Çünki şu muhteşem kâinat öyle bir saraydır ki: Ay, Güneş lâmbaları; yıldızlar, mumları; zaman, bir ip, bir şerittir ki, o Sâni'-i Zülcelâl her sene bir başka âlemi ona takıp, gösteriyor. O taktı ı âlemin içinde üçyüzaltmış tarzda muntâzam Sûretlerini tecdîd ediyor. Kemâl-i intizâmla ve hikmetle de iştiriyor. Yeryüzünü bir sofra-i nimet yapmış ki, her bahar mevsiminde, üçyüzbin enva'-ı masnûatıyla tezyin ediyor. Had ve hesaba gelmez enva'-ı ihsanatıyla dolduruyor. Öyle bir tarzda ki, nihayet ihtilât içinde ve karışmış oldukları halde, nihayet derecede imtiyaz ve farkla birbirlerinden ayrılıyor. Başka cihetleri buna kıyas et... Nasıl, böyle bir sarayın Sâni'inden gaflet edilebilir?
Hem nasılki bulutsuz, gündüz ortasında, Güneşin deniz yüzünde bütün kabarcıklar üstünde ve karada bütün parlak şeylerde ve kar'ın bütün parçalarında cilvesi göründü ü ve aksi müşahede edildi i halde Güneşi inkâr etmek, ne derece acib bir divânelik hezeyanıdır. Çünki O vakit birtek Güneşi inkâr ve kabûl etmemekle; katarat sayısınca, kabarcıklar mikdarınca, parçalar adedince, hakikî ve bil'asâle güneşcikleri kabûl etmek lâzımgeliyor. Her zerrecikte (ki ancak bir zerre sıkışabildi i halde) koca bir Güneşin hakikatını içinde kabûl etmek lâzım geldi i gibi, aynen öyle de: Şu sıravâri içinde her zaman hikmetle de işen ve düzgünlük içinde her vakit tazelenen şu muntâzam kâinatı görüp, Hâlîk-ı Zülcelâl'i evsaf-ı Kemâliyle tasdik etmemek, ondan daha berbat bir dalâlet divaneli idir, bir mecnunluk hezeyanıdır. Zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir Ulûhiyet-i Mutlaka kabûl etmek lâzımdır. Çünki Meselâ havanın herbir zerresi; herbir çiçek ile herbir meyveye, herbir yapra a girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, e er memur olmazsa, bütün girebildi i ve işledi i masnuların tarz-ı teşkilâtını ve Sûretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır, Tâ içinde işleyebilsin. Demek muhit bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki, böyle yapsın.