- Üyelik Tarihi
- 17 Ara 2005
- Mesajlar
- 137
- Aldığı Beğeniler
- 0
Bediüzzaman pozitivizmi mi esas aldı?
Bediüzzaman eserlerinde ele aldığı her meseleyi isbat metoduyla açıklar. Delilsiz davaları söylemek adeti değildir. Bu açıdan baktığımızda kendisini bir pozitivist gibi görmek mümkündür. Ancak, şu nokta çok önemlidir: O, ilhamını Kur'andan alır. Davası, Kur'anda yer alan meseleleri isbata çalışmaktan ibarettir. Yani önce iman var sonra inanılan hususların isbatı gelmekte... O'na göre "Hz. Peygamberin getirdiği her mesele makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez." Çünkü miraç gibi bir kısım meseleler aklın sınırlarını aşabilir, ama bu onların akıl dışı olmaları anlamına da gelmez.
Onun eserlerini okuyanlar isbat metodunu esas almakla beraber her meseleyi illa isbat etmek gibi bir telaşa da girmezler. Bu noktada imanî meseleler, fen bilimlerine kıyas edilmezler. Mesela, melekler laboratuar şartlarında isbat edilmezler. Bunun yerine "Görülmemek olmamayı gerektirmez. Şu alemde görmediklerimiz görülenlerden daha fazladır. İnsanda nasıl ki maddeye irca edilmeyen akıl, his, latifeler var, onun gibi şu evrende de bizim gördüklerimiz dışında daha nice canlılar var." diye düşünmek gerekir.
Bu konuda Barla Lahikası isimli eserinde şöyle der:
"Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'andan yazdığın Sözler'de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?"
Elcevab: -Güzel bir cevabdır- Şeref, i'caz-ı Kur'ana ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-perva derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünki:
Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkiktir; iltizam değil, iz'andır; tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki:
Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı i'cazından olan temsilâtından bir şu'lesini; acz u za'fıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur'ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu."
Bediüzzaman eserlerinde ele aldığı her meseleyi isbat metoduyla açıklar. Delilsiz davaları söylemek adeti değildir. Bu açıdan baktığımızda kendisini bir pozitivist gibi görmek mümkündür. Ancak, şu nokta çok önemlidir: O, ilhamını Kur'andan alır. Davası, Kur'anda yer alan meseleleri isbata çalışmaktan ibarettir. Yani önce iman var sonra inanılan hususların isbatı gelmekte... O'na göre "Hz. Peygamberin getirdiği her mesele makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez." Çünkü miraç gibi bir kısım meseleler aklın sınırlarını aşabilir, ama bu onların akıl dışı olmaları anlamına da gelmez.
Onun eserlerini okuyanlar isbat metodunu esas almakla beraber her meseleyi illa isbat etmek gibi bir telaşa da girmezler. Bu noktada imanî meseleler, fen bilimlerine kıyas edilmezler. Mesela, melekler laboratuar şartlarında isbat edilmezler. Bunun yerine "Görülmemek olmamayı gerektirmez. Şu alemde görmediklerimiz görülenlerden daha fazladır. İnsanda nasıl ki maddeye irca edilmeyen akıl, his, latifeler var, onun gibi şu evrende de bizim gördüklerimiz dışında daha nice canlılar var." diye düşünmek gerekir.
Bu konuda Barla Lahikası isimli eserinde şöyle der:
"Benden sual ediyorsun: "Neden senin Kur'andan yazdığın Sözler'de bir kuvvet, bir tesir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazan bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar tesir bulunuyor?"
Elcevab: -Güzel bir cevabdır- Şeref, i'caz-ı Kur'ana ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ-perva derim: Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünki:
Yazılan Sözler tasavvur değil tasdiktir; teslim değil, imandır; marifet değil, şehadettir, şuhuddur; taklid değil tahkiktir; iltizam değil, iz'andır; tasavvuf değil hakikattır; dava değil, dava içinde bürhandır. Şu sırrın hikmeti budur ki:
Eski zamanda, esasat-ı imaniye mahfuzdu, teslim kavî idi. Teferruatta, âriflerin marifetleri delilsiz de olsa, beyanatları makbul idi, kâfi idi. Fakat şu zamanda dalalet-i fenniye, elini esasata ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devayı ihsan eden Hakîm-i Rahîm olan Zât-ı Zülcelal, Kur'an-ı Kerim'in en parlak mazhar-ı i'cazından olan temsilâtından bir şu'lesini; acz u za'fıma, fakr u ihtiyacıma merhameten hizmet-i Kur'ana ait yazılarıma ihsan etti. Felillahilhamd sırr-ı temsil dûrbîniyle, en uzak hakikatlar gayet yakın gösterildi. Hem sırr-ı temsil cihet-ül vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı. Hem sırr-ı temsil merdiveniyle, en yüksek hakaike kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr-ı temsil penceresiyle; hakaik-i gaybiyeye, esasat-ı İslâmiyeye şuhuda yakın bir yakîn-i imaniye hasıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayal, hattâ nefs ve heva teslime mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslim-i silâha mecbur oldu."