- Üyelik Tarihi
- 17 Ara 2005
- Mesajlar
- 137
- Aldığı Beğeniler
- 0
Ebced veya cifir ilmi nedir ?
Bediüzzaman'ın dikkat çeken yönlerinden birisi, eserlerinde cifir ilmine yer vermesidir. Eskide ve günümüzde cifir ilmi hayli tartışılmıştır ve tartışılmaktadır. Bediüzzaman'ın, ayetleri tefsirini ve büyük bir vukufiyetle yaptığı orijinal açıklamaları tenkit edemeyen bazı kişiler, O'nu cifir konusunda tenkide çalışmaktadırlar.
Bu konuda, şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:
1-Her şey bizim malumatımıza münhasır değildir. Bir ilmi bizim bilmeyişimiz, olmadığına delâlet etmez. "Onlar, ilmen ihata etmedikleri ve te'vili daha kendilerine gelmemiş şeyi yalanladılar" (Yunus, 39) ayetini unutmamak gerekiyor. Yoksa, bütün rüyaları ya yaşanmış olaylar, ya da ulaşılamamış isteklerle açıklayan Freud'un, rüya-yı sadıkayı inkar etmesi gibi hareket etmiş oluruz. Freud, sadık rüya görmemiş olabilir. Fakat bundan, "rüya-yı sadıka yoktur" genellemesine varılması mümkün değildir.
Onun gibi, Kur'an kelimelerinin istikbaldeki bir kısım olaylara işaretini, çok az müfessirin hissetmiş ve yazmış olması, reddini gerektirmez.
2- Böyle bir hesab tarzı Kur'an'ın nüzulûnden önce de bilinmekteydi. Mesela, Yahudilerden bir topluluk, Hz. Peygamberden (Elif-Lâm-Mîm) şeklinde huruf-u mukattaayı duyunca, ebced hesabıyla (harflerin rakam değeriyle), O'nun ümmetinin az olacağına istidlalde bulunur. Hz. Peygamber, diğer huruf-u mukattaalardan okur. Adamlar, her yeni huruf-u mukattaayı duyunca şaşkına dönüp, "biz senin durumundan bir şey anlayamadık" deyip ayrılırlar.
3-Sayıları az da olsa bir kısım âlimler, cifir ilmiyle ayetlerden gaybî istihraçlarda bulunmuşlardır. Molla Cami'nin "Beldetün tayyibetün" (temiz bir belde) (Sebe, 15) ifadesinin ebced değeriyle, İstanbul'un hicri 857'de fethine tarih düşmesi meşhurdur.
Meşhur müfessirlerden Alusî'nin tefsirinde kaydettiği şu olay da, konumuz açısından güzel bir örnektir:
"İbn-i Hallikan tarihinde zikrediyor ki, Sultan Selahaddin-i Eyyubî Haleb'i fethettiğinde Kâdı Muhyiddin güzel bir şiirini okudu. Cümleleri arasında,
" Şehba kal'ayı Safer ayında fethettin
Recebte de Kudüs'ü fetihle mübeşşersin"
ifadesi vardı. Dediği gibi çıkınca kendisine "bunu nerden bildin ?" diye soruldu. " İbnu Berrecan'ın Rum Suresi'nin baş kısmını tefsirinden aldım" diye cevap verdi.
Alusî, sözüne devamla İbnu Kemâl'in Enbiya suresi 105. ayetten, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethetmesini istinbat ettiğini anlatır.
4- " Allah her şeyi adetçe belirleyip saymıştır" (Cin, 28) ayeti, adetlerdeki sırlara işaret eder. Mesela, insanın el ve ayak parmaklarının, sayıca bütün insanlarda aynı olması, aynı tür çiçeklerde yaprak sayısının aynı olması, her elmanın içinde beş çekirdek bulunması asla tesadüfe verilemeyecek şekilde, sayılarda sırlar olduğunu gösterir. Aynı sırrın, Kur'an ayetlerinde de bulunmasına hiçbir engel yoktur.
5- Cifir ve ebceddeki tevafuk,
- İlmî bir kanun
- Riyazî bir düstur
- Fıtrî bir esas
- Edebî bir usul
- Gaybî bir anahtardır.
Elbette, ilimlerin menbaı, sırların ma'deni, fıtratın tekvînî ayetlerinin tercümanı, edebiyatın en büyük mu'cizesi ve gaybın dili olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, o tevafuk kanununu, ayetlerin işaretlerinde kullanması, mu'cizeliğinin muktezasıdır.
b- Bediüzzaman, cifri kullandığı yerlerde hiç bir zaman "Ayetin açık manası budur" dememiştir. Demiş olduğu şudur: Ayetin sarîh manasının altında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, işarî ve remzî manadır. İşârî mana da bir küllîdir; her asırda cüz'iyatları bulunur.
Bu esaslara dikkat çektikten sonra, Bediüzzaman'dan cifirle ilgili iki örnek metin kaydetmekte fayda görüyoruz:
1- "Eskişehir Hapisanesi'nde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengamda, manevî bir ihtarla, "Risale-i Nur'un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Hâlbuki "Yaş ve kuru herşey Kitab-ı Mübîn'de vardır" (En'am, 59) sırrıyla, en ziyade bu meselede söz sahibi Kur'an'dır. Acaba, Risale-i Nur'u Kur'an kabul eder mi? O'na ne nazarla bakıyor?" denildi. O acîb sual karşısında bulundum. Ben de Kur'an'dan istimdad eyledim. Birden, otuzüç ayetin mana-yı sarîhinin teferruatı nev'indeki tabakattan, mana-yı işârî tabakasında ve o mana-yı işârî külliyetinde dahil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne, medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece îzah ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımda hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı."
Bediüzzaman, bu otuzüç ayetin işarî manalarını, cifir ilmini de kullanarak, Şualar'da 1. Şua'da izah eder. 1934-1935 Eskişehir Hapishanesinde kendisine görülen otuzüç ayetin işârî manaları, O'na ve talebelerine "gaybtan bir teyid" durumundadır.
2- "Teşrîn-i Sani 30. gün 1358'de Karadağ başına çıkıyordum. "İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helaketleri ve hasaretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?" hatıra geldi. Birden, her müşkilimi halleden Kur'an-ı Mu'cizu'l-Beyan, sure-i "Ve'l-asr"ı karşıma çıkardı. Dedi: Bak! Baktım. Her asra hitab ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyade bakan "Vel asr innel insane lefî husr" ayetindeki "innel insane lefî husr" makam-ı cifrisi 1324 edip, hürriyet inkılabıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve I. Harb-i Umumî mağlubiyetleri ve dehşetli muahedeleri ve şeair-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve II. Harb-i Umumî'nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musibetlerle, hasaret-i insaniye ile "innel insane lefî husr" ayetinin bu asra dahi bir hakîkatı, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem'a-yı i'câzını gösteriyor."
II. Dünya Savaşı yıllarında Kastamonu'da Karadağ'a doğru çıkan Bediüzzaman, "insanların ve özellikle müslümanların ardarda gelen bu helaketleri ve zararları ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam edecek ?" diye düşünmektedir. Birden kendisine Asr Suresi gösterilir. İnsanın hüsranda olduğunu bildiren ayet, bu asırdaki müslümanların ve diğer insanların hüsranlarına da işaret etmektedir. Evet, hiçbir asır, bu asır kadar çalkalanmalara, dehşetli savaşlara, Müslümanlar için hüsranlı günlere sahne olmamıştır. Bütün asırlara hitab eden Asr Suresi, cifrî tarihiyle özellikle asrımıza remizde bulunmaktadır.
Bu iki örnekten sonra, Bediüzzaman'ın cifre bakışını naklederek konuyu noktalamak istiyoruz:
"İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar-ı Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi: "Gaybı ancak Allah bilir (Neml, 65)" yasağına karşı hılaf-ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir."
Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitab etmektedir. İman ve Kur'an hakikatleri ise, herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı vardır. Bu gibi noktalardan dolayı ve " Gaybı ancak Allah bilir" yasağına karşı edebe aykırı harekette bulunmamak için Bediüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altıbin küsûr sayfalık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil etmektedir.
Bediüzzaman'ın dikkat çeken yönlerinden birisi, eserlerinde cifir ilmine yer vermesidir. Eskide ve günümüzde cifir ilmi hayli tartışılmıştır ve tartışılmaktadır. Bediüzzaman'ın, ayetleri tefsirini ve büyük bir vukufiyetle yaptığı orijinal açıklamaları tenkit edemeyen bazı kişiler, O'nu cifir konusunda tenkide çalışmaktadırlar.
Bu konuda, şu hususlara dikkat çekmekte fayda görüyoruz:
1-Her şey bizim malumatımıza münhasır değildir. Bir ilmi bizim bilmeyişimiz, olmadığına delâlet etmez. "Onlar, ilmen ihata etmedikleri ve te'vili daha kendilerine gelmemiş şeyi yalanladılar" (Yunus, 39) ayetini unutmamak gerekiyor. Yoksa, bütün rüyaları ya yaşanmış olaylar, ya da ulaşılamamış isteklerle açıklayan Freud'un, rüya-yı sadıkayı inkar etmesi gibi hareket etmiş oluruz. Freud, sadık rüya görmemiş olabilir. Fakat bundan, "rüya-yı sadıka yoktur" genellemesine varılması mümkün değildir.
Onun gibi, Kur'an kelimelerinin istikbaldeki bir kısım olaylara işaretini, çok az müfessirin hissetmiş ve yazmış olması, reddini gerektirmez.
2- Böyle bir hesab tarzı Kur'an'ın nüzulûnden önce de bilinmekteydi. Mesela, Yahudilerden bir topluluk, Hz. Peygamberden (Elif-Lâm-Mîm) şeklinde huruf-u mukattaayı duyunca, ebced hesabıyla (harflerin rakam değeriyle), O'nun ümmetinin az olacağına istidlalde bulunur. Hz. Peygamber, diğer huruf-u mukattaalardan okur. Adamlar, her yeni huruf-u mukattaayı duyunca şaşkına dönüp, "biz senin durumundan bir şey anlayamadık" deyip ayrılırlar.
3-Sayıları az da olsa bir kısım âlimler, cifir ilmiyle ayetlerden gaybî istihraçlarda bulunmuşlardır. Molla Cami'nin "Beldetün tayyibetün" (temiz bir belde) (Sebe, 15) ifadesinin ebced değeriyle, İstanbul'un hicri 857'de fethine tarih düşmesi meşhurdur.
Meşhur müfessirlerden Alusî'nin tefsirinde kaydettiği şu olay da, konumuz açısından güzel bir örnektir:
"İbn-i Hallikan tarihinde zikrediyor ki, Sultan Selahaddin-i Eyyubî Haleb'i fethettiğinde Kâdı Muhyiddin güzel bir şiirini okudu. Cümleleri arasında,
" Şehba kal'ayı Safer ayında fethettin
Recebte de Kudüs'ü fetihle mübeşşersin"
ifadesi vardı. Dediği gibi çıkınca kendisine "bunu nerden bildin ?" diye soruldu. " İbnu Berrecan'ın Rum Suresi'nin baş kısmını tefsirinden aldım" diye cevap verdi.
Alusî, sözüne devamla İbnu Kemâl'in Enbiya suresi 105. ayetten, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethetmesini istinbat ettiğini anlatır.
4- " Allah her şeyi adetçe belirleyip saymıştır" (Cin, 28) ayeti, adetlerdeki sırlara işaret eder. Mesela, insanın el ve ayak parmaklarının, sayıca bütün insanlarda aynı olması, aynı tür çiçeklerde yaprak sayısının aynı olması, her elmanın içinde beş çekirdek bulunması asla tesadüfe verilemeyecek şekilde, sayılarda sırlar olduğunu gösterir. Aynı sırrın, Kur'an ayetlerinde de bulunmasına hiçbir engel yoktur.
5- Cifir ve ebceddeki tevafuk,
- İlmî bir kanun
- Riyazî bir düstur
- Fıtrî bir esas
- Edebî bir usul
- Gaybî bir anahtardır.
Elbette, ilimlerin menbaı, sırların ma'deni, fıtratın tekvînî ayetlerinin tercümanı, edebiyatın en büyük mu'cizesi ve gaybın dili olan Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan, o tevafuk kanununu, ayetlerin işaretlerinde kullanması, mu'cizeliğinin muktezasıdır.
b- Bediüzzaman, cifri kullandığı yerlerde hiç bir zaman "Ayetin açık manası budur" dememiştir. Demiş olduğu şudur: Ayetin sarîh manasının altında müteaddit tabakalar var. Bir tabakası da, işarî ve remzî manadır. İşârî mana da bir küllîdir; her asırda cüz'iyatları bulunur.
Bu esaslara dikkat çektikten sonra, Bediüzzaman'dan cifirle ilgili iki örnek metin kaydetmekte fayda görüyoruz:
1- "Eskişehir Hapisanesi'nde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengamda, manevî bir ihtarla, "Risale-i Nur'un makbuliyetine dair eski evliyalardan şahit getiriyorsun. Hâlbuki "Yaş ve kuru herşey Kitab-ı Mübîn'de vardır" (En'am, 59) sırrıyla, en ziyade bu meselede söz sahibi Kur'an'dır. Acaba, Risale-i Nur'u Kur'an kabul eder mi? O'na ne nazarla bakıyor?" denildi. O acîb sual karşısında bulundum. Ben de Kur'an'dan istimdad eyledim. Birden, otuzüç ayetin mana-yı sarîhinin teferruatı nev'indeki tabakattan, mana-yı işârî tabakasında ve o mana-yı işârî külliyetinde dahil bir ferdi Risale-i Nur olduğunu ve duhulüne, medar-ı imtiyazına bir kuvvetli karîne bulunmasını bir saat zarfında hissettim. Ve bir kısmı bir derece îzah ve bir kısmını mücmelen gördüm. Kanaatımda hiçbir şek ve şübhe ve vehim ve vesvese kalmadı."
Bediüzzaman, bu otuzüç ayetin işarî manalarını, cifir ilmini de kullanarak, Şualar'da 1. Şua'da izah eder. 1934-1935 Eskişehir Hapishanesinde kendisine görülen otuzüç ayetin işârî manaları, O'na ve talebelerine "gaybtan bir teyid" durumundadır.
2- "Teşrîn-i Sani 30. gün 1358'de Karadağ başına çıkıyordum. "İnsanların, hususan Müslümanların bu teselsül eden helaketleri ve hasaretleri ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam eder?" hatıra geldi. Birden, her müşkilimi halleden Kur'an-ı Mu'cizu'l-Beyan, sure-i "Ve'l-asr"ı karşıma çıkardı. Dedi: Bak! Baktım. Her asra hitab ettiği gibi, bu asrımıza daha ziyade bakan "Vel asr innel insane lefî husr" ayetindeki "innel insane lefî husr" makam-ı cifrisi 1324 edip, hürriyet inkılabıyla başlayan tebeddül-ü saltanat ve Balkan ve İtalyan Harbleri ve I. Harb-i Umumî mağlubiyetleri ve dehşetli muahedeleri ve şeair-i İslâmiyenin sarsılmaları ve bu memleketin zelzeleleri ve yangınları ve II. Harb-i Umumî'nin zemin yüzünde fırtınaları gibi semâvî ve arzî musibetlerle, hasaret-i insaniye ile "innel insane lefî husr" ayetinin bu asra dahi bir hakîkatı, maddeten aynı tarihiyle gösterip, bir lem'a-yı i'câzını gösteriyor."
II. Dünya Savaşı yıllarında Kastamonu'da Karadağ'a doğru çıkan Bediüzzaman, "insanların ve özellikle müslümanların ardarda gelen bu helaketleri ve zararları ne vakitten başladı, ne vakte kadar devam edecek ?" diye düşünmektedir. Birden kendisine Asr Suresi gösterilir. İnsanın hüsranda olduğunu bildiren ayet, bu asırdaki müslümanların ve diğer insanların hüsranlarına da işaret etmektedir. Evet, hiçbir asır, bu asır kadar çalkalanmalara, dehşetli savaşlara, Müslümanlar için hüsranlı günlere sahne olmamıştır. Bütün asırlara hitab eden Asr Suresi, cifrî tarihiyle özellikle asrımıza remizde bulunmaktadır.
Bu iki örnekten sonra, Bediüzzaman'ın cifre bakışını naklederek konuyu noktalamak istiyoruz:
"İlm-i cifir, meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakîkiyeden alıkoyup meşgul ediyor. Hatta kaç defadır esrar-ı Kur'an'iyeye karşı o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu. Kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:
Birisi: "Gaybı ancak Allah bilir (Neml, 65)" yasağına karşı hılaf-ı edebde bulunmak ihtimali var.
İkincisi: Hakaik-ı esasiye-i imaniye ve Kur'an'iyenin berahin-i kat'iye ile ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi ulum-u hafiyenin yüz derece fevkinde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kat'î hüccetler ve muhkem deliller, su-i istimale meydan vermiyorlar. Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere merbut olmayan ulum-u hafiyede su-i istimal girip, şarlatanların istifade etmeleri ihtimalidir."
Görüldüğü gibi, cifir ilmi gizli ilimlerdendir. Az kişiye hitab etmektedir. İman ve Kur'an hakikatleri ise, herkese seslenmektedir. Hem herkesin onlara ihtiyacı vardır. Bu gibi noktalardan dolayı ve " Gaybı ancak Allah bilir" yasağına karşı edebe aykırı harekette bulunmamak için Bediüzzaman, bu ilmin ayrıntılarını eserlerine yansıtmamıştır. Yansıttığı miktar, altıbin küsûr sayfalık tefsirinin içinde az bir bölüm teşkil etmektedir.