- Üyelik Tarihi
- 17 Eki 2010
- Mesajlar
- 23
- Aldığı Beğeniler
- 0
- Takım
- Galatasaray
FETİH İLE İŞGAL, GÜÇ DEVLETİ İLE GÜÇLÜ DEVLET ARASINDAKİ FARK
GİRİŞ
Bilindiği özellikle son dönemlerde Tarihi geçmişe hapsetme çarpıklığı devre dışı kalınca insanlığın Tarihe bakış açısı değişmiş, bununla bağlantılı olarak Tarihin insanlığa sunduğu malzemeler büyük artış göstermiştir. İşte tam da burada bazı hususlar daha bir hararetle tartışılmaya başlanmıştır. Bu sırada dikkati çeken belki de en önemli husus, bazı konularda bilgi sahibi olmadan yapılan bilinçsizce değerlendirmelerdir. İşgal ve Fetih konusu da bu konulardan biridir. Bu mesele genelde “Neden yabancıların yaptığı işgal oluyor da bizimki fetih oluyor?’’ çerçevesi etrafında tartışılmaktadır. Gerçekte ise Fetih ile İşgal arasında sayısız fark vardır. Fetih imkânlar dâhilinde insanlığın saadeti için atılan adımları simgelerken işgalde ise tam tersi bir durum söz konusudur ve bu iki zıt kavramın kasıtlı olarak aynı kefede incelenmesi başlı başına bir cinayettir, cehalettir!
Özellikle de son yıllarda demokratikleşme vd konularda sıkıntısı olan kimseler, işgal ile fethi aynı kareye hapseden söylemleri, genelde benzer amaçlarla, fazlaca dile getirmekteler. Tarihi televoleleştiren, geçmişteki başarıları, zaferleri bilinçli olarak devre dışı bırakarak daha çok mimariyle, sanatla vd alanlarla ilgilenen Evrensel Köy vatandaşlarının da bu durumda payı büyüktür. Doğaldır ki hoşgörüsüz bir geçmişten [!] olumlu nâmına hiçbir şey çıkmayacak ve fetihler birer işgal sayılacak, hatta bununla da yetinilmeyerek işgaller için fetih ifadesi kullanılacaktır! Bu durumun dış destekli karalamalar gibi pek çok nedeni olmakla birlikte Empati’nin cılkının çıkarılması, yani kendi bakış açısını kaybetmeden karşı tarafı anlamaya çalışmak yerine artık karşı tarafın yerine geçip kendisinde kusur arama hevesi de adı geçen tavırda önemli rol oynamaktadır.
İşin asıl üzücü yanı ise, farklı siyasî görüşlerin de etkisi ile bazı gençlerimizin bu tür Şirin Babacılılık oyunlarının etkisinde kalması. Bu yanlışlığı düzeltme adına konuyla ilgili mantıken elbette pek çok açıklamada bulunulabilir ve genel itibariyle öyle olmuştur; ancak meselenin somut örneklerle açıklanması önyargıların kırılması adına daha işlevsel olacaktır. Çünkü yeni nesil artık “Fetihte hoşgörü, işgalde ise zorbalık vardır!’’ ifadeleriyle yetinmemektedir. Bu nedenle meseleyi müşahhas örneklerle açıklamayı gerekli görüyorum. Unutmadan; Fetih ile İşgal meselesi birkaç sayfa ile geçiştirilecek kadar basit bir konu değildir; ancak an itibariyle derin bir araştırmaya imkân olmadığı için birkaç önemli noktaya değinerek işgal-fetih farkını ortaya koymaya çalışacağım. Konunun, işgalci güçlerin özgürleştirdiği Irak’tan çekildiği günlere rast gelmesi de meselenin anlaşılmasına önemli katkı sağlayacaktır!
İSLÂM FETİHLERİNDEKİ YAŞATMA İDEALİ
Tarih boyunca gerçekleştirilen fetihlere bakıldığında insan yaşamına, Mal ve Can hukukuna, Din ve Düşünce özgürlüğüne azamî derecede özen gösterildiği ortaya çıkacaktır. (1) Öncelikle işgal ile fetih farkını yüzeysel olarak görelim.
İşgalde baskı fetihte ikna vardır. Birinde ben kavgası verilirken diğerinde biz mefhumu vardır. Birisi madde temeline dayanırken diğerinde mana güzelliği kendini göstermektedir. Birisinin insani kaynağı nefis iken diğeri akıl ve kalp açılımındadır. Birisi Batıl Medeniyet olarak adlandırılırken diğeri Hak medeniyet ismiyle bütünleşmiştir İşgal Şeytanın dürtüklemesiyle gerçekleşmekte iken Fetih Yaratıcının rızasını kazanmak için yapılmaktadır. (2)
Tarih boyunca İslâm dünyası ile Avrupa’nın, Haçlı Zihniyetinin, faaliyet gösterdikleri alanlarda attıkları adımlara bakıldığında ortaya birbirine zıt bir manzara çıkmaktadır.
Kudüs’ün Hz. Ömer Tarafından fethi ile Haçlılar tarafından işgali arasındaki farka bakalım. Hz. Ömer 637’de Kudüs’ü fethedip burada Kutsal Mezara (Holy Sepulchere) girdiğinde Namaz vakti gelmiş ve başrahip Namazını burada kılmasını istemiş. ancak Hz. Ömer bu öneriyi kibarca reddetmiştir. Burada Namaz kılması halinde bazı Müslümanların ileride burayı sahiplenebileceği (3) hatta kutsal mezarı yıkarak burada Cami yapabileceği gerekçesiyle Namazını karşıda kılmış ve burada Hz. Ömer adına küçük bir Cami inşa edilmiştir. (4)
Hz. Ömer’in burada verdiği emannâme aslında Fetih-İşgal farkını çok iyi ortaya koymaktadır:
“Bismillahirrrahmanirrahim. Bu, Allah’ın kulu, Müminlerin emiri Ömer B. El Hattab’ın Ilya (Kudüs) halkına verdiği emandır. Bu emanı, canlarına, mallarına, kilise ve mabetlerine, hastalarına, sağlıklılarına ve sair halka vermiştir. Kiliseleri Müslümanlarca kullanılmayacak ve yıkılmayacaktır. Kilisesinden ve arsasından, Hıristiyanların Haçından ve mallarından hiçbir şey eksiltilmeyecektir. Din değiştirmeleri için baskı yapılmayacak, hiç biri bu uğurda zorlanmayacaktır. İlya’da onlarla birlikte hiçbir Yahudi oturmayacaktır. İlya halkı, Medain halkı gibi cizye verecektir. Buradan ayrılarak Rum’a (Bizans) ve Lusut’a (Lusus) gitmekte serbesttirler. Ayrılan kimsenin canı ve malı gideceği yere varıncaya kadar güvendedir. Şehirde kalanlar da güvendedirler. İlya halkından mabetlerini ve Haçlarını bırakıp mallarıyla birlikte Rum’a gitmek isteyenlerin canları, malları ve Haçları, gidecekleri yere varıncaya kadar güvencededir. Falan savaştan önce, orada oturan herhangi bir kimse de, dilerse İlya halkı gibi cizye vermek şartıyla orada kalabilir, dilerse Rum’a da gidebilir. Allah’ın ahdi ve Resulünün, Halifelerin ve Müminlerin zimmeti, üzerlerine düşen Cizyeyi verdikleri sürece, burada yazıldığı şekildedir. Halid b.Velid, Amr b. El As, Abdurrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebu Süfyan buna şahittir. Hicri 15. yılda kaleme alınmıştır. (5)
Bu emannâmede görüldüğü gibi fetihte yaşatma ideali olup Can, Mal, namus emniyeti, inanç özgürlüğü vardır. Asırlar sonra aynı mekânda işgalci güçleri yaptıkları da ortadadır.
15 Temmuz 1099 günü Kudüs'ü alan Haçlılar, burada Müslüman-Yahudi demeden, tüyler ürpertici bir kıyıma girişmişlerdir. (6) Haçlılar şehre girerken, Müslüman halkın bir kısmı Kubbetü's Sahra ve Mescid-i Aksa'ya sığınmaya çalışıp bir kısmı da güney mahallelerine doğru kaçmıştır.
Yalnızca Fatımî Valisi İftiharü’ddevle ve muhafızlarının canı bağışlanmıştır. Haçlılar Kudüs'ü zaptettikten sonra görülmemiş bir vahşet sergilemişlerdir. Şehirdeki bütün Müslümanlar öldürülmüş, Kubbetüs Sahra yağmalanmış, Mescid-i Aksa'ya sığınanlar da kılıçtan geçirilmiştir. Musevilerin hepsi, Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sığındıkları sinagoglar ateşe verilerek yakılmıştır. (7) 70 bin Müslüman öldürülmüş, Müslüman kadınlar sığındıkları Hz.Ömer Camii'nde çocuklarıyla birlikte, 10 bin kadar Müslüman da ‘Süleyman Tapınağı’nda öldürülmüştür.
Tahribata karşı yaşatma ideali Osmanlı Devleti döneminde de devam etmiş ve Gaza-Cihad yoluyla İlâ-yı Kelimatullah gayesiyle fethedilen yerlerde “İnsan Yaşat ki Devlet Yaşasın!’’ felsefesi doğrultusunda hareket edilmiştir. Osmanlı’yı asırlar sonra aranır kılan etkenin, ‘İnsan Yaşat ki Devlet Yaşasın!’ felsefesi olduğu bugün artık gün gibi ortadadır. Çünkü bu devlet, bir yeri fethettiğinde yaşlı, kadın, çocuklar bir yana yaş ağaçlara, münzevi din adamlarına kadar koruma altına almıştır. Hem de insan hakları, hürriyet, adalet, eşitlik gibi kavramların lügatlerde (Sözlük) adının geçmediği bir dönemde!
Osmanlı, Balkanlara gittiğinde buradaki halk haftada iki gün toprak sahibine çalışırken Osmanlı’nın buraya gidişinden sonra yılda sadece üç gün tımar sahibi olan sipahinin toprağında çalışmıştır. Öte yandan Bruce W. McGowan’ın araştırmalarına göre Osmanlı idaresindeki Sırbistan’da nüfus başına düşen gıda mahsulünün, Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerde bulunan gıda mahsullerinden çok daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır.
Macar Tarihçi Kaldy Nagy ise 1558–1560 yılları arası Macaristan bütçesini incelemiş ve Osmanlı idaresindeki bu coğrafyadan 6 milyon akçe vergi alınırken aynı dönemde buraya 23 milyon akçe harcandığını gözler önüne sermiştir. Osmanlı’nın amacı sömürmek, yaptığı da işgal olsaydı Macaristan’dan aldığı verginin üç kat fazlasını buraya harcamazdı. Sömürüldüğü iddia edilen Bulgaristan’da da durum farklı olmayıp Osmanlı idaresinde buralar kalkınmıştır. Meselenin Gayri Müslim tarafı böyle iken Osmanlı idaresindeki Müslümanlara da iyi davranılmış, Arap ülkelerine maddî yardımda bulunulmuş, Mekke, Medine gibi yerler hem yardım almış, hem de vergiden muaf tutulmuştur.
İşgalde karşı tarafın değil malı, canı ve namusu da işgalcilerin tapulu malı olmuştur! Fetihte, yani Osmanlı Devleti’nin seferleri sırasında ise böyle bir gayrî insanilik yoktur. Hatta rivayet göre, İstanbul’un Fethi sırasında canı üzüm çeken bir asker bir bağdan üzüm aldıktan sonra parasını buraya iliştirmiş, sonradan bunu görüp şaşkınlığa düşen bağ sahibinin şaşkınlığı padişahın hareketiyle ikiye katlanmıştır. Çünkü olayı duyan Fatih, fetih ruhuna zeval gelmemesi için askerin tezkeresini eline verip bu kimseyi evine göndermiştir!
İstanbul’un fethi sonrasında Galatalılara verilen 1453 tarihli emannâmede de aynı bakış açısı söz konusudur:
“Ben ki emir-i azam Sultan Murat Bey’in oğlu Padişah-ı muazzam ve emir-i Âzam Mehmet Bey’im.
Dünyayı ve kainatı yaratan namına büyük peygamberimiz Muhammed namına, inanmakta olduğumuz Fatiha suresinin yedi ayeti namına, Allah’ın 124 bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki.. Vaki olan istirham üzerine bugün hükümetimin idaresine tabi olan bütün memleketlerde olduğu gibi, Galata ahalisine kanunlarını ve serbestliklerini bırakıyorum. Her ne kadar Galata hisarları yıkılacak ise de ahalisi mallarını, evlerini, mağazalarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini, karılarını ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimizin her yerinde satmaya izinlidirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebileceklerdir. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tâbi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi haraç vermekle mükellef olacaklardır….’’ (8)
Yine Mısır Seferi sırasında düşman tarafından bir tarladan izinsiz mahsul alan askerler cezalandırılmıştır. İşte fetih budur, işgalde ise tam tersi bir durum söz konusudur
Yavuz Sultan Selim’le ilgili anlatılan birkaç olay konunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Yavuz, Trabzon valisi iken gemicilerden birinin ayağı Maculaya sıkışmış ve gemici inlemektedir. Aslında Macula açılsa gemici kurtulacaktır; ama gemi kızaktan çıkıp mahvolacaktır. Olay yerine gelen Yavuz, ‘Maculayı açın!’ diye emir vermişse de gemici “Olmaz. Bir can için gemimiz mahvolacak!’’ diye cevap vermiştir, ancak Yavuz Sultan Selim, “Benim nazarımda can kıymetlidir arslanım diyerek genci kurtarmıştır. (9)
Yine Mısır seferinden sonra fethedilen yerlerdeki halkın can, mal, namus garantisi varken aynı dönemde Fransa Kralı olan Lui, ülkesindeki zenginleri bazı isnad ve iftiralarla ateşe atıp mallarını gaspla meşguldü. Fransız askerleri kendi ülkeleri içinde bir yerden bir yere gittiğinde halk mallarını kilise mahzenlerinde saklayarak hastalıktan kaçar gibi dağlara kaçmaktaydı. (10)
Yukarıdaki örneklerde Osmanlı’nın insan yaşamına verdiği önem ortadadır. Bunun da temelinde “İnsan Yaşat ki Devlet Yaşasın!’’ felsefesi vardır. Fetihleri şekillendiren ruh da tam anlamıyla budur.
Meselenin can alıcı noktası ise Osmanlı devletinin asırlarca kaldığı yerlerde 50–100 yıl kalan İngiliz, Fransız vd güçlerin buralarda bu kadar kısa sürede gerçekleştirdikleri Sömürü ve Soykırımla Afrikalıların hemen bütün alanlardaki haklarını ellerinden alması olayında gizlidir. Burada Afrikalıların Dinleri zorla değiştirilmiş, dünyanın en verimli topraklarına sahip olan Afrika’da halk açlıktan ayakta duramayacak hale gelmiş velhasıl her yönden olumsuz gelişmeler yaşanmıştır.
Afrikalıların meseleye bakışının özünü, devlet başkanı Jomo Kenyatta aşağıdaki ifadelerinde görebiliriz:
“Hıristiyanlık Afrika kıtasına geldiğinde Afrikalıların toprakları, gelenekleri varken, gelenlerin ise ellerinde bir tek İncil’leri vardı. Bizlere, geçen zaman içinde yıllar boyunca gözlerimizi kapatarak dualar ve ibadetler etmemizi öğrettiler. Zaman geçip de gözlerimizi açtığımızda bu kez onların bizim topraklarımızı, bizlerin ise onların İncil’lerini almış olduğumuzu gördük.’’ (11)
Avrupalıların asırlar sonraki adımları bu doğrultuda iken, Osmanlı’nın Rumeli’deki fetihleri, Ortodoksluğu yaşatmış, Habsburgların İspanya kanadı tarafından işgal edilmekte olan İngiltere’ye yardım edilmiş, Fransa yok olmaktan kurtarılmış, Protestanlık Osmanlıların Habsburglara karşı saldırıları ile hayat bulmuştur. En önemli örneklerden biri de Kuzey Afrika, Osmanlıların müdahalesiyle Sömürgeleşmekten ve Hıristiyanlaşmaktan kurtulmuştur. 1516’da Cezayir’i işgal eden Barbaros kardeşler Cezayir’i kurtarmışken asırlar sonra Fransızlar burayı sömürecek ve 1,5 milyon Müslüman’ı katledecektir…
Osmanlı Devleti fethettiği yerleri birer vatan parçası olarak görmüş ve buraların her karış toprağını binlerce şehidin kanıyla yıkamadan geri dönmemiştir! Yemen’de Trablusgarp’ta, Sırbistan’da toprakları kaybetmesi kesinleşmişken bile sonuna kadar savaşmıştır. Aslında bu siyasî açıdan hata olarak kabul edilmiştir; çünkü oraların kaybedilmesi bir yana, kalan toprakları savunmak için gerekli güç de bu şekilde harcanmıştır! Ancak bu topraklara işgaldeki gibi sömürge gözüyle bakılmadığı, vatan olduğu için şartlar sonuna dek zorlanmıştır.
Halbuki İngilizler ve diğer güçler, işgal ettikleri yerleri vatan olarak görmedikleri için gider geliri aştığında bütün sömürgelerden çekilmişlerdi. 1917 İhtilali sırasında Lenin de Komünizmi oturtuncaya kadar Rus Çarlığı’nın bir kısım topraklarını satmış, gerekçesini de zaman kazanmak olarak açıklamıştı. Oysa Osmanlı, hâkimiyeti altındaki coğrafyaları her türlü bedeli ödeme pahasına korumuş, hatta en zor dönemlerinden birinde borçları ödeme karşılığında toprak isteyenlere prim vermemiştir. (II. Abdülhamid’in para ile toprak isteyenleri kovması örneğindeki gibi.) Kısaca özetlersek Osmanlı, fethettiği yerleri canı pahasına korumuş; ancak işgalci güçler zarar kârı aşınca buraları terk etmişlerdir. En önemli farklardan biri budur. Demek ki Osmanlı Sömürmek amacıyla değil vatan yapmak amacıyla toprak almıştır. Bu da fetih ile işgal farkını ortaya koymaktadır. (12)
Osmanlı, bir kere ayak bastığı yeri her türlü imkânsızlığın içinde dahi korumaya, kalkındırmaya çalışırken Avrupalıların gerçekleştirdiği sömürünün, katliamın haddi hesabı yoktur. Öyle ki işgalci güçlerin gerçekleştirdiği katliamların sadece başlığına değinmek bile onlarca sayfa işgal edecektir. Bu nedenle sadece birkaç örnek vereceğiz.
İŞGALCİ ZİHNİYETİN YAĞMA-TALAN GELENEĞİ:
İşgalci güçlerin dünyanın muhtelif yerlerindeki Sömürü, soykırım faaliyetleri korkunç boyutlara ulaşmıştır. Burada yalnızca bu katliamları başlıklar halinde sıralamak bile sayfalar dolusu yer işgal edecektir. Bu nedenle işgalci güçlerin faaliyetlerinden yalnızca birkaçına değinmekle yetineceğiz.
Yeni kıta Amerika’da işgalci güçlerin işkencelerinden birkaçı şöyle anlatılmaktadır:
Kadın ve çocukların ırzına geçmek, bebekleri analarının kucağından alıp gözlerinin önünde köpeklere parçalatmak ya da bacaklarından tutup kayalara vurarak öldürmek, dil, burun, meme, kol, bacak kesmek; insanları canlı canlı yakmak ya da aç bırakarak ölüme göndermek, yaygın sömürge eğlencelerindendi. Zevk için öldürmedikleri zaman da yerlilerin içinde bulundukları zorla çalıştırma koşullan öylesine tüketicidir ki kadın ve erkeklerin üremeye yönelik etkinlikleri sınırlanmış, nüfus çoğalmaz olmuştur. (13)
Yine başka bir kaynakta gerçekler şu şekilde dile getirilmiştir:
“Batılı devletler, son 500 yıl içinde sadece Amerika'da 150 milyondan fazla insanı katlettiler, yüzlerce ırkı yok ettiler, kendilerine ait olmayan toprakları gasp ettiler. Tarihin hiç bir döneminde bununla kıyas edilecek ikinci bir katliam olmamıştır. (14)
Amerika’daki insanlık dışı faaliyetler o derece korkunç boyutlara ulaşmıştır ki, kırılmayı kolaylaştırmak için buradaki insanlara hastalık bulaştırılmıştır. Wichita Eagle-Beacon gazetesi genel yayın yönetmeni Don Granger şu itirafta bulunmuştur:
“Kızılderililere yapılanlar vicdanımı sızlatıyor. Silahla gerçekleştiremediğimizi veremle, çiçek hastalığıyla ve viskiyle yaptık. Bu topraklarda yaşayan insanlar, biz Avrupalıların taşıdığı mikroplara, virüslere alışık değillerdi.’’ (15)
Öte yandan Afrika’da gerçekleştirilen Sömürü/Soykırım faaliyetleri de önemlidir. Araştırmacı Alain Coutte’ye göre Atlantik hattında 15 ile 19. yy arasında köle ticaretinin mağduru olan köle sayısı 60 ile 184 milyon arasındadır. (16)
Avustralya da çok farklı değildir. Burada sistemli faaliyetlere girişen İngiliz sömürge yönetimi 1910–1970 yılları arasında tüm yerlileri yok ederek öldüremeyeceğini anlayınca soykırımcı bir işlemi devreye sokarak 100 bin civarında Avustralyalı çocuğu ailesinden zorla kopartarak beyaz ailelerin yanında zorla alıkoymuş ve Kültürel olarak asimile etmeye çalışmış, öte yandan kadınlar zorla kısırlaştırılmıştır. (17)
Yine Eskimolar Danimarka tarafından etnik/kültürel soykırıma tabi tutulmuştur.
Sömürgecilerin kendilerine misyon olarak seçtiklerini iddia ettikleri medenîleştirme, insanlığa hizmet etme gibi ideallerden ne kadar uzak olduğunun sayısız delillerinden biri, Uganda’dır. Sömürgeci/misyoner güçler, buradaki Müslümanları topluca katletmiş ve azınlık durumuna getirilen Müslümanlar ikinci sınıf vatandaş konumuna getirilmiştir. Zorla Hıristiyanlaştırmaya örnek olarak, Afrika’nın en eski üniversitelerinden olan Uganda Makarere Üniversitesinde 1960’lara kadar yalnızca 1 Müslüman öğrenci yetiştirilmesi örnek verilebilir. (Benzer bir örnek yüzlerce yıl Fransa idaresinde kalan Cezayir’in bir tek milletvekilinin bile bu ülke meclisinde temsil edilmemesi olayında gözlenmektedir. Oysa Osmanlı Devleti’nde mağdur edildiği iddia edilen Ermenilerden ve diğer gayrî müslimlerden yüzlerce bakan, devlet adamı, milletvekili çıkmıştı.) Yani işgalci Haçlı Zihniyetinin çifte standartçı yaklaşımları burada da kendini göstermiştir. Uganda’nın Yerli Hıristiyanları 1980–1985 yılları arasında 100 bin Müslümanı katlederken Batılılar iletişim araçları vasıtasıyla Ugandalılarla ilgili yamyam hikâyeleri üretmekle meşguldü. (18)
Osmanlı Devleti gittiği her yere Han, Hamam, Kervansaray gibi toplumun faydalanacağı yapıları diktirirken karşılık beklememiş, buraya yaptığı yatırımın kat be kat fazlasını vergi vd yollarla geri alabilecekken böyle bir adım atmamıştır. Oysa işgalci güçler, gittikleri yerlere hizmet götürmek bir yana buralarda taş üstünde taş koymamıştır. Irak’ın işgalinden sonra buradaki Cami, Türbe, Müze ve diğer yapıların, kurumların nasıl yakılıp yıkıldığı, yağmalandığı gözler önündedir. İşgalci güçler bir yere yatırım yaptığında ise bu adımlar Sömürü/Soykırım politikasına hizmet amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yani Misyonerler, sözde İlahî Misyonla hareket ederken gittikleri yerlerde sömürgecilerle dirsek temasında olmuşlardır. Bununla ilgili yüzlerce örnek sıralanabilir; ancak konuyu dağıtmamak adına birkaç örnekle yetinelim.
Türkiye toprakları üzerine hesaplar yapan misyoner örgütü ABCFM’nin, Pliny Fisk ve Levi Parsons’a gönderdiği talimat mektubu Haçlıların içyüzünü gözler önüne sermektedir:
“Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir Haçlı seferi ile geri alınacaktır!’’
Misyoner Everett P. Wheeler de mukaddes ve vaat edilmiş olarak gördüğü Türkiye toprakları için şöyle diyor:
“Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir, ama oranın sahibi Türkler değil ki!’’
Yalnızca bu örnek bile işgal ile fetih farkını ortaya koymaktadır. Birinde fethedilen toprak vatan parçasıdır ve yardımlar sömürü amaçlı değildir, diğerinde ise alınan veya alınması planlanan yerler Sömürgedir ve yardımlar da işgal/sömürü amaçlıdır.
Geçmişte zamanının bir numaralı gücü olan Osmanlı’nın yerine şimdilerde Haçlıların öncü gücü olan ABD ve bir Hıristiyan Kulübü olan Çağdaş Haçlı Birliği, AB, yer almaktadır. Ve en basitinden Irak’ta, Afganistan’da yaşananlar ortadadır.
David Fromkin’in New York Times’te 9 Mart 2003 tarihinde çıkan yazısında şu ifadeler kullanılmıştır:
“Bir hayalet ABD’yi pençelerine almış, rahat bırakmıyor. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun hayaleti. Irak’ta, Sırbistan’da, Bosna’da, Kosova’da, Körfez Savaşı’nda, 11 Eylül saldırılarında bu hayalet bizimleydi. Osmanlı hayaletleri asla uzaklaşmadı!’’
Bu örnek de Fetih Zihniyeti ile İşgalci zihniyet arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Çünkü işgal ile gelenler en iyi ihtimalle Papuç’la gönderilirken ve nefretle anılırken, fetihle gelenler asırlar sonra bile şükranla anılmakta ve Tarihe karışan bir imparatorluk adına onlarca yıl sonra bile Hutbe okutulmaktadır. Müslüman devletler devlet yaşatmayı insan yaşatmaya endekslerken, Evrensel ilkelere en fazla vurgu yapıldığı günümüzde Medeni-Çağdaş işgalci Avrupalılar ‘Yaşamak için öldür!’’ ilkesizliğiyle hareket etmektedirler. Hatta ortada bir tehlike olmadığı anlarda bile keyif için zulüm ve katliamlar gerçekleştirilmektedir.
İşgalci güçlerin, Hiroşima-Nagazaki’de, Vietnam’da, Srebrenica özelinde Bosna Hersek’te, Çeçenistan’da ve daha yüzlerce mekânda gerçekleştirdiği katliamlar ile Afganistan’da, Irak’ta teslim olan binlerce insanı toprağa gömülmesi gibi olaylar gözler önündedir. Bu zihniyet ise Pax Romana (Roma Barışı) felsefesi ile hareket etmektedir. Yani ‘Ya Bendensin Ya Bana Karşı!’ Bunun açıklaması şudur: “Ya bana dostsun, ya da düşmanımsın, başka seçeneğin yoktur!’’
İşgalci güçlerin insanlık dışı uygulamalarını hakkıyla aktarma konusunda yüzlerce cilt eser başarısız kalacaktır. Bu nedenle Sömürü/Soykırım denizinden örnekler sunmakla yetiniyoruz.. Güncel bir örnek verecek olursak; Bosna Hersek işgali sırasında Müslümanların midelerine sarkıtılan boruyla onlara zorla petrol içirilmiş ve sonra da ağızlarına sokulan petrollü bezler ateşe verilmiş, [Canlı Molotof Kokteyli] bazılarının yüzük ve serçe parmaklarını keserek bunları yemeleri istenmiştir. Çünkü sağ kalan üç parmak Hıristiyanlıkta kutsama işaretini simgelemekteydi. (19)
Çok değil 7 yıl önceki Irak işgalinde Ebu Garip’ten yükselen ‘Gelin Bizi Öldürün!’ çığlıkları hâla kulaklardan silinmemiştir. Aynı şekilde Haçlı Sadizminin göstergesi olan diğer işkenceler de! Düne kadar Saddam’ın zulmünden inleyen insanlar bugün ABD’ye papuç fırlatıyor ve Saddam’ı mumla arıyorlar. Hatta Saddam’a karşı başarısız darbe girişiminden dolayı idamı beklerken kurtulan Iraklı Lütfi Sabir de İngiliz Daily Telegraph gazetesine; “Keşke hâlâ Saddam ülkenin başında olsaydı!’’ şeklinde demeç vererek Çağdaş Haçlıların insanlık dışı adımlarına isyan etmiştir. (20)
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME [FETİH İLE İŞGAL ARASINDAKİ FARKLAR]
Fetih ile işgal arasında, ak ile kara arasındaki zıtlıktan da öte bir ilişki söz konusudur. Öncelikle Fetihte ‘Yaşatma İdeali’ varken işgalde ‘Yaşamak için öldür!’ çarpıklığı söz konusudur. Fetih Tebliğ amaçlı gerçekleştirilirken işgalde Misyonerlik gibi faaliyetler söz konusudur. Tebliğde amaç yüreklerin fethi iken Misyonerlikte işgal edilen coğrafyalarda insanlar zorla Hıristiyanlaştırılmakta, insanlar Din değiştirirken aynı zamanda dillerini, kültürlerini, benliklerini kaybetmek durumunda kalmaktadırlar. Osmanlı’nın fethettiği Balkanlar, Afrika, Ortadoğu gibi mekânlardaki faaliyetleriyle buraların işgalci güçlerle tanışması sonrasındaki fark ortadadır.
Osmanlı devrinde buradaki halk Dinini, dilini, örf ve adetlerini devam ettirmiş ve Macaristan örneğinde olduğu gibi buradan alınan verginin kat be kat fazlası yatırım olarak geri dönmüştür. Oysa işgalciler Balkanlara adım attığında buradaki farklı mezheplerden dindaşları da dâhil olmak üzere Ötekileştirdikleri insanları katletmişler, Afrika örneğinde olduğu gibi insanlar zorla Hıristiyanlaştırılmış, ekonomilerine el konulmuş, dilleri 50–100 yıl gibi bir sürede İngilizce ve Fransızca’ya çevrilmiş ve çarpıklığın bin türlüsü boy göstermiştir. İngilizlerin Hindistan’da İngiliz Kumaşına rekabet edemesin diye, Hint Kumaşı üreten 40 bin Hintli ustanın elini kestirmesine benzer tek bir olay dahi İslâm Fetih Tarihinde görülmemiştir. Bu şartlarda fetih ile işgali aynı karede değerlendirmek insanlığa en büyük ihanet olmakla birlikte Hiroşima-Nagazaki, Vietnam, Ebu Garip, Guantonamo, Srebrenica, Telafer gibi utanç karelerinin mağdurlarının kemiklerini sızlatacaktır!Bu hakikat ortada iken Fetih ile İşgali kasıtlı olarak aynı karede değerlendirmenin Haçlı Katliamına çanak tutmakla eşe değer olduğu açıktır!
Fetihte Mal, Can, Namus özgürlüğü varken işgalde tam tersi durum söz konusudur! Yani fetihle birlikte mal, can ve namus korumaya alınırken işgalin hemen sonrasında mal, can ve namusa tecavüz edilmektedir. Fetihte ağaçlara, tarlalara zarar verme durumu söz konusu değildir ve yaşlı kadın, çocuklar, kısacası siviller koruma altındadır. İşgalde ise öncelikli hedef sivillerdir. Irak’ın işgalinden hemen sonra gazetecilerin ve diğer sivillerin vurulması da bu hakikati gözler önüne sermektedir. Fetih, Allah’ın adını yüceltme adına yapılsa da insanlar Dinî inanışlarını değiştirmeleri için zorlanmamıştır. Yani bilinçsiz kimselerin iddia ettiği gibi İslâm kılıç zoruyla yayılmamıştır. Evet Gaza ve Cihad fikriyle dünyanın her köşesine gidilmiş, ancak insanlar dinlerini değiştirmeye zorlanmamıştır. İslâm’ı seçenler ise fetihlerden sonra gösterilen adaleti, hoşgörüyü görerek Müslüman olmuşlardır. İşgalde ise ölümle özgürleştirme operasyonundan kurtulanlar zorla veya para karşılığı Hıristiyan yapılmışlardır. Hatta gerçekte Tahrif Hıristiyanlık (Hz. İsa’nın getirdikleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Din) kanla, savaşla yayılmıştır. . Protestanlığın babası Luther’in şu tespiti konuyu çok iyi özetlemektedir:
“İncil, kargaşa, skandal ve isyan olmadan tanıtılamaz. Tanrı’nın dünyası, kılıcın, savaşın, tahribin, perişanlığın, zehirin dünyasıdır.’’ (21)
Görüldüğü gibi Mal, Can, Namus, İnanç, Örf-Adet özgürlüğünü/kutsallığını garanti altına alan Fetih ile öncelikli olarak bu alanlara saldırmayı vazife bilen işgalci zihniyet arasında tamamen zıt bir ilişki vardır. Fetih insanlık adına sonsuza dek hayır vaad ederken işgal Belhum Adal (Hayvandan aşağı zihniyet) zihniyetinin şer emelleriyle sonsuz kötülük vaad etmektedir. Dünya coğrafyasında her daim iki zihniyetin mücadelesi olmuştur ve bundan sonra da olacaktır! Fetih Felsefesine sahip Evrensel Güçlerin dünya coğrafyasında hâkim olduğu dönemler ile şer güçlerin, Haçlı Zihniyetinin ön planda olduğu dönemler arasındaki fark da gözler önündedir. Bu fark birbirine zıt iki güç arasında sonsuz değer anlamına gelmektedir.
Fetih anlayışıyla harekete eden güçler Maddî-Manevî yönden süper güç olsa da hiçbir zaman bu gücü Sömürü/Soykırım gibi gayrî insanî faaliyetler için kullanmamışlardır. Bu Güçlü Devlet’tir. İşgalci zihniyetin temsilcisi süper güçler ise gücünü sürekli tahripten, Sömürü ve Soykırım faaliyetlerinden almaktadır. Bu ise Güç Devleti’dir. Güçlü Devletin temsilcisi Osmanlı gibi güçler iken Güç Devleti’nin temsilcisi ABD ve diğer işgalci güçlerdir.
Sözün özü, Ak ile karayı, Melek ile Şeytanı aynı kefeye koymak ne denli haksızlıksa, Osmanlı ile ABD’yi, Güçlü Devlet ile Güç Devleti’ni, Fetih ile İşgali aynı kefeye koymak da o derece haksızlıktır!
22 Ağustos 2010.
NOTLAR:
1) İslâm’da Harp Kanunları olup mağlup tarafın mal, can, namus, inanç özgürlüğüne saygı esastı. Hatta ilk dönemlerden itibaren Bizans ve Sasaniler gibi süper güçler savaş hukukuna tamamen zıt şekilde faaliyet gösterirken Müslümanlar fethin ruhuna uygun davranışlar sergilemişlerdir. Konuyla ilgili nitelikli bir çalışma için Bkz. Ahmet Reşid Turnagil, İslâmiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul: Sebil Yay. 1972.
2) “İşgal ve Fetih Kavramları Üzerine’’, Milli Gazete, 31 Mayıs 2010.
3) Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Çev: M.Ali Kılıçbay, İst: Telos Yay.1998, 79.
4) Adnan Şensoy, “İşgal nedir, Fetih Nedir?’’, Gözyaşı (E Dergi) 30 Mayıs 2010.
5) Adnan Şensoy, Aynı Makale.
6) P.M.Holt, Haçlılar Çağı, İst: Tarih Vakfı Yay. 1996, 23.
7) Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri ve Türkler’’, Türkler, VI, Ed: Hasan Celal Güzel-Kemal Çiçek-Salim Koca, Ank: Yeni Türkiye Yay. 2002, 653
8) J.Hammer-kostantiyüs Albert Gabriel, Fatih Sultan Mehmet, Rado Yay. 1981, 94, 95.
9) Behçet Fakihoğlu, “Vahşi Barı’nın Mahsuilleri’’, 21 Ekim 2009.
10) Ahmed Lütfi, Osmanlı Adalet Düzeni, İst: Marifet Yay. Mayıs 1997, 40.
11) Ferit Erden Boray, Bilinmeyen Tarih ve Türkler, Cild: II, İst: Kum Saati Yay. Şubat 2005, 149.
12) Osmanlı Devleti ile Sömürgeci Avrupalılar arasındaki zihniyet farkının nitelikli bir incelemesi için Bkz. Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, III, İst: Yedi Tepe Yay. 2007, 7. Baskı, 1-20.
13) Suat Parlar, Barbarlığın En Yüksek Aşaması ABD, İst: Anka Yay. Nisan 2004, 14.
14) David E.Stennerd, Amerika’nın Soykırım Tarihi, Çev: Şaban Bıyıklı, İst: Gelenek Yay. 2005.
15)İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, II, İstanbul: Albatros Kitapları, 2003, 9. Baskı,19.
16) “Afrika’nın Problemi Sömürgeciler’’, Vakit, 18 Kasım 2009.
17) Sefa M.Yürükel, Batı Tarihinde İnsanlık Suçları, İst: Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Yay. 2.Baskı, 99.
18) “Batı’nın Zulüm Sicili’’, http://www.vahdet.com.tr, Erişim Tarihi: Ağustos 2010.
19) İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru II, 22.
20) “Haçlı’nın Bitmez Kini’’, Milli Gazete, 24 Mart 2008
21) Yaşar Nuri Öztürk, “Modern Batı Stratejileri ve İslâm’’, Alıntı: http://www.bagimsizyorum.com, Erişim Tarihi: Ağustos 2010.
GİRİŞ
Bilindiği özellikle son dönemlerde Tarihi geçmişe hapsetme çarpıklığı devre dışı kalınca insanlığın Tarihe bakış açısı değişmiş, bununla bağlantılı olarak Tarihin insanlığa sunduğu malzemeler büyük artış göstermiştir. İşte tam da burada bazı hususlar daha bir hararetle tartışılmaya başlanmıştır. Bu sırada dikkati çeken belki de en önemli husus, bazı konularda bilgi sahibi olmadan yapılan bilinçsizce değerlendirmelerdir. İşgal ve Fetih konusu da bu konulardan biridir. Bu mesele genelde “Neden yabancıların yaptığı işgal oluyor da bizimki fetih oluyor?’’ çerçevesi etrafında tartışılmaktadır. Gerçekte ise Fetih ile İşgal arasında sayısız fark vardır. Fetih imkânlar dâhilinde insanlığın saadeti için atılan adımları simgelerken işgalde ise tam tersi bir durum söz konusudur ve bu iki zıt kavramın kasıtlı olarak aynı kefede incelenmesi başlı başına bir cinayettir, cehalettir!
Özellikle de son yıllarda demokratikleşme vd konularda sıkıntısı olan kimseler, işgal ile fethi aynı kareye hapseden söylemleri, genelde benzer amaçlarla, fazlaca dile getirmekteler. Tarihi televoleleştiren, geçmişteki başarıları, zaferleri bilinçli olarak devre dışı bırakarak daha çok mimariyle, sanatla vd alanlarla ilgilenen Evrensel Köy vatandaşlarının da bu durumda payı büyüktür. Doğaldır ki hoşgörüsüz bir geçmişten [!] olumlu nâmına hiçbir şey çıkmayacak ve fetihler birer işgal sayılacak, hatta bununla da yetinilmeyerek işgaller için fetih ifadesi kullanılacaktır! Bu durumun dış destekli karalamalar gibi pek çok nedeni olmakla birlikte Empati’nin cılkının çıkarılması, yani kendi bakış açısını kaybetmeden karşı tarafı anlamaya çalışmak yerine artık karşı tarafın yerine geçip kendisinde kusur arama hevesi de adı geçen tavırda önemli rol oynamaktadır.
İşin asıl üzücü yanı ise, farklı siyasî görüşlerin de etkisi ile bazı gençlerimizin bu tür Şirin Babacılılık oyunlarının etkisinde kalması. Bu yanlışlığı düzeltme adına konuyla ilgili mantıken elbette pek çok açıklamada bulunulabilir ve genel itibariyle öyle olmuştur; ancak meselenin somut örneklerle açıklanması önyargıların kırılması adına daha işlevsel olacaktır. Çünkü yeni nesil artık “Fetihte hoşgörü, işgalde ise zorbalık vardır!’’ ifadeleriyle yetinmemektedir. Bu nedenle meseleyi müşahhas örneklerle açıklamayı gerekli görüyorum. Unutmadan; Fetih ile İşgal meselesi birkaç sayfa ile geçiştirilecek kadar basit bir konu değildir; ancak an itibariyle derin bir araştırmaya imkân olmadığı için birkaç önemli noktaya değinerek işgal-fetih farkını ortaya koymaya çalışacağım. Konunun, işgalci güçlerin özgürleştirdiği Irak’tan çekildiği günlere rast gelmesi de meselenin anlaşılmasına önemli katkı sağlayacaktır!
İSLÂM FETİHLERİNDEKİ YAŞATMA İDEALİ
Tarih boyunca gerçekleştirilen fetihlere bakıldığında insan yaşamına, Mal ve Can hukukuna, Din ve Düşünce özgürlüğüne azamî derecede özen gösterildiği ortaya çıkacaktır. (1) Öncelikle işgal ile fetih farkını yüzeysel olarak görelim.
İşgalde baskı fetihte ikna vardır. Birinde ben kavgası verilirken diğerinde biz mefhumu vardır. Birisi madde temeline dayanırken diğerinde mana güzelliği kendini göstermektedir. Birisinin insani kaynağı nefis iken diğeri akıl ve kalp açılımındadır. Birisi Batıl Medeniyet olarak adlandırılırken diğeri Hak medeniyet ismiyle bütünleşmiştir İşgal Şeytanın dürtüklemesiyle gerçekleşmekte iken Fetih Yaratıcının rızasını kazanmak için yapılmaktadır. (2)
Tarih boyunca İslâm dünyası ile Avrupa’nın, Haçlı Zihniyetinin, faaliyet gösterdikleri alanlarda attıkları adımlara bakıldığında ortaya birbirine zıt bir manzara çıkmaktadır.
Kudüs’ün Hz. Ömer Tarafından fethi ile Haçlılar tarafından işgali arasındaki farka bakalım. Hz. Ömer 637’de Kudüs’ü fethedip burada Kutsal Mezara (Holy Sepulchere) girdiğinde Namaz vakti gelmiş ve başrahip Namazını burada kılmasını istemiş. ancak Hz. Ömer bu öneriyi kibarca reddetmiştir. Burada Namaz kılması halinde bazı Müslümanların ileride burayı sahiplenebileceği (3) hatta kutsal mezarı yıkarak burada Cami yapabileceği gerekçesiyle Namazını karşıda kılmış ve burada Hz. Ömer adına küçük bir Cami inşa edilmiştir. (4)
Hz. Ömer’in burada verdiği emannâme aslında Fetih-İşgal farkını çok iyi ortaya koymaktadır:
“Bismillahirrrahmanirrahim. Bu, Allah’ın kulu, Müminlerin emiri Ömer B. El Hattab’ın Ilya (Kudüs) halkına verdiği emandır. Bu emanı, canlarına, mallarına, kilise ve mabetlerine, hastalarına, sağlıklılarına ve sair halka vermiştir. Kiliseleri Müslümanlarca kullanılmayacak ve yıkılmayacaktır. Kilisesinden ve arsasından, Hıristiyanların Haçından ve mallarından hiçbir şey eksiltilmeyecektir. Din değiştirmeleri için baskı yapılmayacak, hiç biri bu uğurda zorlanmayacaktır. İlya’da onlarla birlikte hiçbir Yahudi oturmayacaktır. İlya halkı, Medain halkı gibi cizye verecektir. Buradan ayrılarak Rum’a (Bizans) ve Lusut’a (Lusus) gitmekte serbesttirler. Ayrılan kimsenin canı ve malı gideceği yere varıncaya kadar güvendedir. Şehirde kalanlar da güvendedirler. İlya halkından mabetlerini ve Haçlarını bırakıp mallarıyla birlikte Rum’a gitmek isteyenlerin canları, malları ve Haçları, gidecekleri yere varıncaya kadar güvencededir. Falan savaştan önce, orada oturan herhangi bir kimse de, dilerse İlya halkı gibi cizye vermek şartıyla orada kalabilir, dilerse Rum’a da gidebilir. Allah’ın ahdi ve Resulünün, Halifelerin ve Müminlerin zimmeti, üzerlerine düşen Cizyeyi verdikleri sürece, burada yazıldığı şekildedir. Halid b.Velid, Amr b. El As, Abdurrahman b. Avf ve Muaviye b. Ebu Süfyan buna şahittir. Hicri 15. yılda kaleme alınmıştır. (5)
Bu emannâmede görüldüğü gibi fetihte yaşatma ideali olup Can, Mal, namus emniyeti, inanç özgürlüğü vardır. Asırlar sonra aynı mekânda işgalci güçleri yaptıkları da ortadadır.
15 Temmuz 1099 günü Kudüs'ü alan Haçlılar, burada Müslüman-Yahudi demeden, tüyler ürpertici bir kıyıma girişmişlerdir. (6) Haçlılar şehre girerken, Müslüman halkın bir kısmı Kubbetü's Sahra ve Mescid-i Aksa'ya sığınmaya çalışıp bir kısmı da güney mahallelerine doğru kaçmıştır.
Yalnızca Fatımî Valisi İftiharü’ddevle ve muhafızlarının canı bağışlanmıştır. Haçlılar Kudüs'ü zaptettikten sonra görülmemiş bir vahşet sergilemişlerdir. Şehirdeki bütün Müslümanlar öldürülmüş, Kubbetüs Sahra yağmalanmış, Mescid-i Aksa'ya sığınanlar da kılıçtan geçirilmiştir. Musevilerin hepsi, Müslümanlara yardım ettikleri gerekçesiyle sığındıkları sinagoglar ateşe verilerek yakılmıştır. (7) 70 bin Müslüman öldürülmüş, Müslüman kadınlar sığındıkları Hz.Ömer Camii'nde çocuklarıyla birlikte, 10 bin kadar Müslüman da ‘Süleyman Tapınağı’nda öldürülmüştür.
Tahribata karşı yaşatma ideali Osmanlı Devleti döneminde de devam etmiş ve Gaza-Cihad yoluyla İlâ-yı Kelimatullah gayesiyle fethedilen yerlerde “İnsan Yaşat ki Devlet Yaşasın!’’ felsefesi doğrultusunda hareket edilmiştir. Osmanlı’yı asırlar sonra aranır kılan etkenin, ‘İnsan Yaşat ki Devlet Yaşasın!’ felsefesi olduğu bugün artık gün gibi ortadadır. Çünkü bu devlet, bir yeri fethettiğinde yaşlı, kadın, çocuklar bir yana yaş ağaçlara, münzevi din adamlarına kadar koruma altına almıştır. Hem de insan hakları, hürriyet, adalet, eşitlik gibi kavramların lügatlerde (Sözlük) adının geçmediği bir dönemde!
Osmanlı, Balkanlara gittiğinde buradaki halk haftada iki gün toprak sahibine çalışırken Osmanlı’nın buraya gidişinden sonra yılda sadece üç gün tımar sahibi olan sipahinin toprağında çalışmıştır. Öte yandan Bruce W. McGowan’ın araştırmalarına göre Osmanlı idaresindeki Sırbistan’da nüfus başına düşen gıda mahsulünün, Avrupalı devletlerin sömürgelerindeki köylülerde bulunan gıda mahsullerinden çok daha fazla olduğu ortaya çıkmıştır.
Macar Tarihçi Kaldy Nagy ise 1558–1560 yılları arası Macaristan bütçesini incelemiş ve Osmanlı idaresindeki bu coğrafyadan 6 milyon akçe vergi alınırken aynı dönemde buraya 23 milyon akçe harcandığını gözler önüne sermiştir. Osmanlı’nın amacı sömürmek, yaptığı da işgal olsaydı Macaristan’dan aldığı verginin üç kat fazlasını buraya harcamazdı. Sömürüldüğü iddia edilen Bulgaristan’da da durum farklı olmayıp Osmanlı idaresinde buralar kalkınmıştır. Meselenin Gayri Müslim tarafı böyle iken Osmanlı idaresindeki Müslümanlara da iyi davranılmış, Arap ülkelerine maddî yardımda bulunulmuş, Mekke, Medine gibi yerler hem yardım almış, hem de vergiden muaf tutulmuştur.
İşgalde karşı tarafın değil malı, canı ve namusu da işgalcilerin tapulu malı olmuştur! Fetihte, yani Osmanlı Devleti’nin seferleri sırasında ise böyle bir gayrî insanilik yoktur. Hatta rivayet göre, İstanbul’un Fethi sırasında canı üzüm çeken bir asker bir bağdan üzüm aldıktan sonra parasını buraya iliştirmiş, sonradan bunu görüp şaşkınlığa düşen bağ sahibinin şaşkınlığı padişahın hareketiyle ikiye katlanmıştır. Çünkü olayı duyan Fatih, fetih ruhuna zeval gelmemesi için askerin tezkeresini eline verip bu kimseyi evine göndermiştir!
İstanbul’un fethi sonrasında Galatalılara verilen 1453 tarihli emannâmede de aynı bakış açısı söz konusudur:
“Ben ki emir-i azam Sultan Murat Bey’in oğlu Padişah-ı muazzam ve emir-i Âzam Mehmet Bey’im.
Dünyayı ve kainatı yaratan namına büyük peygamberimiz Muhammed namına, inanmakta olduğumuz Fatiha suresinin yedi ayeti namına, Allah’ın 124 bin peygamberi namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki.. Vaki olan istirham üzerine bugün hükümetimin idaresine tabi olan bütün memleketlerde olduğu gibi, Galata ahalisine kanunlarını ve serbestliklerini bırakıyorum. Her ne kadar Galata hisarları yıkılacak ise de ahalisi mallarını, evlerini, mağazalarını, bağlarını, değirmenlerini, gemi ve sandallarını, ticaretlerini, karılarını ve çocuklarını istedikleri gibi idare etmek üzere muhafaza edeceklerdir. Ticaret mallarını memleketimizin her yerinde satmaya izinlidirler. Denizde ve karada serbestçe seyahat edebileceklerdir. Hiçbir gümrüğe, hiçbir angaryaya tâbi olmayacaklardır. Ancak itaatim altında bulunan diğer memleketlerde olduğu gibi haraç vermekle mükellef olacaklardır….’’ (8)
Yine Mısır Seferi sırasında düşman tarafından bir tarladan izinsiz mahsul alan askerler cezalandırılmıştır. İşte fetih budur, işgalde ise tam tersi bir durum söz konusudur
Yavuz Sultan Selim’le ilgili anlatılan birkaç olay konunun anlaşılması açısından oldukça önemlidir. Yavuz, Trabzon valisi iken gemicilerden birinin ayağı Maculaya sıkışmış ve gemici inlemektedir. Aslında Macula açılsa gemici kurtulacaktır; ama gemi kızaktan çıkıp mahvolacaktır. Olay yerine gelen Yavuz, ‘Maculayı açın!’ diye emir vermişse de gemici “Olmaz. Bir can için gemimiz mahvolacak!’’ diye cevap vermiştir, ancak Yavuz Sultan Selim, “Benim nazarımda can kıymetlidir arslanım diyerek genci kurtarmıştır. (9)
Yine Mısır seferinden sonra fethedilen yerlerdeki halkın can, mal, namus garantisi varken aynı dönemde Fransa Kralı olan Lui, ülkesindeki zenginleri bazı isnad ve iftiralarla ateşe atıp mallarını gaspla meşguldü. Fransız askerleri kendi ülkeleri içinde bir yerden bir yere gittiğinde halk mallarını kilise mahzenlerinde saklayarak hastalıktan kaçar gibi dağlara kaçmaktaydı. (10)
Yukarıdaki örneklerde Osmanlı’nın insan yaşamına verdiği önem ortadadır. Bunun da temelinde “İnsan Yaşat ki Devlet Yaşasın!’’ felsefesi vardır. Fetihleri şekillendiren ruh da tam anlamıyla budur.
Meselenin can alıcı noktası ise Osmanlı devletinin asırlarca kaldığı yerlerde 50–100 yıl kalan İngiliz, Fransız vd güçlerin buralarda bu kadar kısa sürede gerçekleştirdikleri Sömürü ve Soykırımla Afrikalıların hemen bütün alanlardaki haklarını ellerinden alması olayında gizlidir. Burada Afrikalıların Dinleri zorla değiştirilmiş, dünyanın en verimli topraklarına sahip olan Afrika’da halk açlıktan ayakta duramayacak hale gelmiş velhasıl her yönden olumsuz gelişmeler yaşanmıştır.
Afrikalıların meseleye bakışının özünü, devlet başkanı Jomo Kenyatta aşağıdaki ifadelerinde görebiliriz:
“Hıristiyanlık Afrika kıtasına geldiğinde Afrikalıların toprakları, gelenekleri varken, gelenlerin ise ellerinde bir tek İncil’leri vardı. Bizlere, geçen zaman içinde yıllar boyunca gözlerimizi kapatarak dualar ve ibadetler etmemizi öğrettiler. Zaman geçip de gözlerimizi açtığımızda bu kez onların bizim topraklarımızı, bizlerin ise onların İncil’lerini almış olduğumuzu gördük.’’ (11)
Avrupalıların asırlar sonraki adımları bu doğrultuda iken, Osmanlı’nın Rumeli’deki fetihleri, Ortodoksluğu yaşatmış, Habsburgların İspanya kanadı tarafından işgal edilmekte olan İngiltere’ye yardım edilmiş, Fransa yok olmaktan kurtarılmış, Protestanlık Osmanlıların Habsburglara karşı saldırıları ile hayat bulmuştur. En önemli örneklerden biri de Kuzey Afrika, Osmanlıların müdahalesiyle Sömürgeleşmekten ve Hıristiyanlaşmaktan kurtulmuştur. 1516’da Cezayir’i işgal eden Barbaros kardeşler Cezayir’i kurtarmışken asırlar sonra Fransızlar burayı sömürecek ve 1,5 milyon Müslüman’ı katledecektir…
Osmanlı Devleti fethettiği yerleri birer vatan parçası olarak görmüş ve buraların her karış toprağını binlerce şehidin kanıyla yıkamadan geri dönmemiştir! Yemen’de Trablusgarp’ta, Sırbistan’da toprakları kaybetmesi kesinleşmişken bile sonuna kadar savaşmıştır. Aslında bu siyasî açıdan hata olarak kabul edilmiştir; çünkü oraların kaybedilmesi bir yana, kalan toprakları savunmak için gerekli güç de bu şekilde harcanmıştır! Ancak bu topraklara işgaldeki gibi sömürge gözüyle bakılmadığı, vatan olduğu için şartlar sonuna dek zorlanmıştır.
Halbuki İngilizler ve diğer güçler, işgal ettikleri yerleri vatan olarak görmedikleri için gider geliri aştığında bütün sömürgelerden çekilmişlerdi. 1917 İhtilali sırasında Lenin de Komünizmi oturtuncaya kadar Rus Çarlığı’nın bir kısım topraklarını satmış, gerekçesini de zaman kazanmak olarak açıklamıştı. Oysa Osmanlı, hâkimiyeti altındaki coğrafyaları her türlü bedeli ödeme pahasına korumuş, hatta en zor dönemlerinden birinde borçları ödeme karşılığında toprak isteyenlere prim vermemiştir. (II. Abdülhamid’in para ile toprak isteyenleri kovması örneğindeki gibi.) Kısaca özetlersek Osmanlı, fethettiği yerleri canı pahasına korumuş; ancak işgalci güçler zarar kârı aşınca buraları terk etmişlerdir. En önemli farklardan biri budur. Demek ki Osmanlı Sömürmek amacıyla değil vatan yapmak amacıyla toprak almıştır. Bu da fetih ile işgal farkını ortaya koymaktadır. (12)
Osmanlı, bir kere ayak bastığı yeri her türlü imkânsızlığın içinde dahi korumaya, kalkındırmaya çalışırken Avrupalıların gerçekleştirdiği sömürünün, katliamın haddi hesabı yoktur. Öyle ki işgalci güçlerin gerçekleştirdiği katliamların sadece başlığına değinmek bile onlarca sayfa işgal edecektir. Bu nedenle sadece birkaç örnek vereceğiz.
İŞGALCİ ZİHNİYETİN YAĞMA-TALAN GELENEĞİ:
İşgalci güçlerin dünyanın muhtelif yerlerindeki Sömürü, soykırım faaliyetleri korkunç boyutlara ulaşmıştır. Burada yalnızca bu katliamları başlıklar halinde sıralamak bile sayfalar dolusu yer işgal edecektir. Bu nedenle işgalci güçlerin faaliyetlerinden yalnızca birkaçına değinmekle yetineceğiz.
Yeni kıta Amerika’da işgalci güçlerin işkencelerinden birkaçı şöyle anlatılmaktadır:
Kadın ve çocukların ırzına geçmek, bebekleri analarının kucağından alıp gözlerinin önünde köpeklere parçalatmak ya da bacaklarından tutup kayalara vurarak öldürmek, dil, burun, meme, kol, bacak kesmek; insanları canlı canlı yakmak ya da aç bırakarak ölüme göndermek, yaygın sömürge eğlencelerindendi. Zevk için öldürmedikleri zaman da yerlilerin içinde bulundukları zorla çalıştırma koşullan öylesine tüketicidir ki kadın ve erkeklerin üremeye yönelik etkinlikleri sınırlanmış, nüfus çoğalmaz olmuştur. (13)
Yine başka bir kaynakta gerçekler şu şekilde dile getirilmiştir:
“Batılı devletler, son 500 yıl içinde sadece Amerika'da 150 milyondan fazla insanı katlettiler, yüzlerce ırkı yok ettiler, kendilerine ait olmayan toprakları gasp ettiler. Tarihin hiç bir döneminde bununla kıyas edilecek ikinci bir katliam olmamıştır. (14)
Amerika’daki insanlık dışı faaliyetler o derece korkunç boyutlara ulaşmıştır ki, kırılmayı kolaylaştırmak için buradaki insanlara hastalık bulaştırılmıştır. Wichita Eagle-Beacon gazetesi genel yayın yönetmeni Don Granger şu itirafta bulunmuştur:
“Kızılderililere yapılanlar vicdanımı sızlatıyor. Silahla gerçekleştiremediğimizi veremle, çiçek hastalığıyla ve viskiyle yaptık. Bu topraklarda yaşayan insanlar, biz Avrupalıların taşıdığı mikroplara, virüslere alışık değillerdi.’’ (15)
Öte yandan Afrika’da gerçekleştirilen Sömürü/Soykırım faaliyetleri de önemlidir. Araştırmacı Alain Coutte’ye göre Atlantik hattında 15 ile 19. yy arasında köle ticaretinin mağduru olan köle sayısı 60 ile 184 milyon arasındadır. (16)
Avustralya da çok farklı değildir. Burada sistemli faaliyetlere girişen İngiliz sömürge yönetimi 1910–1970 yılları arasında tüm yerlileri yok ederek öldüremeyeceğini anlayınca soykırımcı bir işlemi devreye sokarak 100 bin civarında Avustralyalı çocuğu ailesinden zorla kopartarak beyaz ailelerin yanında zorla alıkoymuş ve Kültürel olarak asimile etmeye çalışmış, öte yandan kadınlar zorla kısırlaştırılmıştır. (17)
Yine Eskimolar Danimarka tarafından etnik/kültürel soykırıma tabi tutulmuştur.
Sömürgecilerin kendilerine misyon olarak seçtiklerini iddia ettikleri medenîleştirme, insanlığa hizmet etme gibi ideallerden ne kadar uzak olduğunun sayısız delillerinden biri, Uganda’dır. Sömürgeci/misyoner güçler, buradaki Müslümanları topluca katletmiş ve azınlık durumuna getirilen Müslümanlar ikinci sınıf vatandaş konumuna getirilmiştir. Zorla Hıristiyanlaştırmaya örnek olarak, Afrika’nın en eski üniversitelerinden olan Uganda Makarere Üniversitesinde 1960’lara kadar yalnızca 1 Müslüman öğrenci yetiştirilmesi örnek verilebilir. (Benzer bir örnek yüzlerce yıl Fransa idaresinde kalan Cezayir’in bir tek milletvekilinin bile bu ülke meclisinde temsil edilmemesi olayında gözlenmektedir. Oysa Osmanlı Devleti’nde mağdur edildiği iddia edilen Ermenilerden ve diğer gayrî müslimlerden yüzlerce bakan, devlet adamı, milletvekili çıkmıştı.) Yani işgalci Haçlı Zihniyetinin çifte standartçı yaklaşımları burada da kendini göstermiştir. Uganda’nın Yerli Hıristiyanları 1980–1985 yılları arasında 100 bin Müslümanı katlederken Batılılar iletişim araçları vasıtasıyla Ugandalılarla ilgili yamyam hikâyeleri üretmekle meşguldü. (18)
Osmanlı Devleti gittiği her yere Han, Hamam, Kervansaray gibi toplumun faydalanacağı yapıları diktirirken karşılık beklememiş, buraya yaptığı yatırımın kat be kat fazlasını vergi vd yollarla geri alabilecekken böyle bir adım atmamıştır. Oysa işgalci güçler, gittikleri yerlere hizmet götürmek bir yana buralarda taş üstünde taş koymamıştır. Irak’ın işgalinden sonra buradaki Cami, Türbe, Müze ve diğer yapıların, kurumların nasıl yakılıp yıkıldığı, yağmalandığı gözler önündedir. İşgalci güçler bir yere yatırım yaptığında ise bu adımlar Sömürü/Soykırım politikasına hizmet amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yani Misyonerler, sözde İlahî Misyonla hareket ederken gittikleri yerlerde sömürgecilerle dirsek temasında olmuşlardır. Bununla ilgili yüzlerce örnek sıralanabilir; ancak konuyu dağıtmamak adına birkaç örnekle yetinelim.
Türkiye toprakları üzerine hesaplar yapan misyoner örgütü ABCFM’nin, Pliny Fisk ve Levi Parsons’a gönderdiği talimat mektubu Haçlıların içyüzünü gözler önüne sermektedir:
“Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar silahsız bir Haçlı seferi ile geri alınacaktır!’’
Misyoner Everett P. Wheeler de mukaddes ve vaat edilmiş olarak gördüğü Türkiye toprakları için şöyle diyor:
“Biz Türkiye’de Hıristiyanlar ve Hıristiyanlık için okul, hastane açıyoruz, ilaç götürüyoruz, modern tıbbı ve eğitimi kuruyoruz. Türkler bizi istemeyebilir, ama oranın sahibi Türkler değil ki!’’
Yalnızca bu örnek bile işgal ile fetih farkını ortaya koymaktadır. Birinde fethedilen toprak vatan parçasıdır ve yardımlar sömürü amaçlı değildir, diğerinde ise alınan veya alınması planlanan yerler Sömürgedir ve yardımlar da işgal/sömürü amaçlıdır.
Geçmişte zamanının bir numaralı gücü olan Osmanlı’nın yerine şimdilerde Haçlıların öncü gücü olan ABD ve bir Hıristiyan Kulübü olan Çağdaş Haçlı Birliği, AB, yer almaktadır. Ve en basitinden Irak’ta, Afganistan’da yaşananlar ortadadır.
David Fromkin’in New York Times’te 9 Mart 2003 tarihinde çıkan yazısında şu ifadeler kullanılmıştır:
“Bir hayalet ABD’yi pençelerine almış, rahat bırakmıyor. Bu, Osmanlı İmparatorluğu’nun hayaleti. Irak’ta, Sırbistan’da, Bosna’da, Kosova’da, Körfez Savaşı’nda, 11 Eylül saldırılarında bu hayalet bizimleydi. Osmanlı hayaletleri asla uzaklaşmadı!’’
Bu örnek de Fetih Zihniyeti ile İşgalci zihniyet arasındaki farkı ortaya koymaktadır. Çünkü işgal ile gelenler en iyi ihtimalle Papuç’la gönderilirken ve nefretle anılırken, fetihle gelenler asırlar sonra bile şükranla anılmakta ve Tarihe karışan bir imparatorluk adına onlarca yıl sonra bile Hutbe okutulmaktadır. Müslüman devletler devlet yaşatmayı insan yaşatmaya endekslerken, Evrensel ilkelere en fazla vurgu yapıldığı günümüzde Medeni-Çağdaş işgalci Avrupalılar ‘Yaşamak için öldür!’’ ilkesizliğiyle hareket etmektedirler. Hatta ortada bir tehlike olmadığı anlarda bile keyif için zulüm ve katliamlar gerçekleştirilmektedir.
İşgalci güçlerin, Hiroşima-Nagazaki’de, Vietnam’da, Srebrenica özelinde Bosna Hersek’te, Çeçenistan’da ve daha yüzlerce mekânda gerçekleştirdiği katliamlar ile Afganistan’da, Irak’ta teslim olan binlerce insanı toprağa gömülmesi gibi olaylar gözler önündedir. Bu zihniyet ise Pax Romana (Roma Barışı) felsefesi ile hareket etmektedir. Yani ‘Ya Bendensin Ya Bana Karşı!’ Bunun açıklaması şudur: “Ya bana dostsun, ya da düşmanımsın, başka seçeneğin yoktur!’’
İşgalci güçlerin insanlık dışı uygulamalarını hakkıyla aktarma konusunda yüzlerce cilt eser başarısız kalacaktır. Bu nedenle Sömürü/Soykırım denizinden örnekler sunmakla yetiniyoruz.. Güncel bir örnek verecek olursak; Bosna Hersek işgali sırasında Müslümanların midelerine sarkıtılan boruyla onlara zorla petrol içirilmiş ve sonra da ağızlarına sokulan petrollü bezler ateşe verilmiş, [Canlı Molotof Kokteyli] bazılarının yüzük ve serçe parmaklarını keserek bunları yemeleri istenmiştir. Çünkü sağ kalan üç parmak Hıristiyanlıkta kutsama işaretini simgelemekteydi. (19)
Çok değil 7 yıl önceki Irak işgalinde Ebu Garip’ten yükselen ‘Gelin Bizi Öldürün!’ çığlıkları hâla kulaklardan silinmemiştir. Aynı şekilde Haçlı Sadizminin göstergesi olan diğer işkenceler de! Düne kadar Saddam’ın zulmünden inleyen insanlar bugün ABD’ye papuç fırlatıyor ve Saddam’ı mumla arıyorlar. Hatta Saddam’a karşı başarısız darbe girişiminden dolayı idamı beklerken kurtulan Iraklı Lütfi Sabir de İngiliz Daily Telegraph gazetesine; “Keşke hâlâ Saddam ülkenin başında olsaydı!’’ şeklinde demeç vererek Çağdaş Haçlıların insanlık dışı adımlarına isyan etmiştir. (20)
SONUÇ VE DEĞERLENDİRME [FETİH İLE İŞGAL ARASINDAKİ FARKLAR]
Fetih ile işgal arasında, ak ile kara arasındaki zıtlıktan da öte bir ilişki söz konusudur. Öncelikle Fetihte ‘Yaşatma İdeali’ varken işgalde ‘Yaşamak için öldür!’ çarpıklığı söz konusudur. Fetih Tebliğ amaçlı gerçekleştirilirken işgalde Misyonerlik gibi faaliyetler söz konusudur. Tebliğde amaç yüreklerin fethi iken Misyonerlikte işgal edilen coğrafyalarda insanlar zorla Hıristiyanlaştırılmakta, insanlar Din değiştirirken aynı zamanda dillerini, kültürlerini, benliklerini kaybetmek durumunda kalmaktadırlar. Osmanlı’nın fethettiği Balkanlar, Afrika, Ortadoğu gibi mekânlardaki faaliyetleriyle buraların işgalci güçlerle tanışması sonrasındaki fark ortadadır.
Osmanlı devrinde buradaki halk Dinini, dilini, örf ve adetlerini devam ettirmiş ve Macaristan örneğinde olduğu gibi buradan alınan verginin kat be kat fazlası yatırım olarak geri dönmüştür. Oysa işgalciler Balkanlara adım attığında buradaki farklı mezheplerden dindaşları da dâhil olmak üzere Ötekileştirdikleri insanları katletmişler, Afrika örneğinde olduğu gibi insanlar zorla Hıristiyanlaştırılmış, ekonomilerine el konulmuş, dilleri 50–100 yıl gibi bir sürede İngilizce ve Fransızca’ya çevrilmiş ve çarpıklığın bin türlüsü boy göstermiştir. İngilizlerin Hindistan’da İngiliz Kumaşına rekabet edemesin diye, Hint Kumaşı üreten 40 bin Hintli ustanın elini kestirmesine benzer tek bir olay dahi İslâm Fetih Tarihinde görülmemiştir. Bu şartlarda fetih ile işgali aynı karede değerlendirmek insanlığa en büyük ihanet olmakla birlikte Hiroşima-Nagazaki, Vietnam, Ebu Garip, Guantonamo, Srebrenica, Telafer gibi utanç karelerinin mağdurlarının kemiklerini sızlatacaktır!Bu hakikat ortada iken Fetih ile İşgali kasıtlı olarak aynı karede değerlendirmenin Haçlı Katliamına çanak tutmakla eşe değer olduğu açıktır!
Fetihte Mal, Can, Namus özgürlüğü varken işgalde tam tersi durum söz konusudur! Yani fetihle birlikte mal, can ve namus korumaya alınırken işgalin hemen sonrasında mal, can ve namusa tecavüz edilmektedir. Fetihte ağaçlara, tarlalara zarar verme durumu söz konusu değildir ve yaşlı kadın, çocuklar, kısacası siviller koruma altındadır. İşgalde ise öncelikli hedef sivillerdir. Irak’ın işgalinden hemen sonra gazetecilerin ve diğer sivillerin vurulması da bu hakikati gözler önüne sermektedir. Fetih, Allah’ın adını yüceltme adına yapılsa da insanlar Dinî inanışlarını değiştirmeleri için zorlanmamıştır. Yani bilinçsiz kimselerin iddia ettiği gibi İslâm kılıç zoruyla yayılmamıştır. Evet Gaza ve Cihad fikriyle dünyanın her köşesine gidilmiş, ancak insanlar dinlerini değiştirmeye zorlanmamıştır. İslâm’ı seçenler ise fetihlerden sonra gösterilen adaleti, hoşgörüyü görerek Müslüman olmuşlardır. İşgalde ise ölümle özgürleştirme operasyonundan kurtulanlar zorla veya para karşılığı Hıristiyan yapılmışlardır. Hatta gerçekte Tahrif Hıristiyanlık (Hz. İsa’nın getirdikleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Din) kanla, savaşla yayılmıştır. . Protestanlığın babası Luther’in şu tespiti konuyu çok iyi özetlemektedir:
“İncil, kargaşa, skandal ve isyan olmadan tanıtılamaz. Tanrı’nın dünyası, kılıcın, savaşın, tahribin, perişanlığın, zehirin dünyasıdır.’’ (21)
Görüldüğü gibi Mal, Can, Namus, İnanç, Örf-Adet özgürlüğünü/kutsallığını garanti altına alan Fetih ile öncelikli olarak bu alanlara saldırmayı vazife bilen işgalci zihniyet arasında tamamen zıt bir ilişki vardır. Fetih insanlık adına sonsuza dek hayır vaad ederken işgal Belhum Adal (Hayvandan aşağı zihniyet) zihniyetinin şer emelleriyle sonsuz kötülük vaad etmektedir. Dünya coğrafyasında her daim iki zihniyetin mücadelesi olmuştur ve bundan sonra da olacaktır! Fetih Felsefesine sahip Evrensel Güçlerin dünya coğrafyasında hâkim olduğu dönemler ile şer güçlerin, Haçlı Zihniyetinin ön planda olduğu dönemler arasındaki fark da gözler önündedir. Bu fark birbirine zıt iki güç arasında sonsuz değer anlamına gelmektedir.
Fetih anlayışıyla harekete eden güçler Maddî-Manevî yönden süper güç olsa da hiçbir zaman bu gücü Sömürü/Soykırım gibi gayrî insanî faaliyetler için kullanmamışlardır. Bu Güçlü Devlet’tir. İşgalci zihniyetin temsilcisi süper güçler ise gücünü sürekli tahripten, Sömürü ve Soykırım faaliyetlerinden almaktadır. Bu ise Güç Devleti’dir. Güçlü Devletin temsilcisi Osmanlı gibi güçler iken Güç Devleti’nin temsilcisi ABD ve diğer işgalci güçlerdir.
Sözün özü, Ak ile karayı, Melek ile Şeytanı aynı kefeye koymak ne denli haksızlıksa, Osmanlı ile ABD’yi, Güçlü Devlet ile Güç Devleti’ni, Fetih ile İşgali aynı kefeye koymak da o derece haksızlıktır!
22 Ağustos 2010.
NOTLAR:
1) İslâm’da Harp Kanunları olup mağlup tarafın mal, can, namus, inanç özgürlüğüne saygı esastı. Hatta ilk dönemlerden itibaren Bizans ve Sasaniler gibi süper güçler savaş hukukuna tamamen zıt şekilde faaliyet gösterirken Müslümanlar fethin ruhuna uygun davranışlar sergilemişlerdir. Konuyla ilgili nitelikli bir çalışma için Bkz. Ahmet Reşid Turnagil, İslâmiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul: Sebil Yay. 1972.
2) “İşgal ve Fetih Kavramları Üzerine’’, Milli Gazete, 31 Mayıs 2010.
3) Amin Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, Çev: M.Ali Kılıçbay, İst: Telos Yay.1998, 79.
4) Adnan Şensoy, “İşgal nedir, Fetih Nedir?’’, Gözyaşı (E Dergi) 30 Mayıs 2010.
5) Adnan Şensoy, Aynı Makale.
6) P.M.Holt, Haçlılar Çağı, İst: Tarih Vakfı Yay. 1996, 23.
7) Işın Demirkent, “Haçlı Seferleri ve Türkler’’, Türkler, VI, Ed: Hasan Celal Güzel-Kemal Çiçek-Salim Koca, Ank: Yeni Türkiye Yay. 2002, 653
8) J.Hammer-kostantiyüs Albert Gabriel, Fatih Sultan Mehmet, Rado Yay. 1981, 94, 95.
9) Behçet Fakihoğlu, “Vahşi Barı’nın Mahsuilleri’’, 21 Ekim 2009.
10) Ahmed Lütfi, Osmanlı Adalet Düzeni, İst: Marifet Yay. Mayıs 1997, 40.
11) Ferit Erden Boray, Bilinmeyen Tarih ve Türkler, Cild: II, İst: Kum Saati Yay. Şubat 2005, 149.
12) Osmanlı Devleti ile Sömürgeci Avrupalılar arasındaki zihniyet farkının nitelikli bir incelemesi için Bkz. Erhan Afyoncu, Sorularla Osmanlı İmparatorluğu, III, İst: Yedi Tepe Yay. 2007, 7. Baskı, 1-20.
13) Suat Parlar, Barbarlığın En Yüksek Aşaması ABD, İst: Anka Yay. Nisan 2004, 14.
14) David E.Stennerd, Amerika’nın Soykırım Tarihi, Çev: Şaban Bıyıklı, İst: Gelenek Yay. 2005.
15)İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru, II, İstanbul: Albatros Kitapları, 2003, 9. Baskı,19.
16) “Afrika’nın Problemi Sömürgeciler’’, Vakit, 18 Kasım 2009.
17) Sefa M.Yürükel, Batı Tarihinde İnsanlık Suçları, İst: Marmara Grubu Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Yay. 2.Baskı, 99.
18) “Batı’nın Zulüm Sicili’’, http://www.vahdet.com.tr, Erişim Tarihi: Ağustos 2010.
19) İbrahim Refik, Tarih Şuuruna Doğru II, 22.
20) “Haçlı’nın Bitmez Kini’’, Milli Gazete, 24 Mart 2008
21) Yaşar Nuri Öztürk, “Modern Batı Stratejileri ve İslâm’’, Alıntı: http://www.bagimsizyorum.com, Erişim Tarihi: Ağustos 2010.