Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Bayram

LA İLAHE İLALLAH
 
Üyelik Tarihi
1 Eyl 2005
Mesajlar
7,283
Aldığı Beğeniler
51
Konum
Ankara
Takım
Galatasaray
MA'RİFET VE VUSLAT NEDİR?


Ma'rifet muhabbetten daha değerli bir mertebedir. Çünkü seven, sevgilisini görüp de kendi varlığını unutarak, O'nda yok olduğu zaman, ma'nevî bir lezzet ve haz duyar. Ama ârifin kendi varlığı aradan kalktığı için, şahsi varlığı ile ilgili hiçbir duygusu ve endişesi yoktur. Her zerresinde her şeyde Hakk'tan başka bir şey görmez. Düşünmez, hissetmez. Bu yüzden: «Zâhide seyyar, ârife tayyar» denilmiştir. Ma'rifet hakîkattan daha yüce bir mevkidir. Çünkü ma'rifet

hakikatin sonunda elde edilen nihâyetsiz bir mertebedir. Bu sebeple:
«Dil ile zikir kalb ile zikri kazanabilmek, kalb zikri de murâkabeyi te'min için yapılır » denmiştir. Kalbin zikri, dil ile yapılan zikrin ma' nâsmı bütün boyutlarıyla düşünerek, onun kalbi kaplamasını sağlamaya çalışmak demektir. Bunun için Hakk'ın azamet ve kudretini tefekkür kalbin zikri, Allah'ı aşk derecesinde ve kendi varlığını, istek ve irâdelerini O'nun kudret ve irâdesi içinde eritecek derecede sevmek demek olan aşk ise, ruhun zikri, ma'-rifet de sırrın zikridir» denmiştir. Şiblî'ye: «Ne zaman kâmil ma'nâda rahat ettiğine ve huzûr bulduğuna inanırsın» diye sorulduğu zaman: «Yer yüzünde bütün insanların huzûr ve müşâhede mevkiine erdiklerini; her şey ve her yerde O'nu görüp, O'nun huzûrunda bulunma ve Cenâb-ı Hakkın zâtında kendi şahsi varlığı ve iğreti irâdesini ilâhi irâdede ifnâ ederek zikir mertebesine varan ve Allah'ı zikreden insanlar olarak gördüğüm zaman müsterih olurum» cevâbını vermişlerdir.

Yine Şibli: «Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, istiğrak hâlinde, Hakk karşısında kendi varlığımdan habersiz yaşayarak, kalbimin elde ettiği huzûr, ilk ve son bütün ilimlerden hayırlı olan Rabbımın bir nûrudur. Bu nûr ve bu huzûr bütün

peygamberlerin ilimlerinin özüdür» buyurmuştur.


Sûfilerden bazıları da: «Allah ile kendi arandaki engeller kalkmadığı için, sen ayrı, O ayrı olduğu halde sâdece dilinle Allah'ı zikretmekle günahlarını artırırsın. Gerçekten kul Hâlik'ında öylesine fenâ olmalî


ki, dünyevi varlığından eser ve endişe kalmasın. Halbuki zikirde bu ayrılığın varlığı bellidir. Basiretler ve kalbler Allah'tan ayrılık ve gafletle bozulur, körelir. Kalbi Hakk'ın dışındaki şeylerle meşgul etmek, onu köreltmek demektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk her görülebilen ve hissedilen bir kudretin sahibidir. Bu azametin meçhûliyeti kulun kendisinden kaynaklan
maktadır. Muhyiddin Îbnü'l-Arabi Hazretleri: bu makamda:



«Kul da Hakk, Rabb da Hakk'tır. Kul kendi varlığını Hakk'ın varlığında öylesine ifnâ etmiştir ki,


- Ateşin içinde kıpkırmızı kesilen ve ateşten ayırd edilemeyen demir gibi - kulun her zerresinde Hakk müşâhede edilmektedir. N'olaydı benim şiirim bir zorlamadan ibâret olaydı. Eğer ben şiirimde kul diyorsam bilin ki o ölüdür. Rabb dersem o takdirde mükellef tutulacak bir şey yoktur.»


Bâyezîd-i Bistâmi Hazretleri: «Ben kendimi noksan sıfatlardan tenzih ve kemâl sıfatlarla muttasıf addederim. Benim şânım ne yücedir» buyurmuştur.



Cüneyd-i Bağdâdi ise: «Benim şu iğreti kalıbım içerisinde Allah'tan başka bir şey yoktur» demiştir.


Hallâc-ı Mansûr ve benzerleri ise; Allah ile aralarına giren ve O'nu unutturan engellerden kurtuldukları ve fenâ fillâh ve bekâ billâh makâmına erdikleri için: «Ben Hakk'ım, ben Hakk'ım» diye haykırmışlardır. Bu makamdan sonra bir derece daha ileri gidilerek,


Allah'ta kâmil ma'nâda fenâ ve Allah'la en mütekâmil ma'nâda bekâ makâmına yükselirler. Bu mevkide Hakk, Hakk, halk da halkdır. Bir önceki derecede söyledikleri, zâhirde şer'a muhalif olan ve «şathiyyât

» denilen sözlerinden hesâba çekilmezler. Çünkü böyleleri tevhîd denizine öylesine varmış ve istiğrâka ermişler ki, nefsleri ve kendi varlıklarından kurtulmuşlardır. İkinci durumda ise Allah onları bu durumdan alarak, kendilerine zâhiren halk, bâtınan Hakk ile berâber olabilme kabiliyetini lütfetmiştir.

«Ne ticâret, ne de alış-verişin Allah'tan alıkoyamadığı... » (en-Nûr (24), 37) insanlar olma şerefine erdirmiştir.










TeftâzânîŞerhu'l-Mekâsıd'ında bu durumu şöyle açıklıyor:


«Sâlikin seyr ü sûlûkü, vuslat ni'metiyle Allah'ta son bulursa, tevhid ve irfan denizinde kendisini öylesine gark eder ki, zâtı Hakk'ın zâtında, sıfatları Hakkın sıfatlarında yok olur. Allah'ın dışında her şey, gözünden kaybolur. O'ndan başkasını gözü görmez, gönlü duymaz, aklı düşünmez olur. Bütün mevcûdatta onların varlığını değil, Yaratanını görür. Bu seviyedeki sâlikin durumuna «Fenâ fi't-tevhid» adı verilir.


Şu ma'nâdaki kudsi hadiste bu tür tevhide işâret edilmektedir:


«Kulum bana nâfile ibâdetlerle o kadar yaklaşır ki ben onu severim ve onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.»


İbn-i Hâcer ise,Şerhu'l-Minhâc'ın «irtidât» ile ilgili bölümünde: «Tasavvufi ıstılah ve ta'birlerin, diğer ıstılâh ve ta'bîrlerle çatışmasına itiraz edilemez. Bazıları mes'elenin aslını bilmiyorsa da bu böyledir. Evliyâullahın kendilerinden geçtikleri zaman söyledikleri: «Ene'1-Hakk, Sübhâni mâ a'zame şânî» gibi sözler de ma'zûrdur. Çünkü gaybet hâlinde onların irâde, ihtiyar ve mükellefiyetleri ortadan kalkmış, Leylâ'sı için aklını yitiren Mecnûn gibi akli melekelerini kaybetmişlerdir. Tarihte bazı kimseler, şathiyyâtları ve gaybet hâlindeki sözlerinden dolayı velîlerden bir kaçının kanını akıtmışlar - Allah korusun - onların dinden çıkarak irtidât ettiklerine fetvâ vermişlerdir. Halbuki onlar, şeksiz-şüphesiz ehlullah ve evliyâullahtandır.




Kulu Mevlâsına ulaştıran mertebeler şu âyet-i kerîmede dört kapı şeklinde işâret edilmiştir:


«Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı. Güzel söz, kökü (yerde) sâbit, dalları gökte olan bir ağaç gibidir. Ki (o ağaç) Rabb'ının izniyle her zaman meyvesini verir.» (İbrâhim (14), 23-24)




Bu âyet-i kerimede geçen «(Güzel söz) Allah lâfza- i celâli ya da kelime-i tevhid'dir.» (Güzel ağaç) ise; hurma ve benzeri ağaçlardır. Kökü yerde sâbit olan şey şeriat, (dalları göktedir) ifâdesi tarikat, «her zaman yemişini verir» olması hakikat, (Rabbinin izniyle) de ma'rifettir.



«Görmedin mi Allah nasıl bir benzetme yaptı? Lâfza-i celâl ve kelime-i tevhîd gibi güzel söz, hurma gibi güzel bir ağaçtır ki, o ağacın aslı ve kökü olan şeriat sâbit, dallan ve kolları olan tarikatlar ise göklerdedir.



Asa ve fer'i sağlam olduğu takdirde o ağaç her zaman hakikat meyvesini verir. Bu ise Rabb'ın kudret ve ruhsatını tanımak olan ma'rifetle mümkündür.»







Bu âyet-i kerimeden dolayı: Seri'at; temel esas, tarikat; onun kol, dal, teferrû'ât ve incelikleri, hakikat ise; özü ve meyvesi Ma'rifet de mahv ve fenâ'dır. Ma'rifeti gerçek ma'nâda tahsil etmek, ancak Cenâb-ı Hakk'm izin ve keremiyle kazanılabilen bir mertebe, ve mevhibedir.


Halvet esnâsında bu hususta hâtırıma şöyle bir şey geldi.



Doğrusunu Allah bilir amma, şeriat meyve veren bir ağaç, tarikat o ağacın kendisi ve boyu, hakikat onun dalları, ma'rifet ise onun meyvesi ve özüdür. Köksüz ve özsüz ağaç bitmez. Bitse de ayakta duramaz. Yaşayamaz. Bu yüzden Cenâb-ı Hak

(İbrâhim Sûresi: 26) âyet-i kerimesinde: «Şirk, küfür gibi kötü sözlerin benzeri de: gövdesi yerden koparılmış olan ve bu sebeple ayakta durma ve hayatta kalma imkânı bulunmayan köksüz bir ağaca benzer. Kuvvetlice esen bir rüzgâr onu yerinden kopararak bir başka yere atabilir. Dolayısıyla gövdesi olmayan ağacın dalı, dalı olmayan ağacın da meyvesi olmaz» buyurmuştur.




Tefsir-i Hanefî'de Tevhid; dış kabuk, iç kabuk, öz ve özün özü şeklinde tâze ve olgunlaşmamış bir cevize benzetilerek dört kademede tavsif edilmiştir. Yeşil, acı ve çiğ kabuk şeri'at, katı kabuk tarikat; iç kabuk


hakikat; yenilen lezzetli meyve kısmı da ma'rifettir.








Netice olarak şunu söyleyebiliriz: Şeri'at; şeri'atın özü olan tarikatı, tarikat; tarikatın özü olan hakikati, hakikat ise hakikatin özü olan ma'rifeti koruyan birer kabuğa benzetilmiştir. Tıpkı bir yumurta gibi.. Katı kabuk şeri'at; ince zar, tarikat; yumurtanın akı hakikat; sarısı ise ma'rifettir. Şöyle bir rivâyet nakledilmektedir:






Muhakkak Kur'ân-ı Kerim'in zâhiri ve bâtini ma'- nâları vardır. Bâtını da yedi mertebeye kadar varan öz ve iç ve derin ma'nâlar ihtiva eder. Aynen insanın da zâhiri ve bâtıni bir dünyâsı vardır. İç dünyasının


da yedi katlı kendine has bir iç âlemi vardır. Kur'ân-ı Kerim söz; insan ise fiil ve hareketlerdir. Kur'ân-ı Kerim ise insanın hâlini anlatan ve yorumlayan cansız bir kitaptır.»











«Vakit gibi keskin ol. Makt (evlâdın ölen babasının karısı ile evlenmesi) âdeti İsâ döneminden kalmıştır. Her türlü zayıflık ve endişeden evhâm ve kuruntudan sakının ve kaçının ki o çok şiddetli bir hastalıktır.» Cenâb-ı Hakk peygamberlerini vahy ile destekleyip takviye ettiği gibi, kendisine yakın olan ve azamet ve kudretini her an hatırında tutan velilerini de Kur'ân-ı Kerim ve ilham ile te'yid ederek destek

lemiştir. Bize gereken Kur'ân-ı Kerim'in harflerini mahrecine ve kâidelerine göre okumak ve sonra da ömrün kalan kısmını zikir, fikir, emirlere imtisal, nehiylerden sakınmak ve istikâmete yönelmeye sarfederek,ma'rifet sahibi olmaya çalışmaktır.Ebû Mansûr Mâtüridi: Nefslerinin seyr ü sülük için girdiği bu yol, uzunluğu-kısalığı, uzaklığı-yakınlıgı, eni boyu olan bizim bildiğimiz bir yol değildir. Bu yolda, ancak nefsin gücü ile za'fına bağlı adımlarla yürünebilir. Ya da kalblerin ve şu'ûrun fikir ve düşünce ile girip ilerleyebildiği rûhânî bir yoldur. Bu yolun aşılması ise; akidelere uygun, basiret ve firâsele muvâfık, bir iman ve inanç ile mümkündür. Bu ma'nevi ve rükâni yolun aslı bir nûr ve ilâhî bir nazardır. Kulun kalbinde meydana gelen, gönüle tevdi edilen ilâhi bir haldir. Bu nazarla çevresine bakarak dünyevi ve uhrevi işlerin hakikatini, eşyanın ve olayların gerçek yüzünü görebilir. Kul bu nûru elde etmek için asırlarca ağlasa-sızlasa, bağırsa-çağırsa yine de bir zerresine sahip olamaz. Bunu bir yıl, bir ay, bir hafta ya da bir an elde eden kimse, o nûru kâbiliyeti ve Cenâb-ı Hakk'ın tevfiki ile kazanmış demektir. Bu sebeple basireti;





«Başlangıcı kesbî olmakla berâber neticesi vehbî olan bir devlettir» demiştir.




İsmail Hakkı Bursevi kaddesallahü sirrahul âlî ise; Tâlib ile matlûb, mürid ile mürşid arasında belirli maddi bir mesâfe yoktur. Vuslat müridin kalbini lekeleyen pas ve perdelerin, Allah'ı unutturucu duygu ve düşüncelerin giderilmesi ve gönül aynasının parlatılması demektir. Gönül aynası parlatılan müridin kalbinden Cenâb-ı Hakk'ın zâti nûru bir güneş gibi yansımaya ve parlamaya başlar. Paslı ve kirli olmayan cilâlı ve sırlı aynada zâhiri eşyâların bütün netliği ile yansıdığı gibi..» (Rûhü't tefâsîr)



Hâdimi merhûm da bu konuda şunları söylemiştir: İlm-i bâtın, kalbde ilâhi nûrun ortaya çıktığı ve kendisiyle gayb âlemlerinin görülebildiği mükâşefe ilmidir. Bu ilimden gâye Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'in Câmi'u's-sağîr'de rivâyet edilen şu hadisin hakikatına ve ma'nâsına erişebilmektir.








«Bâtın ilmi, Allah'ın kullarından dilediğinin kalbine emânet ettiği kendi esrârından bir sır ve kendi hükümlerinden bir hükümdür.» Aynü'l-ilm'de geçen bir hadîs-i şerifte de: «İlâhi nûr tecelli eden kalbin te'-sir sahası genişler ve gayb âlemine nüfûz kabiliyeti kazanır, (inşirâh)» buyurulmuştur.




Cenâb-ı Hakk bir âyet-i kerimede bu husûsa işâretle şöyle buyurmuştur: «İslâm için Allah'ın göğüslerini genişlettiği ve hidâyete sevkettiği kimseler Rabb'ından bir nûr üzeredir. Allah'ın zikrine karşı



kalbleri katılaşanlar büyük bir felâket içerisindedir.»

(ez-Zümer (29), 22) Bu âyet-i kerîmenin tefsirinde Tatarhâniyye şöyle bir yorum yapmaktadır: «Mükâşefe ilmi, öğrenmek, öğretmek ve okumakla değil, «Biz uğrumuzda mücâhede edenlere ve yolumuzda savaşanlara gelince, onlara yolumuzu kolaylaştırırız. Muhakkak Allah muhsinlerle berâberdir.» (el-Ankebût (29), 69) âyetinde açıklayan mücâhede ile kâzanılabilir.






Ebû Hüreyre radıyallahü anh'den şu rivâyet nakledilmiştir: «Ben Rasûlüllah sallâllahü aleyhi ve sellem'den iki tür ilim aldım. Bunlardan birisini neşrettim. Eğer diğerini de neşredip yaysaydım boğazım kesilir, boynum vurulurdu.» (Sahîh-ı Buhâri)

 
Üst Alt