İ'lem eyyühe'l-aziz!
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayerana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (asm) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez.
Ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (asm) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhiyle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (asm) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zatî ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (asm) tecelliyât-ı İlâhiye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zat yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gafletle o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san'at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.
Mesnevî-i Nuriye, s. 74
Lügatçe:
tekâmül: Olgunlaşma.
tayeran: Uçma.
âfak-ı âlem: Âlemin ufukları.
terakkiyat: İlerlemeler, gelişmeler.
bidâyet-i hayat: Hayatın başlangıcı.
surî: Görünüşte olan, şeklî.
şahsiyet-i mâneviye: Manevî şahsiyet, manevî kişilik.
levâzım-ı beşeriyet: İnsanın ihtiyaçları.
ahvâl-i zahiriye: Görünürdeki haller.
kışır: Kabuk, dış taraf.
tûbâ: Ebedî saadet, Cennetteki bir ağacın adı.
şecere-i Muhammediye: Hz. Muhammed'e ait, onunla ilgili yaratılış ağacı.
mebde-i hayat: Hayatın başlangıcı.
ahvâl-i suriye: Görünürdeki haller.
maahaza: Bununla birlikte.
şek: Şüphe, zan, tereddüt.
mâkes: Akseden yer, yansıma yeri.
tecellî: Görünme, belirme.
mânâ-yı ismî: Birşeyin kendi başına taşığıdı anlam.
mânâ-yı harfi: Birşeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mânâ.
tâğûtî: Azgın, sapık.
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayerana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (asm) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez.
Ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (asm) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhiyle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (asm) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zatî ile tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (asm) tecelliyât-ı İlâhiye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zat yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gafletle o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san'at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.
Mesnevî-i Nuriye, s. 74
Lügatçe:
tekâmül: Olgunlaşma.
tayeran: Uçma.
âfak-ı âlem: Âlemin ufukları.
terakkiyat: İlerlemeler, gelişmeler.
bidâyet-i hayat: Hayatın başlangıcı.
surî: Görünüşte olan, şeklî.
şahsiyet-i mâneviye: Manevî şahsiyet, manevî kişilik.
levâzım-ı beşeriyet: İnsanın ihtiyaçları.
ahvâl-i zahiriye: Görünürdeki haller.
kışır: Kabuk, dış taraf.
tûbâ: Ebedî saadet, Cennetteki bir ağacın adı.
şecere-i Muhammediye: Hz. Muhammed'e ait, onunla ilgili yaratılış ağacı.
mebde-i hayat: Hayatın başlangıcı.
ahvâl-i suriye: Görünürdeki haller.
maahaza: Bununla birlikte.
şek: Şüphe, zan, tereddüt.
mâkes: Akseden yer, yansıma yeri.
tecellî: Görünme, belirme.
mânâ-yı ismî: Birşeyin kendi başına taşığıdı anlam.
mânâ-yı harfi: Birşeyin kendisini değil de sanatkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mânâ.
tâğûtî: Azgın, sapık.