Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba


1- Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.

2- "Mü'minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin."
(Hucurat Sûresi: 49:10.)

3- "Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir." (Fussilet Sûresi: 41:34.)

4- "Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler-Allah ise iyilik yapanları sever." (Âl-i İmrân Sûresi: 3:134.)






Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased;

hakikatça ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı

içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduddur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı
beşeriye için zehirdir. Şu hakikatın gayet çok vücuhundan altı vechini beyan ederiz:


:gul::gul::gul:​
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Hakikat nazarında zulümdür.

Ey mü'mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide

veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O

gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini

bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek

mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.

Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir

mü'minin vücudunda, İmân ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki

yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni

sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun

mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun

gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.



İkinci Vecih


Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet,

nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem

olamazlar.

Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa,

o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü'min,

kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil,

belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, "Üç günden fazla mü'min

mü'mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek." * Eğer esbab-ı adâvet galebe

çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur,

tasannu ve temellük suretine girer.

Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar

zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve

Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de,

Kâbe hürmetinde olan İmân ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi

çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü'mine karşı

adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı İmân ve

İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir

zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.

Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi,

vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.


Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o

adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında

beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir

memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin.

Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i

İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri

var.

Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir,

bir, bine kadar bir, bir.

Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.

Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.

Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti

iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler

bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek

ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü'mine karşı hakikî

adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve

o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne

derece bir zulüm ve i'tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse

anlarsın.
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Adalet-i mahzâyı ifade eden
33arjph.jpg
-1- sırrına göre, bir mü'minde bulunan

câni bir sıfat yüzünden, sair mâsum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan

adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu; ve bahusus bir

mü'minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü'minin akrabasına adâvetini

teşmil etmek,

16i79lx.gif
-2- sîga-i mübalâğa ile gayet

azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği

hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, "Benim hakkım var" dersin?

Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi

kesiftir; başkasına sirayet ve in'ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp

şer işlese, o başka meseledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi

nurdur; sirayet ve in'ikâs etmek, şe'nidir. Ve ondandır ki, "Dostun dostu

dosttur" sözü durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki, "Bir göz

hatırı için çok gözler sevilir" sözü umumun lisanında gezer.

İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın

sevimli, mâsum bir kardeşine ve taallûkatına adâvet etmek ne kadar hilâf-ı

hakikat olduğunu, hakikatbîn isen anlarsın.


1- "Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez." En'âm Sûresi: 6:164.
2- "Muhakkak ki insan çok zalimdir." İbrahim Sûresi: 14:34.
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu Dördüncü Veçhin esası olarak

birkaç düsturu dinle:

Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, "Mesleğim haktır veya

daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim mesleğimdir"


demeye hakkın yoktur.


2a0m7vc.gif
-1- sırrınca,

insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz, başkasının

mesleğini butlan ile mahkûm edemez.

İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı

söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu

demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati

Bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.

Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun

ref'ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i

nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü'minlere adâvet

etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet

et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti,

her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.

Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et.

Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren

mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele

etsen, nedâmet eder, sana dost olur.

4twy7r.gif
-2- hükmünce,

mü'minin şe'ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar

olur. Zâhiren leîm bile olsa, İmân cihetinde kerîmdir. Evet, fena bir

adama "İyisin, iyisin" desen iyileşmesi ve iyi adama "Fenasın, fenasın" desen

fenalaşması çok vuku bulur. Öyleyse,

20rk94m.gif
-3- gibi

desâtir-i kudsiye-i Kur'âniyeye kulak ver. Saadet ve selâmet ondadır.

:gul:​


1- "Rıza gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise kusurları araştırır." Ali Mâverdî, Edebü'd-Dünyâ ve'd-Dîn, s.10; Dîvânü'ş-Şâfiî, s.91.
2- İyi ve izzetli birine iyilik edersen, onu elde edersin. Kötü birine iyilik edersen, o daha da azar.(Bu beyit Mütenebbi'ye aittir. Bkz. el-Örfü't-Tayyib fî Şerhi Dîvâni't-Tayyib, s.387.)
3- "Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler." Furkan Sûresi: 25:72. "Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir." (Teğabün Sûresi: 64:14
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü'min

kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve

adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve

korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.

Eğer adâvet hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ

hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.

Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ

anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet,

fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise,

zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi

riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr

zanneder, haksızlık eder, zulmeder.

Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve

rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi

tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar.

Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

Acaba birgün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele

etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?

Halbuki, mü'min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu

mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o

kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.

Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki

nefsine mağlûp olduğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.


Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör,

bir hisse de ona ver.

Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını

mağlûp edecek af ve safh ile ve ulüvvü cenaplıkla mukabele etsen, zulümden

ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz

parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen

fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyeviyeye, güya ebedî dünyada

durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle,

mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile, bir

zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nevi divaneliktir.

İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama, eğer

şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmişse, onun

sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hafız-ı Şirazî'yi dinle:

Yani, "Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin." Çünkü, fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz'î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.

Hem demiş:

Yani, "İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir."

Eğer dersen: "İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem

damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum."

Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi

şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez.

Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, mânevî bir

nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve

o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu

Mektubun bu Mebhasını yazdık, tâ bu mânevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı

hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.

Cây-ı dikkat bir hadise:

Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir

ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhâlif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti.

Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu

fena neticelerinden ürktüm,

29f4e1z.gif
-1- dedim,

o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.




1- Şeytandan ve siyasetten Allah'a sığınırım.
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyan eder.

Eğer denilse:
2u975e0.gif
-2- denilmiş.

İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor.

"Hem tarafgirlik marazı, mazlum avâmı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor.

Çünkü bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler, mazlum avâmı

ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır.


"Hem tesadüm-ü efkârdan ve tehâlüf-ü ukulden hakikat tamamıyla tezahür

eder."

Elcevap: Birinci suale deriz ki: Hadisteki ihtilâf ise, müsbet ihtilâftır. Yani,

herbiri kendi mesleğinin tamir ve revâcına sa'y eder. Başkasının tahrip ve

iptaline değil, belki tekmil ve ıslahına çalışır. Amma menfi ihtilâf ise-ki

garazkârâne, adâvetkârâne birbirinin tahribine çalışmaktır-hadisin nazarında

merduttur. Çünkü birbiriyle boğuşanlar müsbet hareket edemezler.


İkinci suale deriz ki: Tarafgirlik eğer hak namına olsa, haklılara melce olabilir.

Fakat şimdiki gibi garazkârâne, nefis hesabına olan tarafgirlik, haksızlara

melcedir ki, onlara nokta-i istinad teşkil eder. Çünkü, garazkârâne tarafgirlik

eden bir adama şeytan gelse, onun fikrine yardım edip taraftarlık gösterse, o

adam o şeytana rahmet okuyacak. Eğer mukabil tarafa melek gibi bir adam

gelse, ona (hâşâ) lânet okuyacak derecede bir haksızlık gösterecek.

Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr

ise, maksatta ve esasta ittifakla beraber, vesâilde ihtilâf eder. Hakikatin her

köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirâne ve

garazkârâne, firavunlaşmış nefs-i emmâre hesabına hodfuruşluk,

şöhretperverâne bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil, belki

fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü, maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının

küre-i arzda dahi nokta-i telâkîsi bulunmaz. Hak namına olmadığı için,

nihayetsiz müfritâne gider, kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir.

Hal-i âlem buna şahittir



2- "Ümmetimin ihtilâfı rahmettir." el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ, 1:64; el-Münâvî, Feyzü'l-Kadîr, 1:210-212.
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Elhasıl:
30vnb08.gif
-1- olan desâtir-i âliye

düstur-u harekât olmazsa, nifak ve şikak meydan alır.

2ch74op.gif
-2- demezse,

o düsturları nazara almazsa, adalet etmek isterken zulmeder.


Cây-ı ibret bir hadise:


Bir vakit, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh bir kâfiri yere atmış. Kılıcını çekip keseceği

zaman o kâfir ona tükürmüş. O, kâfiri bırakmış, kesmemiş. O kâfir ona demiş

ki: "Neden beni kesmedin?"

Dedi: "Seni Allah için kesecektim. Fakat bana tükürdün; hiddete geldim.

Nefsimin hissesi karıştığı için ihlâsım zedelendi. Onun için seni kesmedim."


Evet, O kâfir ona dedi: "Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti.

Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din haktır" dedi.



Hem medar-ı dikkat bir vakıa:

Bir zaman bir hâkim bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için,

ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına,

kanun-u İlâhî hesabına kesseydi, nefsi ona acıyacaktı. Ve kalbi hiddet

etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine

o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.

Cây-ı teessüf bir hâlet-i içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı

hayat-ı içtimaî:

"Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve

bırakmak" olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip

yaptıkları hâlde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş ki,

birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz'î

adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar? Şu hâl bir

sukuttur, bir vahşettir, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.

Medar-i ibret bir hikâye:

Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış.

Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan

aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski adâveti

unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti

hatırlarına getirmezlerdi.

İşte, ey mü'minler! Ehl-i İmân aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar

aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi

yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı tesanüd ederek, el ele verip

müdafaa vaziyeti almaya mecburken, onların hücumunu teshil etmek, onların

harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne

tarafgirlik ve adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O

düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ

dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet

alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar

var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i

İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne

kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.

Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: "Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka

başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve

şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve

koca âlem-i İslâmı esaret altına alır."




1- Muhabbet Allah için, buğz Allah için, hüküm de Allah'a aittir.

2- Allah için buğzetmek, Allah için hüküm vermek.
 

azerin

uhuvvetnur
 
Üyelik Tarihi
13 May 2010
Mesajlar
724
Aldığı Beğeniler
12
Konum
ikamet-İstanbul... / memleket Azerba
Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret

altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden

zalimlere karşı
24mz0a8.gif
-1- kale-i

kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz.

Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.

Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir.

Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş,

muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte,

ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden,

kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz.

Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa,

mk9gkk.gif
-2- düstur-u âliyeyi düstur-u

hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve

şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.



Altıncı Vecih

Hayat-ı mâneviye ve sıhhat-i ubudiyet, adâvet ve inatla sarsılır. Çünkü,

vasıta-i hâlâs ve vesile-i necat olan ihlâs zayi olur. Zira, tarafgir bir muannid,

kendi a'mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen liveçhillâh amele

pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih eder,

adalet edemez. İşte, ef'âl ve a'mâl-i hayriyenin esasları olan ihlâs ve adalet,

husumet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih uzundur. Fakat kabiliyet-i

makam kısa olduğundan, kısa kesiyoruz.







1- "Mü'minler ancak kardeştirler." (Hucurat Sûresi: 49:10.)

2- "Mü'minin mü'mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir." Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim: 5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18; Nesâî, Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409.
 
Üst Alt