- Üyelik Tarihi
- 30 Nis 2018
- Mesajlar
- 480
- Aldığı Beğeniler
- 2,157
Bir hikâye var…
Hikâyeye göre kadının biri zengin bir evde temizlikçi olarak çalışır.
Dışarıda da nasıl yağmur yağıyor, göz gözü görmüyor o sırada. Çalıştığı o evde son rötuşları yapıp tam çıkacakken, temizlik yaptığı evin beyi gelir. Evin hanımı da eşini görünce önce yüzünde tebessüm sonra kocaman bir panik ile: “Hayatım hoş geldin sefa getirdin, aaa sen ıslanmışsın da hasta olacaksın, çıkar şu üstündekileri ben sana kıyamam” diyerek kocasını üstünü değiştirmesi için içeriye götürür.
Sessiz sessiz hem işini yapıp hem olan biteni izleyen temizlikçi kadın içinden: “Kadına bak ya kocasını ne güzel karşıladı, eve gidince ben de kocama aynısını yapayım benim kocamın bu adamdan neyi eksik o da en güzelini hak ediyor” diye geçirir.
Temizlikçi kadın işini bitirip evine gider ama, o sırada yağmur tüm şiddeti ile hâlâ devam eder. Kocası gelir, ıslanmış kocasını gören kadın döner o da kocasına aynı diğer kadın gibi ses tonunu incelterek, gözlerini de kocaman açarak: “Ooo hoş geldin hayatım günün nasıl geçti, canın ne istiyor söyle hemen yapayım, ya da dur sen şu üstünü değiştir, çok ıslanmışsın İT gibi de titriyorsun” der.
"İt gibi..."
Bazen bazı şeyler üstümüzde ne kadar uğraşsak bile eğreti duruyor, aynı bu hikayedeki gibi değil mi?
Sanki başkasından ödünç alınmış elbise kadar eğreti duruyor üzerimizde bazı davranışlarımız.
Belki yetiştirilme tarzımız, belki İbn Haldun’un ifadesi ile coğrafyanın kader oluşu, hep sakladığımız yerlerden açık verdiriyor bizlere.
Bizler muhteşem taklitçiler olsak bile, özümüz satır aralarında çığlık atıyor sanki. Bazen o çığlığın ağzını kapatıyoruz, bazen de sağır olup depresyona giriyoruz.
Taklit hayatları yaşamanın sonucu bunlarla kalmayıp, beraberinde kendi özüne güvensizliği de getiriyor.
Kendi özüne güvenmeyen insanlar düşüncelerine de güvenmiyor sonra. Kiralık düşünceler satın alıyor onları satmaya çabalıyor.
Bir müddet sonra insanlar dünyanın acımasız yüzü ile tanışınca, balo kıyafetlerini de çıkarmak zorunda kalıyor. Çıkan balo kıyafetlerini o kadar benimsiyor o kadar kendisi zannediyor ki kişi, gerçek dünyaya adaptasyon sağlaması da zorlaşıyor.
Belki de insan en çok kendine yabancı...
Ezgi Akgül
Hikâyeye göre kadının biri zengin bir evde temizlikçi olarak çalışır.
Dışarıda da nasıl yağmur yağıyor, göz gözü görmüyor o sırada. Çalıştığı o evde son rötuşları yapıp tam çıkacakken, temizlik yaptığı evin beyi gelir. Evin hanımı da eşini görünce önce yüzünde tebessüm sonra kocaman bir panik ile: “Hayatım hoş geldin sefa getirdin, aaa sen ıslanmışsın da hasta olacaksın, çıkar şu üstündekileri ben sana kıyamam” diyerek kocasını üstünü değiştirmesi için içeriye götürür.
Sessiz sessiz hem işini yapıp hem olan biteni izleyen temizlikçi kadın içinden: “Kadına bak ya kocasını ne güzel karşıladı, eve gidince ben de kocama aynısını yapayım benim kocamın bu adamdan neyi eksik o da en güzelini hak ediyor” diye geçirir.
Temizlikçi kadın işini bitirip evine gider ama, o sırada yağmur tüm şiddeti ile hâlâ devam eder. Kocası gelir, ıslanmış kocasını gören kadın döner o da kocasına aynı diğer kadın gibi ses tonunu incelterek, gözlerini de kocaman açarak: “Ooo hoş geldin hayatım günün nasıl geçti, canın ne istiyor söyle hemen yapayım, ya da dur sen şu üstünü değiştir, çok ıslanmışsın İT gibi de titriyorsun” der.
"İt gibi..."
Bazen bazı şeyler üstümüzde ne kadar uğraşsak bile eğreti duruyor, aynı bu hikayedeki gibi değil mi?
Sanki başkasından ödünç alınmış elbise kadar eğreti duruyor üzerimizde bazı davranışlarımız.
Belki yetiştirilme tarzımız, belki İbn Haldun’un ifadesi ile coğrafyanın kader oluşu, hep sakladığımız yerlerden açık verdiriyor bizlere.
Bizler muhteşem taklitçiler olsak bile, özümüz satır aralarında çığlık atıyor sanki. Bazen o çığlığın ağzını kapatıyoruz, bazen de sağır olup depresyona giriyoruz.
Taklit hayatları yaşamanın sonucu bunlarla kalmayıp, beraberinde kendi özüne güvensizliği de getiriyor.
Kendi özüne güvenmeyen insanlar düşüncelerine de güvenmiyor sonra. Kiralık düşünceler satın alıyor onları satmaya çabalıyor.
Bir müddet sonra insanlar dünyanın acımasız yüzü ile tanışınca, balo kıyafetlerini de çıkarmak zorunda kalıyor. Çıkan balo kıyafetlerini o kadar benimsiyor o kadar kendisi zannediyor ki kişi, gerçek dünyaya adaptasyon sağlaması da zorlaşıyor.
Belki de insan en çok kendine yabancı...
Ezgi Akgül