- Üyelik Tarihi
- 26 Ara 2008
- Mesajlar
- 43
- Aldığı Beğeniler
- 0
Bu yazı hâlâ içimi ısıtır...
Uzak
İçimde, bütün şehirleri cıva gibi yer değiştiren bulanık bir atlas var. Sınırları belli değil, yolları karmakarışık. Nereye gitsem gidilecek başka bir yer çağırıp duruyor beni; nereye varsam, "varacağım yer burası değildi" diyorum, kırık bir hevesle. Şu tabelasız yurdumu her arayışımda, daha öncekilerden hiçbir farkı olmayan, ezberlenmiş bir şehrin maydanında buluyorum kendimi. Güneşin altında, alımdaki tomur tomur terle beraber, varmak istediğim yer de buharlaşıp kayboluyor. Ve ben orada, zamanın, saatin, pusuların silikleştiği o bütün yönleri yutan meydanda, cerahatiyle dertleşen bir hastanın alınganlığıyla, aynı cümleleri kaçıncı kez yineleyip duruyorum: "Beni çekip götürdüğün hiçbir yer sana ait değil! Uzak senin yerin neresi?"
Senin yerini aradığım sayısız mevsim boyunca her nereye uğradıysam, hepsi de sağlam bir çengele tutuşturulmuşcasına hala sarkıp duruyorlar hafızamdan. İçlerinde en berrak olanı, yamaçlara uzanmış bir çocuğa ait: Az ileride uzanan ölgün yeşertinin ve arkamdaki kayalık dağın üzerinde bulutsuz, kocaman bir gökyüzü öylece gerili duruyordu. Sanki bütün tabiat, saydam bir ayanda kendi dinlenişini seyrediyordu da, bir böcek kımıldasa perçemi bozulacaktı göllerin. Sonra arkasında uzuni beyaz bir kuyruk bırakan bir tayyare, yine hiç kimsenin sessizliğine dokunmadan yarıp gitti gökyüzünü. Ardında, beni zamanın ormanında gölgesiz bırakan cevabı ağır bir soru bırakarak; "Nereden nereye?" Sonraları gittiğim hiçbir yer, o sorunun merakını silip süpüremedi benden...
Oysa ben, insanın çadır kurduğu her yerden, sabırsız bir su gibi akıp geçtim. Ve geçtiğim her yerde, sayısız insanın seni aramaktan yorgun düştüğünü, hepsinin, aradığını bulamamış bir definecinin içini oyan merağa benzer bir merakla cebelleşip durduklarını gördüm. Kıraathane önlerinde oturan yaşlı kasabalıların, yeşil bir sögüt dalıyla yüzlerinden sinekleri kovarken, öteye bakan gözlerinin içinde sen vardın. Daha kınası silinmemiş taze gelinlerin, bir akşamüzeri perdeleri çekerken içlerinde ağırlaşıp duran sendin. Rüzgarın savurduğu kaldırım tozaklarında, minareleri ev bellemiş leyleklerin yuvalarında, bir çocuğun, "anne canım çok sıkılıyor" deyişinde, hep senin iman saklıydı. Sanki herkes, uzak bir yer varmış da oraya gidememiş, bu yüzden hayatlarının içini doldurmak için bahaneler uydurmuşlardı. Bunca insanın gitmek isteyip de gidemediği o yer neresi olaydı ki?
Sen ne vardığım ilk şehrin ne de sonraki şehirlerin ağdalı sokaklarında da yoktun. Öylesine yoktun ki, onca insan, kendilerine işmar eden şenlikli hayata, başka bir zamanda yaşayan bambaşka canlıların garip gürültüsü olarak bakıyorlardı. Aslında şenliktekiler de geçici bir müsekkine ihtiyaç duymuş, seni bulamamanın yenilgisini unutmak için kendilerini günlerin en ince ipliğinden asıvermişleridi. O ipilik koptuğunda hepside bir bir kendi içine düşüyor, orada senin bıraktığın boşlukta kaybolup gidiyorlardı. İnsanlar boşuna alanlara doluşuyor, boşuna birbirlerine bakıyor, boşuna birbirlerinin hayatında senin izini sürüyorlardı. Sen hiç kimsede hiçbir iz bırakmayacak kadar ustasın...
Uzak senin yerin neresi?
Gökyüzünün mavi atlasında, bir yaz günü merağa boğarak geçip giden uçağın ardındaki beyaz dumana nasıl da benziyor sana varılan yol. Küçük bir rüzgar bile yetiyor izlerinin silinmesine. Kim bilir, seni bulmak için şu eski kıtamızın kaç yıkıntısını dolaştı şair Kavafis. Demek ki boşa sarf etmişiz bütün enerjimizi, onca merak boşuna. Uzak olan her neresiyse, burada durduğumuz yerdeymiş onun asıl otağı:
"Dedin, bir başka ülkeye bir başka denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elnet....."
"Bir gemi yok, bir yol yok sana
Değilmi ki hayatına kıydın burada, bu küçük köşede
Ona kıydın demektir bütün dünyada."
Ali Ayçil.
Uzak
İçimde, bütün şehirleri cıva gibi yer değiştiren bulanık bir atlas var. Sınırları belli değil, yolları karmakarışık. Nereye gitsem gidilecek başka bir yer çağırıp duruyor beni; nereye varsam, "varacağım yer burası değildi" diyorum, kırık bir hevesle. Şu tabelasız yurdumu her arayışımda, daha öncekilerden hiçbir farkı olmayan, ezberlenmiş bir şehrin maydanında buluyorum kendimi. Güneşin altında, alımdaki tomur tomur terle beraber, varmak istediğim yer de buharlaşıp kayboluyor. Ve ben orada, zamanın, saatin, pusuların silikleştiği o bütün yönleri yutan meydanda, cerahatiyle dertleşen bir hastanın alınganlığıyla, aynı cümleleri kaçıncı kez yineleyip duruyorum: "Beni çekip götürdüğün hiçbir yer sana ait değil! Uzak senin yerin neresi?"
Senin yerini aradığım sayısız mevsim boyunca her nereye uğradıysam, hepsi de sağlam bir çengele tutuşturulmuşcasına hala sarkıp duruyorlar hafızamdan. İçlerinde en berrak olanı, yamaçlara uzanmış bir çocuğa ait: Az ileride uzanan ölgün yeşertinin ve arkamdaki kayalık dağın üzerinde bulutsuz, kocaman bir gökyüzü öylece gerili duruyordu. Sanki bütün tabiat, saydam bir ayanda kendi dinlenişini seyrediyordu da, bir böcek kımıldasa perçemi bozulacaktı göllerin. Sonra arkasında uzuni beyaz bir kuyruk bırakan bir tayyare, yine hiç kimsenin sessizliğine dokunmadan yarıp gitti gökyüzünü. Ardında, beni zamanın ormanında gölgesiz bırakan cevabı ağır bir soru bırakarak; "Nereden nereye?" Sonraları gittiğim hiçbir yer, o sorunun merakını silip süpüremedi benden...
Oysa ben, insanın çadır kurduğu her yerden, sabırsız bir su gibi akıp geçtim. Ve geçtiğim her yerde, sayısız insanın seni aramaktan yorgun düştüğünü, hepsinin, aradığını bulamamış bir definecinin içini oyan merağa benzer bir merakla cebelleşip durduklarını gördüm. Kıraathane önlerinde oturan yaşlı kasabalıların, yeşil bir sögüt dalıyla yüzlerinden sinekleri kovarken, öteye bakan gözlerinin içinde sen vardın. Daha kınası silinmemiş taze gelinlerin, bir akşamüzeri perdeleri çekerken içlerinde ağırlaşıp duran sendin. Rüzgarın savurduğu kaldırım tozaklarında, minareleri ev bellemiş leyleklerin yuvalarında, bir çocuğun, "anne canım çok sıkılıyor" deyişinde, hep senin iman saklıydı. Sanki herkes, uzak bir yer varmış da oraya gidememiş, bu yüzden hayatlarının içini doldurmak için bahaneler uydurmuşlardı. Bunca insanın gitmek isteyip de gidemediği o yer neresi olaydı ki?
Sen ne vardığım ilk şehrin ne de sonraki şehirlerin ağdalı sokaklarında da yoktun. Öylesine yoktun ki, onca insan, kendilerine işmar eden şenlikli hayata, başka bir zamanda yaşayan bambaşka canlıların garip gürültüsü olarak bakıyorlardı. Aslında şenliktekiler de geçici bir müsekkine ihtiyaç duymuş, seni bulamamanın yenilgisini unutmak için kendilerini günlerin en ince ipliğinden asıvermişleridi. O ipilik koptuğunda hepside bir bir kendi içine düşüyor, orada senin bıraktığın boşlukta kaybolup gidiyorlardı. İnsanlar boşuna alanlara doluşuyor, boşuna birbirlerine bakıyor, boşuna birbirlerinin hayatında senin izini sürüyorlardı. Sen hiç kimsede hiçbir iz bırakmayacak kadar ustasın...
Uzak senin yerin neresi?
Gökyüzünün mavi atlasında, bir yaz günü merağa boğarak geçip giden uçağın ardındaki beyaz dumana nasıl da benziyor sana varılan yol. Küçük bir rüzgar bile yetiyor izlerinin silinmesine. Kim bilir, seni bulmak için şu eski kıtamızın kaç yıkıntısını dolaştı şair Kavafis. Demek ki boşa sarf etmişiz bütün enerjimizi, onca merak boşuna. Uzak olan her neresiyse, burada durduğumuz yerdeymiş onun asıl otağı:
"Dedin, bir başka ülkeye bir başka denize gideceğim.
Bundan daha iyi bir başka kent bulunur elnet....."
"Bir gemi yok, bir yol yok sana
Değilmi ki hayatına kıydın burada, bu küçük köşede
Ona kıydın demektir bütün dünyada."
Ali Ayçil.