- Üyelik Tarihi
- 30 Ara 2007
- Mesajlar
- 8,908
- Aldığı Beğeniler
- 128
- Takım
- Fenerbahçe
Aglama Mevsimi..
Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; dolar ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir. Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da "Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme!" mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar.
Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa, gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler; dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle getirmek demektir...
Gönüldeki hüzün-keder, neş'e-sevinç, merhamet-şefkat.. gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da "mehâfetullah" ve "mehâbetullah" ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O'na yâr olanları. Diğer ağlamalar, insanın cismânî ve rûhânî tabiatının halitasından fışkırır gelir; cibillîdir, yaygındır, gayriiradîdir, dolayısıyla da sıradan sayılırlar...
Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk'ı bilmeye, her şeyde O'nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O'na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O'nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur.. ve devamı da, nazarların her şeyde O'nu okumasına, O'nu duymasına, O'nu talep etmesine, O'nu bilmesine ve O'nu söylemesine vâbestedir. Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve "Leylâ" der ağlar...
Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir; her zaman O'nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur; bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O'nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O'nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O'ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr'ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli'ne uyanma, O'nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O'nu dinleme ve O'ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışma demektir...
Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir rûhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telâş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.
Hazreti Yakub'un Yusuf ve Bünyamin'e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim bilir belki de, bu Yüce Nebi'nin ağlamaları onları gelecek adına medar-ı ümit görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı. Eğer böyleyse -ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz- bu kabil ağlamaların da hiçbir mahzuru olmasa gerek. Buna karşılık Yusuf'un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf onlara: "Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi affetsin."1 diyecekti. Onlar da "Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ - Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır."2 ile ona mukabelede bulunacaklardı.
Allah için ağlama, O'na karşı olan aşkın iniltileridir. İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur, aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur...
Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı durdu. Nuh Peygamber'in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı. Bu itibarla da O'na bir hüzün ve ağlama peygamberi demek yanlış olmasa gerek. O bir gün, "Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Sen'in kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Aziz Sen'sin, Hakîm Sen'sin."3 mealindeki âyetle "Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim benim izimce yürürse o bendendir. Kim de isyan ederse Sen Gafûr'sun, Rahîm'sin."4 mânâsına gelen beyanı tekrar edip sabaha kadar ağladı. Cibril, Allah'ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah'a ulaştırınca da Cenâb-ı Hak: "Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim." bişaretiyle O'nun gönlüne su serpip bu feryad u figânı durdurdu.
O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı. Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve sızlardı. Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder. O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir. Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini yükseltirler...
...alinti...
Bu derinlikte olmasa da, dost ve yakınların firkat ve vuslatları anında da gönüller heyecanla köpürür ve gözler yaşlarla dolar; dolar ama, ötede her ağlamanın kıymeti âh u efgân edenin duygu ve düşünce ufkuna göre değerlendirilir. Haşyet ve murâkabe duygusuyla içlerini döküp ağlayanlar, ya da "Dertliyim dersen belâ-yı dertten âh eyleme / Âh edip ağyarı âhından âgâh eyleme!" mülâhazalarıyla içinden yükselen köpük köpük heyecanları sinelerine gömüp yutkunanlar, Sevgili kapısının gözü sürmeli sadık bendeleridirler ve sırlarını bir namus bilir, onu kendi gözlerinden bile kıskanırlar.
Aksine, kalbden kopup gelmeyen tekellüflü ağlama görüntüleri ise göze cefa, gözyaşlarına saygısızlık ve insanları da birer aldatma vesilesidirler; dolayısıyla da böyle zorlamalı bir ağlama cehdi, sadece şeytanı sevindirir ki bu da cehennemleri söndürebilecek bir iksiri riyayla kirletip işe yaramaz hâle getirmek demektir...
Gönüldeki hüzün-keder, neş'e-sevinç, merhamet-şefkat.. gibi duyguların coşup bulutlaşması ve gözler yoluyla dışa vurmasıdır gözyaşları. Tasa-elem, aşk-iştiyak, emel-ümit, firak-visal; belki bütün bunlardan daha çok da "mehâfetullah" ve "mehâbetullah" ağlatır, hisleri hüşyar ve kalb ufkunda O'na yâr olanları. Diğer ağlamalar, insanın cismânî ve rûhânî tabiatının halitasından fışkırır gelir; cibillîdir, yaygındır, gayriiradîdir, dolayısıyla da sıradan sayılırlar...
Temeli iman ve mârifete dayanan, muhabbet ve aşk u şevkin tetiklediği ağlamalara gelince, bunlar, tamamen Hakk'ı bilmeye, her şeyde O'nu duymaya, miadı meçhul vuslat hülyalarıyla oturup kalkmaya ve O'na karşı mehâfet ve mehâbetle tir tir titreyip sürekli O'nun huzurunda saygıyla köpürüp durmaya bağlıdır. Sınırlıdır; çok az bahtiyara nasip olmuştur.. ve devamı da, nazarların her şeyde O'nu okumasına, O'nu duymasına, O'nu talep etmesine, O'nu bilmesine ve O'nu söylemesine vâbestedir. Bilen alâka duyar, ruhta alâka derinleştikçe sevgiye dönüşür ve zamanla bu sevgi, önü alınmaz bir aşk u iştiyaka inkılâp eder. Artık böyle biri bîkarardır, gezer çölden çöle ve "Leylâ" der ağlar...
Kendi uzaklığını aşmak için sürekli gerilim içindedir; her zaman O'nu söyleyen izlere, emarelere yüz sürer durur; bazen kâinat kitabıyla hasbıhâl eder; bazen eşya ve hâdiseleri O'nun mesajları gibi okur, koklar, gözlerine sürer.. bazen O'nun beyanı karşısında rikkate gelir, gözyaşlarıyla soluklanır.. bazen de O'ndan söz eden dellâllara takılır kalır ve hep derin bir aşk u alâka ile nefes alır-verir. Bu, sanatta Sanatkâr'ı duyup sezme, karşılaştığı güzelliklerde Güzeller Güzeli'ne uyanma, O'nu çağrıştıran her şeye kulak verip saygıyla O'nu dinleme ve O'ndan ötürü her nesneye derin bir alâka ve sevgi duyarak hayatını bir aşk u muhabbet dantelâsı gibi örgülemeye çalışma demektir...
Musibet ve belâlar karşısında, rızasızlığa ve itiraza benzeyen ağlamalar haram; yarınlar endişesiyle kıvranıp âh u vah etmek bir rûhî maraz, fevt ettiği şeyler karşısında sızlanıp durmak da boş bir telâş olduğu gibi gözyaşları adına da bir israftır.
Hazreti Yakub'un Yusuf ve Bünyamin'e ağlaması, babalık hissi ve şefkattendi; kim bilir belki de, bu Yüce Nebi'nin ağlamaları onları gelecek adına medar-ı ümit görmesi veya Allah nezdindeki konumları açısındandı. Eğer böyleyse -ki biz öyle olduğunu düşünüyoruz- bu kabil ağlamaların da hiçbir mahzuru olmasa gerek. Buna karşılık Yusuf'un kardeşlerinin, babalarının yanında ağlama numarası yapmaları ise, fiilî bir yalan ve bir aldatmaydı ki, günü geldiğinde Yusuf onlara: "Bugün sizi kınayacak değilim; ben hakkımı helâl ettim; Allah da sizi affetsin."1 diyecekti. Onlar da "Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ - Yemin olsun ki Allah seni bize üstün kılmıştır."2 ile ona mukabelede bulunacaklardı.
Allah için ağlama, O'na karşı olan aşkın iniltileridir. İçinde hararet olanın gözünde de yaş olur, aksine gözleri çöller gibi kupkuru kimselerin içlerinde de hayat yoktur...
Hüzün ve gözyaşı, enbiyanın en önemli vasfıdır; Âdem Nebi ömür boyu sızlandı durdu. Nuh Peygamber'in ağlamaları ise âdeta bir feryad u figân tufanıydı. İnsanlığın İftihar Tablosu, hep duygularının şiirini gözyaşlarıyla solukladı. Bu itibarla da O'na bir hüzün ve ağlama peygamberi demek yanlış olmasa gerek. O bir gün, "Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar Sen'in kullarındır; şayet mağfiret buyurursan hiç kuşkusuz Aziz Sen'sin, Hakîm Sen'sin."3 mealindeki âyetle "Rabbim! O putlar insanlardan çoğunu baştan çıkardı; bundan böyle kim benim izimce yürürse o bendendir. Kim de isyan ederse Sen Gafûr'sun, Rahîm'sin."4 mânâsına gelen beyanı tekrar edip sabaha kadar ağladı. Cibril, Allah'ın emriyle bu ağlamanın sebebini Allah'a ulaştırınca da Cenâb-ı Hak: "Ümmetin hakkında seni mahzun etmeyeceğim." bişaretiyle O'nun gönlüne su serpip bu feryad u figânı durdurdu.
O hep hüzün ve tefekkürle oturur kalkar ve çok defa düşünür sonra da ağlardı. Yer yer bişaret alıp sevindiği olsa da, her zaman bir bülbül gibi içini döker ve sızlardı. Bülbül güle konduğu zaman bile çığlık çığlık feryat eder. O, âdeta âh u zâr için yaratılmış gibidir. Kargaların öyle bir derdi yoktur; saksağanlarsa sadece yem başında seslerini yükseltirler...
...alinti...