- Üyelik Tarihi
- 6 Tem 2011
- Mesajlar
- 154
- Aldığı Beğeniler
- 0
AĞUSTOS BÖCEĞİ İLE KARINCA
Soğuk bir kıştan sonra havalar ısınır, tabiat canlanır. Ağaçlar çiçek açar. Hayvanlar yuvalarından yeryüzüne çıkar. İlkbaharda her taraf yemyeşil olur. Dağlar, bağlar, ovalar yeniden hayat bulur. Bahar geçer, yaz gelir, artık yağmurlar durur. Güneş gülmeye başlar, rüzgarlar kesilir. Kırda, dağda her yerde ve herkeste bir hareket başlar. Hayatın içi dolar, bereket artar. Canlılar erken kalkar, koşuştururlar sağa sola. Durmadan çalışırlar, hep yiyecek ararlar. Hepsinde bir telaş, gece gündüz çalışır, durmadan yiyecek peşinden koşarlar. Kuşlar, böcekler her yeri yoklar. Arılar; bal yapmak için dağ bayır aşar, çiçekleri dolaşır yiyecek toplar. Ya karıncalar! Onlar durur mu, hep koşuştururlar, disiplinli bir biçimde. Hızlı hızlı çalışırlar, sıcağa aldırmadan, gece gündüz demeden hazırlık yaparlar.
Yalnız Ağustos böceği hiç hazırlık yapmaz. Aylar geçer, yiyecek toplamaz. Onun işi gücü ötmektir. Gelecek umurunda olmaz. Sorsanız “ne bu hal ne bu neşe, sen hiç yorulmaz mısın, yiyecek toplamadın, yoksa hazırlandın mı kışa?” Kendini, ormanda kurulmuş orkestranın şefi kabul eder. Dostlarının olduğunu, çalışmaya gerek duymadığını söyler. Yazın geçtiği umurunda olmaz. Kocaman bir kışa gireceğini düşünmez.
Ötüşüyle ormandaki hayvanların orkestra şefliğini yapar adeta. Havalar soğumaya başlar, kış gelir. Lapa lapa kar yağmaya başlar. Yer yüzü kardan örtüye bürünür. Ağustos böceğinin yiyeceği yoktur. Başını dışarı çıkarır. Her şeyin beyaz kefene büründüğünü görür. Aklına en yakın arkadaşı Karınca gelir. Gider, ona karnının acıktığını söyler. Karıncanın ambarında yiyecek çoktur. Karıncaya, paylaşmayı teklif eder. Karınca, “olmaz bu, ancak bize yeter” der. “Sen yaz boyunca ne yaptın?” “Yaz boyunca şarkı söyledim, oynadım, oynattım.” “Öyleyse şimdi de kapıdan uzanacak bir eli bekle.” “Sen şarkı söylüyordun, biz yiyecek taşırken bakıp da bize gülüyordun. Şimdi artık kış geldi. Gülme sırası bizde. Tembellik etmeseydin aç kalmazdın. Sen senden öncekilerden de ibret almadın. Ne söylesen derdine derman olamam ben.”
Her insanın bir gençliği, bir baharı, bir de kışı vardır. Baharında heva ve hevesi onu lüzumsuz işler peşinde koşturabilir. Çalar, oynar, gençliğini aynalara bakmakla geçirebilir. Akıl sahibi olduğundan gençliğin ve güzelliğin geçici olduğunu anlar ve yaptığı yanlışları bırakır. Yaz dönemi olan orta yaşta iken ihtiyarlığı için hazırlık yapar. İhtiyarlık başına çöktüğünde muhannet (namert)’e muhtaç olmaz.
Her insan hayatı boyunca bir iş tutmak, para kazanmak ve kendi geçimini sağlamak zorundadır. Belli bir yaş düzeyine gelen kimsenin, bir başkası üzerinde asalak olarak yaşama hakkı yoktur. Şahsi kusurları yüzünden bunu başaramayanlar başkaları tarafından horlanır ve aşağılanır. Mehmet Akif Ersoy; Safahat’ında, Seyfi Baba hikayesinde şöyle anlatır:
“- Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın? Nezle oldum sanırım, çünkü bu kış pek salgın./- Mehmet ağanın evi akmış. Onu aktarmak için dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün./ Ne işin var kiremitlerde a sersem! Desene!/ İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene./Hadi aktarmayayım… Kim getirir ekmeğimi?/Oturup kör gibi, namerde el açmak iyi mi?/Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası;/Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!”
Gençliğinde çalıp oynayan, ihtiyarlığında kapıya bakar! Her iş gelecek düşünülerek ve ölçülü yapılmalı! Allah, insanı hayvanlarla da eğitir. Aklın gücü çok şeye yeter. Aklı keşfetmeye çalışmalıyız!... 05. 07. 2011
Durmuş Göktekin
Soğuk bir kıştan sonra havalar ısınır, tabiat canlanır. Ağaçlar çiçek açar. Hayvanlar yuvalarından yeryüzüne çıkar. İlkbaharda her taraf yemyeşil olur. Dağlar, bağlar, ovalar yeniden hayat bulur. Bahar geçer, yaz gelir, artık yağmurlar durur. Güneş gülmeye başlar, rüzgarlar kesilir. Kırda, dağda her yerde ve herkeste bir hareket başlar. Hayatın içi dolar, bereket artar. Canlılar erken kalkar, koşuştururlar sağa sola. Durmadan çalışırlar, hep yiyecek ararlar. Hepsinde bir telaş, gece gündüz çalışır, durmadan yiyecek peşinden koşarlar. Kuşlar, böcekler her yeri yoklar. Arılar; bal yapmak için dağ bayır aşar, çiçekleri dolaşır yiyecek toplar. Ya karıncalar! Onlar durur mu, hep koşuştururlar, disiplinli bir biçimde. Hızlı hızlı çalışırlar, sıcağa aldırmadan, gece gündüz demeden hazırlık yaparlar.
Yalnız Ağustos böceği hiç hazırlık yapmaz. Aylar geçer, yiyecek toplamaz. Onun işi gücü ötmektir. Gelecek umurunda olmaz. Sorsanız “ne bu hal ne bu neşe, sen hiç yorulmaz mısın, yiyecek toplamadın, yoksa hazırlandın mı kışa?” Kendini, ormanda kurulmuş orkestranın şefi kabul eder. Dostlarının olduğunu, çalışmaya gerek duymadığını söyler. Yazın geçtiği umurunda olmaz. Kocaman bir kışa gireceğini düşünmez.
Ötüşüyle ormandaki hayvanların orkestra şefliğini yapar adeta. Havalar soğumaya başlar, kış gelir. Lapa lapa kar yağmaya başlar. Yer yüzü kardan örtüye bürünür. Ağustos böceğinin yiyeceği yoktur. Başını dışarı çıkarır. Her şeyin beyaz kefene büründüğünü görür. Aklına en yakın arkadaşı Karınca gelir. Gider, ona karnının acıktığını söyler. Karıncanın ambarında yiyecek çoktur. Karıncaya, paylaşmayı teklif eder. Karınca, “olmaz bu, ancak bize yeter” der. “Sen yaz boyunca ne yaptın?” “Yaz boyunca şarkı söyledim, oynadım, oynattım.” “Öyleyse şimdi de kapıdan uzanacak bir eli bekle.” “Sen şarkı söylüyordun, biz yiyecek taşırken bakıp da bize gülüyordun. Şimdi artık kış geldi. Gülme sırası bizde. Tembellik etmeseydin aç kalmazdın. Sen senden öncekilerden de ibret almadın. Ne söylesen derdine derman olamam ben.”
Her insanın bir gençliği, bir baharı, bir de kışı vardır. Baharında heva ve hevesi onu lüzumsuz işler peşinde koşturabilir. Çalar, oynar, gençliğini aynalara bakmakla geçirebilir. Akıl sahibi olduğundan gençliğin ve güzelliğin geçici olduğunu anlar ve yaptığı yanlışları bırakır. Yaz dönemi olan orta yaşta iken ihtiyarlığı için hazırlık yapar. İhtiyarlık başına çöktüğünde muhannet (namert)’e muhtaç olmaz.
Her insan hayatı boyunca bir iş tutmak, para kazanmak ve kendi geçimini sağlamak zorundadır. Belli bir yaş düzeyine gelen kimsenin, bir başkası üzerinde asalak olarak yaşama hakkı yoktur. Şahsi kusurları yüzünden bunu başaramayanlar başkaları tarafından horlanır ve aşağılanır. Mehmet Akif Ersoy; Safahat’ında, Seyfi Baba hikayesinde şöyle anlatır:
“- Şimdi anlat bakalım, neydi senin hastalığın? Nezle oldum sanırım, çünkü bu kış pek salgın./- Mehmet ağanın evi akmış. Onu aktarmak için dama çıktım, soğuk aldım, oluyor on beş gün./ Ne işin var kiremitlerde a sersem! Desene!/ İhtiyarlık mı nedir, şaşkınım oğlum bu sene./Hadi aktarmayayım… Kim getirir ekmeğimi?/Oturup kör gibi, namerde el açmak iyi mi?/Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası;/Dostunun yüz karası; düşmanının maskarası!”
Gençliğinde çalıp oynayan, ihtiyarlığında kapıya bakar! Her iş gelecek düşünülerek ve ölçülü yapılmalı! Allah, insanı hayvanlarla da eğitir. Aklın gücü çok şeye yeter. Aklı keşfetmeye çalışmalıyız!... 05. 07. 2011
Durmuş Göktekin