- Üyelik Tarihi
- 12 Eyl 2005
- Mesajlar
- 387
- Aldığı Beğeniler
- 0
Cami ışıklarına bakan çocuk...
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle
dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin
çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların
yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde
büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir
misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi
olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih
namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de
göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim
biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem
melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında
hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış
salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan
o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve
gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası
olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için,
beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum
zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla
anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda,
sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine
benzemiyordu.
O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim
çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.
Biz dede-torun değildik.
Beni sevmiyordu.
Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana
acılar çektirecekti.
Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar
düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak
istiyordu.
Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk
yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana
yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım
‘yakınımı’ benden koparmıştı.
Sonra büyüdüm.
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım,
dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu
bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya
tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben
yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de
inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı
doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana
yardımcı olmuyordu.
Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla
birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir
‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.
Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim
gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.
Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir
adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı,
sonra ‘inancı’ bulmuştu.
Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’
diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için
uğraşırdı.
Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.
Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi,
beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak
çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.
O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.
Dindarları sevdim.
İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.
Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını,
huzuru hatırlatıyorlardı.
Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı,
muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir
gösterişe döndürmüyorlardı.
Onlara saygı göstermeyi öğrendim.
Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.
Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç
unutmadım.
Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’
ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve
toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.
Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına
takanlar arasındaki farkı gördüm.
İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi
karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde,
yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin
çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.
Dindar olmadım, inançlı olmadım.
Hálá da değilim.
Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.
Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.
Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.
Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum,
annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’
emanet ediyorum.
Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra
sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona
sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.
Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı
‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına
yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun
adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını
sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama
sokmuyorum.
Tanrı’dan bir beklentim yok.
Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan
kaynaklanmadığını o biliyor.
Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat
gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.
Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük
düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden
önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir
tanrı.
Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni
affedeceğini sanıyorum.
Affetmezse de gücenmeyeceğim.
Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu
hiç unutmadım.
Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.
O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.
Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.
Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin
çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu
anlatmayı hep deneyeceğim.
Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.
[BLINK]BÜTÜN İÇTENLİĞİYLE KENDİNİ ANLATAN BU YAZARA ALLAH HİDAYET VERSİN DİLİYORUM..[/BLINK]
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle
dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin
çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların
yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde
büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir
misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi
olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih
namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de
göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim
biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem
melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında
hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış
salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan
o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve
gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası
olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için,
beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum
zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla
anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda,
sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine
benzemiyordu.
O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim
çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.
Biz dede-torun değildik.
Beni sevmiyordu.
Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana
acılar çektirecekti.
Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar
düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak
istiyordu.
Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.
Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.
Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk
yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana
yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım
‘yakınımı’ benden koparmıştı.
Sonra büyüdüm.
İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.
O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım,
dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu
bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya
tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben
yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de
inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı
doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana
yardımcı olmuyordu.
Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla
birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir
‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.
Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim
gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.
Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir
adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı,
sonra ‘inancı’ bulmuştu.
Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’
diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için
uğraşırdı.
Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.
Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi,
beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak
çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.
O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.
Dindarları sevdim.
İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.
Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını,
huzuru hatırlatıyorlardı.
Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı,
muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir
gösterişe döndürmüyorlardı.
Onlara saygı göstermeyi öğrendim.
Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.
Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç
unutmadım.
Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’
ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve
toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.
Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına
takanlar arasındaki farkı gördüm.
İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi
karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde,
yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin
çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.
Dindar olmadım, inançlı olmadım.
Hálá da değilim.
Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.
Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.
Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.
Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum,
annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’
emanet ediyorum.
Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra
sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona
sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.
Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı
‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına
yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun
adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını
sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama
sokmuyorum.
Tanrı’dan bir beklentim yok.
Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan
kaynaklanmadığını o biliyor.
Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat
gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.
Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük
düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden
önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir
tanrı.
Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni
affedeceğini sanıyorum.
Affetmezse de gücenmeyeceğim.
Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu
hiç unutmadım.
Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.
O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.
Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.
Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin
çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu
anlatmayı hep deneyeceğim.
Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.
[BLINK]BÜTÜN İÇTENLİĞİYLE KENDİNİ ANLATAN BU YAZARA ALLAH HİDAYET VERSİN DİLİYORUM..[/BLINK]