Bir eşin en önemli meselesi, hayat arkadaşını nasıl daha çok mutlu edeceğini düşünmektir. Çünkü, mutluluk sunuldukça çoğalır, bereketlenir, artar. Mutluluğu ilk veren, daha çok alır. Aile fertleri, birbirini mutlu etmeye uğraşırken, mutluluğu yakalar. Zira, verilen mutluluk, daha fazlasıyla verene döner. Bu yüzden eşler, almayı değil, hep vermeyi düşünürler. İşte bu düşünce sebebiyle, evlilik insanı fedakârlığa alıştırır, verici yapar. Verirken almaya alıştırır. Evlilik, daima en az iki kişilik düşünmektir. Eş sinesi, sevinçleri paylaşıp çoğaltmak için koşulacak bir mutluluk adasıdır. Güçsüz anda güç kaynağı ve hastalıkta ilaçtır. Seven bir eşin yüreği, mutluluğun bütünüyle yaşayacağı tek alandır. Bu gönül zenginliğini hakkıyla yaşayan dostlarımdan biri, çok sevdiği eşini, birkaç günlüğüne, arkadaşlarıyla yapacağı bir geziye göndermiyordu. Sebebini sorduğumda, seven yüreğini şöyle konuşturmuştu: Eşim bir yere gittiğinde, evimizin havasını ve ışığını da birlikte alıp götürüyor. Ben de, ürküntü veren bir karanlıkta yapayalnız, havasız ve nefessiz kalıyorum. Bu ne derin sevgiydi. Aslında, nikâhın en büyük kerameti, işte bu sevgidir. Bu sevgi, dünyanın en tatlı ve lezzetli şekeridir. Bu şekerden şeker olan sevgiyi tadanlara, nikâh şekeri gerekmez. Çünkü onlar, tadı hiç geçmeyecek bir manevi şekeri tatmışlardır. Tadı hiç geçmeyen ve tam tersine gittikçe çoğalan bu lezzet, yakınlarını ve çevresindeki dostlarını da etkiler. Çünkü, mutluluk güneş ışığı gibidir. İnsan seçmeden herkese ısı ve ışık verir.