Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
ÂLİMLERİN ZAAFLARI (1)


Mâlumdur ki nefs-i emmâre Allaha kulluk yolunda çok sinsî ve âdî bir düşmandır. Allahın merhamet ve muhâfaza ettiği has kulları müstesnâ, herkesi kandırabilecek yaratılıştadır. Onun her yaşta ve vasıfta olan insanlara göre çeşit çeşit hile ve desîseleri vardır. Âlimler de nefsin tuzaklarına düşmekten emin değildir.

Huccetül-İslâm İmâm Gazâli hazretleri El-Keşfü vet-Tebyîn fi Gururil-Halkı Ecmaîn isimli risalesinde, insanların nefislerine nasıl aldandıklarını anlatırken ilim ehline de bir bölüm ayırmış ve âlimlerin aldanışlarından misaller vermiştir. Hulâsa ederek arzedelim.

Âlimlerin Aldanışları:

a) Bazı âlimler şerî (dîni) ve aklî ilimleri güzelce öğrenip inceler ve hayatlarını o ilimlerle geçirirler. Ancak âzâlarını günahlardan muhâfaza edip, ibâdet ve tâata yönelmeyi ihmal ederler. İlimleri ile mağrur olup, bu ilimleri sebebiyle Allah katında çok yüce makamlara sahip olduklarını, kendilerini kurtardıkları gibi başkalarına da şefâatçi olacaklarını düşünürler.

Halbuki Allâh-ü Teâlâ Kurân-ı Kerîminde meâlen: Nefsini tezkiye eden kurtuldu. (Sûre-i Şems 9-10), buyurmuştur. Yoksa tezkiye etmeyi bilen ve bunu insanlara öğretenbuyurmamıştır.

b) Bazı âlimler, zâhirî ilim ve ameli güzelce tahsil ve ifâ ederler. Zâhirî mâsiyetleri de terk ederler. Ancak kalplerinden gâfil olurlar. Kibir, riyâ, hased, makam ve yücelik sevgisi, ortaklarına ve arkadaşlarına kötülük yapma ve meşhur olma arzusu gibi sıfatları kalblerinden söküp atmazlar.

Mevlâmız Kurân-ı Kerîminde meâlen: O gün ki, ne mal fayda verir, ne oğullar!Ancak Allaha selîm bir kalp ile varan başka!(Sûre-i Şuarâ, 89)

Peygamberimiz (s.a.v.)de hadîs-i şerîflerinde:

Hased, ateşin odunu yaktığı gibi iyilikleri yakıp yok eder. (Gazâli, İhya 3/232)

Mal ve şeref sevgisi suyun bitkileri yeşerttiği gibi kalpte nifak yeşertir., (Gazâli, İhya 3/345)

Sizin üzerinize gelmesinden korktuğum şeylerin en korkunç olanı, küçük şirktir. Ashab:Yâ Rasûlallah! Küçük şirk nedir?, dediler. Rasûlüllah (s.a.v.): Riyâkârlıktır., buyurdu. (et-Tergib vet-Terhib 1/69)

Bu kimseler kalplerine dikkat etmeyip sadece dışlarını düzeltmeye ve bu kötü huyların tezâhürlerini izâle (görünür kısımlarını düzeltmeye) etmeye çalışırlar. Halbuki bu kötülükler kalpten sökülüp atılmadıkça ne kadar gizlense de mutlaka açığa çıkarlar.
(Devamı yarın)
 

peri

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
1 Ara 2005
Mesajlar
950
Aldığı Beğeniler
5
Nefsini terbiye ve tezkiye ederek Cenab-ı Hakkın rızasını kazanmayı hayat gayesi edinen tasavvuf erbabı pek çok tuzakla karşı karşıyadır. Bu tuzakların bazıları manevi hazlarla örülü olduğundan son derece gizlidir, sağlam bilgi ve rehbere sadakatle aşılabilir.

Tasavvuf yolunda bazen sermaye bazen de hediye olarak verilen kimi haller, dinin ölçüleri göz ardı edildiğinde ne yazık ki birer tuzağa dönüşebilmektedir.

Aşağıda tasavvuf ehlinin hep gündeminde olan dört temel kavramın bu açıdan kısa değerlendirmesini bulacaksınız.


Muhabbet

Tasavvuf yolunda seyr ü sülûk eden bir sofinin muhabbeti elde etmesi çok lüzumludur. Çünkü muhabbet sayesinde günah işlemeye meyli kalmaz, İslâmın emirleri kendisine ağır gelmez. Allaha kulluk etmek gayet kolay ve tatlı olur. Ayrıca ibadetlerini gafletsiz bir şekilde huşuyla yapmaya muvaffak olur. Böylece varacağı hedefe ulaşması kolaylaşır.

Muhabbeti elde etmenin birinci yolu ve şartı İslâmın zahirî amellerine sarılmaktır. Sonra tasavvuf erbabı olanlar için mürşidi sık sık ziyaret etmek, her fırsatta onun sohbetini yapmak, rabıta ve virdini aksatmamaktır.

Mürşide muhabbet etmek giderek onun gibi olmaya sebep olur. Ondan akseden nurlarla temizlenir. Allah ve Rasulünün sevgisi artar. Zevk ve muhabbetle onların emirlerine sarılmak mümkün hale gelir. Hatta kişi öyle bir noktaya ulaşır ki, dünya ve ahiretin bütün zevkleri birleşse, Allah muhabbetinin yanında hiç hükmünde kalır.

İslâmın zahirî ve bâtınî emirlerine muhalefet olursa sadık müritte derhal muhabbet kesilir. Özellikle de tasavvuf adabına muhalefet ve din kardeşine buğz, kibir, haset gibi hastalıklar muhabbeti ortadan kaldırır. Bu aslında mürşidin ona himmet ve lütfudur. Durumunu anlayıp kendisine çeki düzen vermesine sebebiyet verir. Zaten dinin kaidelerine ve meşrebine aykırı hallerinin tesirini virdinde, zikrinde ve kalbinde hisseder.

Fakat zahirî ve bâtınî adapsızlıklar yapan müridin cezbe, rüya, ilham ve keramete benzer hallerinde bir değişiklik olmuyorsa, işte o zaman tehlike başlamıştır. Çünkü bu onun için bir sınama yahut dine muhalif hareketlerinden dolayı hüsranını artırmak için mekr-i ilâhî olabilir.

Cam parçalarını elmas zanneden bu gibi kimseler, hallerini mürşitlerine arz etmekten de çekinirler. Arz ettikleri zaman oyalanıp durdukları zevk ve hallerinin gitmesinden korkarlar. Ayrıca bunlar cezbe, rüya, ilham gibi hallerinden dolayı kendilerini başkalarından üstün görürler. Hatta böyle halleri olmayanlara, kabukla oyalanıp duran, öze inememiş zavallılar olarak bakarlar. Gösteriş maksadıyla hoplayıp zıplayarak cezbe taklidi yaparlar. Kendi aralarında din ve tasavvufla alakası olmayan marifetle ilgili sohbetlerden dem vururlar. Huzurlarına ilim sahibi biri girse neşeleri kaçıp susar ve meclisi terk ederler. Sonuçta nefs ve şeytanın oyuncağı haline geldiğini bile anlayamadan helâk olup giderler.

Rüya

Ayakların kaymasına sebep olan hallerden biri de tasavvuf erbabında sıkça rastlanan rüya ve keşif gibi hallerdir. Yolun başında ve ortasında olan sofilerin rüya ve keşiflerinde ciddi tehlikeler vardır.

Aslında rüya, ayet ve hadislerle sabit, tecrübelerle teyit edilmiş bir vakıa olarak prensipte haktır. Kuran-ı Kerimde Hz. İbrahim, Hz. Yusuf, Mısır meliki ve Hz. Rasulullah s.a.v.in gördüğü rüyalardan bahsedilmiştir. Efendimiz s.a.v. Müminin rüyası, peygamberliğin kırk altı cüzünden bir cüzdür. (Buharî, Müslim) buyurmaktadır.

Dolayısıyla dine uygun bazı hakikatler rüya vasıtasıyla insana beyan olunabilir. Dinin kaidelerine uygun rüyalarla amel eden kimse de Allah indinde mesul olmaz. Fakat böyle salih rüyalar gayet az olup, şeytanın ve hayalin karışmadığı rüya pek nadirdir. Ayrıca rüyaları doğru yorumlama ehliyetine sahip zevat da çok azdır. O yüzden Nakşibendîlikte rüyalara pek kıymet verilmemiştir.

İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin buyurduğu üzere, şeytanın aldatmasından ancak Allah Tealânın koruduğu, yolun sonuna varmış, seçkin kimseler kurtulabilir. Şeytan onları aldatamaz. Buna rağmen onlar şeytanın aldatmasından korkmuş, titremişlerdir. Yolun başında ve ortasında olanlar ise korunmuş değillerdir. Şeytan her zaman bunları aldatabilir.

Rüyaların bir bölümü de, susuz bir kimsenin kendini pınarlardan su içerken, denizlerde yüzerken görmesi gibi, biyolojik ve psikolojik ihtiyaçtan kaynaklanan şeylerdir. Bazıları da hayale yerleşen şekil ve suretlerin görüntüsüdür. Bir kimse kendisini rüyada vali gibi görebilir, fakat gerçekte vali değildir. Veya meftun olduğu birisi iyice hayaline yerleşir ve sonra onu rüyasında görür. Bu rüya doğru olmadığı gibi, şeytanın karışmasıyla da değildir.

Rüyasında Hz. Peygamber s.a.v.i veya gavs, kutup gibi büyük velileri gördüğünü ve onlardan bazı şeyler öğrendiğini söyleyen bir hayli insan vardır. Bunları dahi din ve tasavvuf mizanına vurmadan kabul etmek son derece mahzurludur. Zira bu tür rüyalara da şeytan bir şekilde karışabilmektedir. Gerçi peygamberlerin ve gavsların hakiki suretine şeytan giremez. Fakat Muhyiddin ibn-i Arabî Hazretleri, şeytanın başka suretlerde onlar gibi görünebileceğini ifade etmektedir.

Peygamberlerin hakiki suretlerini bu devirde gözüyle gören yoktur. Yolun sonundaki velilerin gerçek suretlerini rüyada ayırt edebilmek ise son derece zordur. Hem şeytanın onların adıyla hiçbir suretle görünemeyeceğini kabul etsek bile, yine de şeytan kendi söz ve işaretlerini o mübareklerin ses ve işaretlerine karıştırabilmektedir.

Ayrıca, rüya doğru olsa bile, çoğunlukla yorumlanmadan bir şey anlaşılmaz. Rüya yormak ise herkesin işi değildir. En doğru tabiri kâmil veliler yaparlar. Bu mertebenin altında olanlar, kalplerine gelen ilhamla tabir ederler. Ehil alimler ise, görülenleri ilişkilendirerek yorum yaparlar. Fakat tabir ilmini bilmeden sadece tahminle rüyayı doğru yorumlayabilmek mümkün değildir.

Rüyada başka mürşidlerden feyz geldiğini gören mürit, onları da kendi mürşidinden bilmelidir. Zira her velinin kabiliyetleri farklı olduğu gibi, bu kabiliyetlere bağlı olan feyzleri de farklıdır. Müridin ihtiyacı olan feyzle herhangi bir velinin feyzi arasında bir paralellik varsa, rüya ve keşiflerde mürşidin lâtifesi o zat şeklinde görünebilir. Tabir ilmini bilmeyen mürid, mürşidinin lâtifesini başka bir zat zannederek feyzin ondan geldiğini sanır ve muhabbeti kayar. Bu da büyük bir yanılma ve kaymadır.

O yüzden sadık bir mürid, mürşidi varken binlerce rüyaya önem vermez, hakikat varken hayalle uğraşmaz. Şayet önemli bir rüya gördüğünü düşünüyorsa bunu muhakkak mürşidine arz eder. Aksi halde ayağı hak yoldan kayar. Nitekim tasavvuf ehlinin bir kısmı sırf bu yüzden kayıp gitmiştir.

Keşif ve keramet

Nefs, şeytan ve içinde yaşadığımız maddi alemden kalbe akan tesirler, kir ve paslar kalbin gayb alemini görmesine engel olan bir perde (hicap) oluşturur. Zikir ve tasfiye yoluyla bu perde kalkınca, Cenab-ı Hak dilerse gayb ayan-beyan olarak görünür. İşte bu perdenin kalkmasına, yani kalp gözünün açılmasına keşif denir.

Doğma, işitme veya hitap şeklinde kalbe gelen bilgilere de ilham adı verilir. Keşif ve ilham, Allah Tealânın takva sahibi müminlere bir ikramıdır. Zira İslâmın bildirdiği hakikatleri keşfetmekle velinin kalbinde şuhut ve yakîn meydana gelir. Bir nevi görerek, yaşayarak hakiki ve kuvvetli bir imana sahip olur.

Böylece Allahın emirlerini severek, can u gönülden ve iştiyakla yerine getirir. Yasaklarından şiddetle kaçınır. Haram ve günahlar kendisine gayet iğrenç gelir. Başkalarına çalışıp öğrenmekle hasıl olan ilimler bunlara keşif yoluyla hasıl olur. İnanç esaslarına dair kısa ve toplu bilgileri geniş bir şekilde müşahede edip, manasını idrak ederler. Akıl ve düşünceyle bulunan manaları da kalple anlarlar.

Keşif ve ilhama dayalı bilgilerin bir kıymet ifade edebilmesi için Kuran ve Sünnete tamamen uygun olması gerekir. Aksi halde bu bilgiler, beş para değeri olmayan istidraça (gayrimüslim veya günahkârlarda görülen olağanüstü hallere) dönüşür. Halbuki, evliya dahil, bilgisini şeytanın karıştırmadığı kimse yoktur. Kaldı ki acemi taliplere çok daha fazla karışabileceği ortadadır.

Bir hikmete binaen yolun başında veya ortasında kalp gözü açılan taliplerin keşiflerine itibar etmeleri tehlikelidir. Çünkü şeytan bunlarla gayet rahat oynayabilir. Gördükleri şeylerin gerçek hayattaki olaylara uygun çıkması onları büsbütün yanıltıp tuzağa düşürür. Boş ve faydasız işlere yöneltir. İnsanların düşüncelerini, iyi ve kötü hallerini keşfetme hevesini uyandırır. Şeytan bu arada boş durmaz, bir tane doğruya on tane yalan karıştırır. Keşif erbabı bu adamlara suizan eder. Hatta daha da ileri giderek kalp gözüyle insanların mahrem hallerini araştırabilir. Böylece keşif istidraca dönüşebilir. İnsanlarla ilgili keşfi doğru olsa bile, yine de tehlike vardır. Zira kalp yeteri kadar genişlemeden başkalarının kendi hakkındaki menfi düşüncelerini keşfeden bir kimse buna tahammül edemez. Suizandan ve insanlara dil uzatmaktan kurtulamaz.
 

Rumeysa

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
17 Eki 2005
Mesajlar
3,942
Aldığı Beğeniler
2,483
Konum
İstanbul
Takım
Galatasaray
Bu kimseler kalplerine dikkat etmeyip sadece dışlarını düzeltmeye ve bu kötü huyların tezâhürlerini izâle (görünür kısımlarını düzeltmeye) etmeye çalışırlar. Halbuki bu kötülükler kalpten sökülüp atılmadıkça ne kadar gizlense de mutlaka açığa çıkarlar.

[BLINK]Kalp Nazar Gahı İlah-i dir...[/BLINK]
 

mabed

Bir_Katre
 
Üyelik Tarihi
24 Eki 2005
Mesajlar
2,864
Aldığı Beğeniler
20
Hased, ateşin odunu yaktığı gibi iyilikleri yakıp yok eder.
Keşke bunu hayatımızın her saatinde düşünüp ona göre hareket etsek.
öle olsaydı insanlar birbirlerine daha samimi ve riyasız olurdu
çok güzel bir konuydu RABBİM razı olsun...
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
ÂLİMLERİN ZAAFLARI (2)


c) Bazı âlimler ise bu kötü huyların kötülüğünü ve bunlardan temizlenmenin lüzûmunu kabul eder. Ancak kendisindeki halin bu kötü huyların eseri olduğunu kabul etmez. Kendini o kadar beğenmiştir ki, kendisinde kibir gibi görünen şey güyâ dînin ve ilmin izzet ve şerefini korumak için gösterdiği gayret-i dîniyyedir. Sözlerini kabul etmeyen veya kendini tenkid eden birini duyduğu zaman ona düşman kesilir de bunu hakkı savunmak ve bâtıla karşı koymak olarak düşünür. Halbuki, akranından başkaları kendi yanında kötülenince hiç kızmaz, ses çıkarmaz. Dışından kızmış görünse bile için için sevinir. Îcâbetmediği halde şöhret için ilmini izhâr eder, fakat bunu insanların faydalanması için yaptığını söyler. Halbuki yanında başka bir akranı övülse bundan rahatsız olur. Bu tür âlimler nüfûz sahibi kimselere yağcılık yaparlar da bunu müslümanların faydalanması ve zarar görmemesi için yaptıklarını söylerler. Halbuki o kimselerin yanında başka bir âlimi görseler rahatsız olurlar. Makam ve mal sâhibi kimselerin verdiği malları almakta mahzur görmezler. Kendilerinin dinde imam olduklarını, aslında bundan daha fazlasına lâyık olduklarını, çünkü her şeylerinin, dînin kıyâmı (ayakta durması) için olduğunu düşünürler.

d) Bazı âlimler, ilimlerini güzelce tahsîl ederler, âzâlarını günahlardan temizleyip itaatla süslerler. Görünen günahlardan sakındıkları gibi nefsin, rezîl sıfatlarından kurtulmak için mücâdele ve mücâhede ederler. Kalplerinden kötü huyları büyük ölçüde söküp atarlar. Ancak kalanlara ehemmiyet vermeyip kendilerinin selâmete ulaştığını düşünürler de nefislerinden emîn olarak gaflete düşerler. Bu gafleti fırsat bilen kötü ahlâkın kalan kısmı derinde kalan ayrık kökleri gibi bir müddet sonra otaya çıkar. Kötü huylar başgösterir.

Bu kimselerin hatâlarını görmeleri ve düzeltilmeleri çok zordur. Çünkü bunlar kendilerini iyi ve üstün görmeye alışmışlardır. İnsanları beğenmezler ve onların arasına karışmazlar. Îkâz edilecek olsalar çok zorlarına gider ve kabul etmezler.

e) Bazı âlimler ilimlerden mühim olanları terkedip sadece, idârî meseleler, münâkaşa mevzûları ve dünyevî muâmeleler gibi menfaate yakın (nefsin hoşlandığı) mevzûlarla alâkadar olup kendilerini dinde fakîh (din alimi)olarak tanıtmaya çalışırlar.

f) Bazı âlimler tasavvuf ilimleri ile meşgul olurlar. Ancak tasavvufu yaşamadıkları halde sırf bu ilimlerle meşgul olmakla kendilerinin âbid, zâhid, müttakî, muhlîs ve muhlâs (ibâdet eden, dünyadan yüz çeviren, Allahdan korkan, ihlâsa ermiş ve ihlâsa erdirilmiş) olduklarını zannederler. Halbuki kalpleri dünya ve mâsivâ (Allahdan gayri şey) sevgisi ile doludur. Nefisleri besili ve rahattır.
(Devamı yarın)
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
ÂLİMLERİN ZAAFLARI (3)


g) Aldanan âlimlerden bazıları da vâizlerdendir ki onlar dinde mühim olan husûsları anlatmak yerine insanları hislendirecek mevzûları süslü ve tesirli bir üslûp ile anlatıp onları ağlatmaya çalışırlar. Böylece kendilerinin çok üstün insanlar olduklarını, Allah aşkı ile dolup taştıklarını, insanları da bu aşk ile doldurduklarını düşünürler.

h) Bazı âlimler ise lüzûmundan fazla derine dalıp, sarf, nahiv, belâgat ve mantık gibi ilimlerin incelikleri ile uğraşırken âlî ilimlerden istifâdeye imkân bulamazlar. Bununla birlikte kendilerinin dinde büyük âlim olduklarını zannederler. Halbuki bu ilimlerden kitap ve sünneti iyi bir şekilde anlayacak kadarı kâfîdir. Fazlası mâ lâ yânîdir, faydasızdır.

İmâm-ı Gazâli hazretlerinin el keşfu vet-tebyin... adlı eserinden hulâsa ettiğimiz yukarıdaki maddeler, âlimlerin yanıldıkları hususların tamamı değildir. Sâdece bazı nümûne misâller verilmiştir. Şüphesiz âlimler için daha nice tuzaklar vardır.

Bu tuzaklardan ve hîlelerden selâmete erebilmek ancak nefsi, mutmainne haline getirmekle mümkündür. Bu olmadan tahsîl edilen ilim tehlike demektir.
 
Üst Alt