- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
deli
Aliya’nın hayat hikâyesinde en şaşırmadığım, mutlaka buna dair cümleleri olacağını bildiğim konu aşk idi. Aliya’nın kaderindeki en belirleyici unsurlardan birisi, çocuksu bağlılık ve hayranlığını “ona olan aşkım” diye anlattığı annesiydi.
Sürekli anneyle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyizdir, arzumuzu tatmin etmek için sarıldığımız her şeyi, tüm sevgililerimizi bu orijinal partnerimizle kıyaslarız. Ama onu öylesine kesin biçimde kaybetmişizdir ki, orijinal sevgi nesnemiz olan annemizle her an sarmaş dolaş olsak bile, bir daha asla geri gelmeyecektir. Dilin, simgesel olanın, kelimelerin dünyamıza girmesiyle birlikte, şeylerin gerçekliği ilelebet yitirilmiştir. İlerlemek, yürümek, insan olabilmek için doğayı tümüyle arkanda bırakmak zorundasındır. Annemizle birlik, bütünlük zamanından bize, geriye yalnızca arzu kalır. Bu nedenledir arzunun sürekli değişip durması, hiçbir zaman tatmin olmaması. Gerçekten istediğin ebediyen kaybolmuş olan birliktelik hissi, bir zamanlar var olmuş olan bütünlüğün hazzıdır…
Canlılar içinde en tutkulu olan ve en çok arayanın insanoğlu olduğu şüphe götürmez. Bu tutkunun kaynağı, anneyle bebeklik zamanlarımızı tekrar keşfetmeye çalışan yorulmak bilmez arzudan başka bir şey değildir. Arzumuz, ruh halimize yeteneğimize göre herhangi bir biçim alabilir; şiir yazar, müzik dinler, katedraller inşa eder ve öteki gezegenlere uçarız. Her keşfin, her arayışın altında insani arzunun tatmin olmazlığı vardır. İnsani arzu, toplumsallaştığımız, dili öğrendiğimiz çocukluk yıllarından beri, yitik zamanların peşindedir. Annemizle yaşadığımız cennet günlerini arar dururuz. Başkalarının bizi annemiz kadar sevdiğinden emin olmak isteriz. Ama ne cenneti bulabiliriz ne de sevildiğimizden emin olabiliriz. Aşk, bize cenneti ve emniyeti ararken çıkar gelir. Daha doğrusu biz annemizle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyken aslında aşka doğru gidiyoruzdur. Yolcu yolunu aradığını, hatta bulduğunu sanır ama yolcusunu bulan yoldur.
“Mahkûmiyetimi tamamladıktan kısa bir süre sonra, 18 yaşımdan beri tanıdığım bir kızla evlendim. Halida çok güzeldi, ki aynı şey benim için söylenemezdi. Savaş sırasında tanışmıştık ve hava saldırısını haber veren sirenler ne zaman çalsa bir araya gelirdik. Ve bu giderek daha sık oluyordu çünkü İtalya’daki üstlerinden öncekinden daha kısa aralıklarla –bazen gün içinde birkaç kez- havalanan İngiliz hava kuvvetlerine bağlı uçaklar Macaristan’daki hedefleri bombalamaya giderken Saraybosna üzerinden uçuyorlardı. Bazı zamanlar öldürücü yüklerini kentin üzerine düşürüyorlardı. İnsanlar panik halinde mahzenlere ve hava saldırısı sığınaklarına doğru kaçışırken Halida ile ben, bize bir şey olmayacağından emin, bir taşın ya da en yakındaki bir parkın üzerinde oturuyorduk. Kuşkusuz ikimiz, kentte hava saldırısı sirenlerini duyduğunda mutlu olan yegâne kişilerdik.
Ben, üç yıllık mahkûmiyetimi geçirmekte iken, birbirimize, içinde sevgiden sonra en sık sonsuzluk –insanlar bunu önemsemeksizin sorumsuzca kullanır- kelimesinin geçtiği tutku dolu mektuplar yazmayı sürdürdük. Düşünüyorum da, hapishanedeki sansürcülerim, kulağa hoş gelen sözcüklerle dolu mektuplarımızı okurken oldukça eğlenmiş olmalılar. Ama bu bizi rahatsız etmedi. Ayrılık ve ıstırapların ancak daha da güçlendirdiği duygularımızın dizginlerini bırakmıştık…
Evliliğimden sonra ailenin kadın üyeleri tarafından daha önce hiç olmadığı kadar çevrelenmiştim. Eşim Halida’dan başka kızlarım Lejla ve Sabina ve onların ardından da beş kız torunum geldi: yakın aile çevremde o latif cinsin tam sekiz üyesi bulunuyordu. Kadınların yaşama tarzlarını ve karşılaştıkları sorunları anlamaya başladım. Erkek olduğum için Tanrı’ya şükran borçluydum ve kadınlara, yani insanlığın daha az şanslı olan kısmına karşı bir dayanışma borcum varmış gibi geliyordu…”
Aliya’nın en haklı çıktığı konulardan birisi de Halida ile aşklarına bir şey olmayacağı hakkındaki eminlik hissiydi. Onların aşklarına kesinlikle hiçbir şey olmadı. Tam tersine o aşktan, Yugoslavya Müslüman toplumu ve Bosna-Hersek için gece gündüz uğraşan bir şevk çıktı. O aşk, efsanesini nesiller boyu sürdürmek için evlatlar ve torunlar verdi. Aliya’nın annesine aşkı, Halida’ya aşkıyla devam etti. O, Bosna-Hersek ordusundan önce kızları ve kız torunlarının “kadın gücü”yle kuşatılmış ve bu hayırlı gücü çok sevmiş, kadınları ve yaşadıkları güçlükleri onlar sayesinde anlamıştı. Onlar için mücadeleye, onlar için mücadele demek olan anavatan için mücadeleye karar vermişti.
Aliya’nın eşi ve kızları hakkında söylediklerinde yine de şaşılacak bir husus vardır. Bu da, kendisi hakkındaki mütevazılığın ötesine giden olumsuz denilebilecek değerlendirmeleridir. Daha önce çocukluğunu anlattığı sırada babasına karşı da benzeri bir hisse sahip olduğunu görmüştük. Babası onun için, çok yakışıklı, kendisinin asla ulaşamayacağı bir devdi. Şimdi de sevdalısı Halida’yı çok güzel olarak görüyordu. Halida, güzel olmasına güzeldi amenna, bunda bir beis yoktu; beis, tüm dünyanın aynı zamanda bir “insan güzeli” olarak da gördüğü Aliya’nın kendisini pek de beğenmemesindeydi.
Aliya’nın kendisine fiziki bakımdan hak ettiği değeri vermemesi, psikolojiden bakıldığında hayli enteresan. Bu his, muhtemelen, babasının fiziki özrüyle, Aliya’nın hiçbir zaman kendisini onun önüne koymak istememesiyle ilgili. Aliya, kendisini daha ziyade “adanmış bir bağımsız ruh” olarak görüyor. Sanıyorum sadece kendisini böyle görmekle kalmıyor, ideal erkek davranışının da böyle olduğuna inanıyor. Bu fikrimin en büyük kanıtlarından birisi, şimdi partisinin ve Bosna-Hersek’in başında bulunan, hatıratında neredeyse bahsetmekten özellikle kaçındığı, oğlu Bakir ile ilgili söyledikleri…
“Oğlum Bakir’in halefim olmasını istediğim konusunda bir varsayım da vardı ki bu, düpedüz yalandı. Bu haber dört yıldır söyleniyordu. Ağustos 1999’da TV OBN’den bir gazeteci bana doğrudan, halefimin kim olacağını ve Bakir hakkındaki söylentilerin ne kadar doğru olduğunu sordu. Şu cevabı verdim:
Kim halefim olacak? Buna ben karar veremem. Oğlum Bakir’e gelince, her yetenekli kişi gibi, bağımsız birisi o. Kendi başına ne yapacağı onun kararı. Bunun böyle olduğuna inanmalısınız. En iyi gayri resmi danışmanım o; ama siyasetten çok felsefeden konuştuğumuzu belirtmeliyim. Yazdığım bir şeyden dolayı 1983’te tutuklandığımda ve 14 yıl hüküm giydiğimde, Bakir 16 yaşındaydı. O zaman bütün gençler gibi özensizce yaşıyordu, iyi gitar çalıyordu ve iyi bir arkadaş çevresi vardı. Ardından aniden gayrete geldi. Altı yıl boyunca hayatım ve özgürlüğüm için mücadele etti. Bu nedenle onun da bir ayağı hapisteydi. 1986’nın sonunda UBDA’dan birisi hapiste beni ziyaret etti ve bakir’i zaptetmemi, yoksa onu da tutuklayacaklarını söyledi. Bakir yılmadı. Seyahatler etti, Sırp ve Hırvat muhalefetiyle tanıştı, yurtdışından Helsinki Yurttaşlar derneği, Uluslararası Af Örgütü, Pen Clup gibi davamla ilgilenecek kimselerle görüştü. Dışarı çıktığımda ve partiyi kurduğumda etkin bir şekilde katıldı. Savaş zamanında bir dizi önemli programda çalıştı. Eğer beni dinleyeceğini düşünüyorsanız yanılırsınız. Benim gibidir; istediğini yapar. SDA Saraybosna Kantonu Komitesinin bir üyesi olsa da siyasette etkin değil. Ben hayattayken bu durumu değiştireceği izlenimi edinmedim ve bundan sonra da ne yapacağına ve hangi yöne gideceğine kendisi karar verecek.”
Şüphesiz, Bakir bugün partinin ve Bosna-Hersek’in başına geçmişse bunun nedeni, babasının mirasına konmaktan değildir. Onun babasından bir miras aldığı doğru ama o miras esasen genetik ve babasıyla birlikte benimsediği ideal erkek tavrı… 1985’te hapisteki Aliya’ya yazdığı mektupta çok açık bu.
“Sevgili babacığım, sabina’nın cezanın dokuz yıla indirildiğini bildiren mektubunu almış olduğunu tahmin ediyorum. Bu umduğumuzdan kötü ama böyle işte. Üzülme…
Sen ve ben kadere inanıyoruz ve bu senin hapisten çıkacağın tarihin çoktan ‘yazılmış’ olduğu anlamına geliyor. 14, 12, 9 gibi sayılar sadece birer sayı ve onlar için endişelenemeye değmez. Sen bunu kitabının sonunda çok güzel söylemiştin: Bir adamın büyüklüğü, ‘kendisine zamana karşı değer biçen o ruh’ta yatar. Bu açıdan bakıldığında, belki senin doğru bir hayat yaşama şansın vardır, belki bizler kenarlarda bırakılmışken veya en iyi tahminle sadece seyircilerden iken, sen doğru yerdesindir. Sinirlerini bozma ve şüpheye düşme.”
İdeal erkek davranışını, “adanmış bağımsız bir ruh” gibi davranmakta gören Aliya’nın bu bakışı, kimilerine, onun erkeklere mutluluğu çok gördüğü gibi gelebilir. Hayır, tam tersi, Aliya, bir erkeğin ancak böyle davrandığında mutlu olacağı kanaatindedir.
“Kendilerine deliliğin bulaştığı insanlar, mutludurlar. Ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum.”
[1] Bir versiyonu, Hece Dergisi, Aliya İzetbegoviç Özel Sayısı’nda (Ocak 2016, 229:272-290) yayınlanmıştır.
Aliya’nın hayat hikâyesinde en şaşırmadığım, mutlaka buna dair cümleleri olacağını bildiğim konu aşk idi. Aliya’nın kaderindeki en belirleyici unsurlardan birisi, çocuksu bağlılık ve hayranlığını “ona olan aşkım” diye anlattığı annesiydi.
Sürekli anneyle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyizdir, arzumuzu tatmin etmek için sarıldığımız her şeyi, tüm sevgililerimizi bu orijinal partnerimizle kıyaslarız. Ama onu öylesine kesin biçimde kaybetmişizdir ki, orijinal sevgi nesnemiz olan annemizle her an sarmaş dolaş olsak bile, bir daha asla geri gelmeyecektir. Dilin, simgesel olanın, kelimelerin dünyamıza girmesiyle birlikte, şeylerin gerçekliği ilelebet yitirilmiştir. İlerlemek, yürümek, insan olabilmek için doğayı tümüyle arkanda bırakmak zorundasındır. Annemizle birlik, bütünlük zamanından bize, geriye yalnızca arzu kalır. Bu nedenledir arzunun sürekli değişip durması, hiçbir zaman tatmin olmaması. Gerçekten istediğin ebediyen kaybolmuş olan birliktelik hissi, bir zamanlar var olmuş olan bütünlüğün hazzıdır…
Canlılar içinde en tutkulu olan ve en çok arayanın insanoğlu olduğu şüphe götürmez. Bu tutkunun kaynağı, anneyle bebeklik zamanlarımızı tekrar keşfetmeye çalışan yorulmak bilmez arzudan başka bir şey değildir. Arzumuz, ruh halimize yeteneğimize göre herhangi bir biçim alabilir; şiir yazar, müzik dinler, katedraller inşa eder ve öteki gezegenlere uçarız. Her keşfin, her arayışın altında insani arzunun tatmin olmazlığı vardır. İnsani arzu, toplumsallaştığımız, dili öğrendiğimiz çocukluk yıllarından beri, yitik zamanların peşindedir. Annemizle yaşadığımız cennet günlerini arar dururuz. Başkalarının bizi annemiz kadar sevdiğinden emin olmak isteriz. Ama ne cenneti bulabiliriz ne de sevildiğimizden emin olabiliriz. Aşk, bize cenneti ve emniyeti ararken çıkar gelir. Daha doğrusu biz annemizle yaşadığımız günlerin, yitik zamanların peşindeyken aslında aşka doğru gidiyoruzdur. Yolcu yolunu aradığını, hatta bulduğunu sanır ama yolcusunu bulan yoldur.
“Mahkûmiyetimi tamamladıktan kısa bir süre sonra, 18 yaşımdan beri tanıdığım bir kızla evlendim. Halida çok güzeldi, ki aynı şey benim için söylenemezdi. Savaş sırasında tanışmıştık ve hava saldırısını haber veren sirenler ne zaman çalsa bir araya gelirdik. Ve bu giderek daha sık oluyordu çünkü İtalya’daki üstlerinden öncekinden daha kısa aralıklarla –bazen gün içinde birkaç kez- havalanan İngiliz hava kuvvetlerine bağlı uçaklar Macaristan’daki hedefleri bombalamaya giderken Saraybosna üzerinden uçuyorlardı. Bazı zamanlar öldürücü yüklerini kentin üzerine düşürüyorlardı. İnsanlar panik halinde mahzenlere ve hava saldırısı sığınaklarına doğru kaçışırken Halida ile ben, bize bir şey olmayacağından emin, bir taşın ya da en yakındaki bir parkın üzerinde oturuyorduk. Kuşkusuz ikimiz, kentte hava saldırısı sirenlerini duyduğunda mutlu olan yegâne kişilerdik.
Ben, üç yıllık mahkûmiyetimi geçirmekte iken, birbirimize, içinde sevgiden sonra en sık sonsuzluk –insanlar bunu önemsemeksizin sorumsuzca kullanır- kelimesinin geçtiği tutku dolu mektuplar yazmayı sürdürdük. Düşünüyorum da, hapishanedeki sansürcülerim, kulağa hoş gelen sözcüklerle dolu mektuplarımızı okurken oldukça eğlenmiş olmalılar. Ama bu bizi rahatsız etmedi. Ayrılık ve ıstırapların ancak daha da güçlendirdiği duygularımızın dizginlerini bırakmıştık…
Evliliğimden sonra ailenin kadın üyeleri tarafından daha önce hiç olmadığı kadar çevrelenmiştim. Eşim Halida’dan başka kızlarım Lejla ve Sabina ve onların ardından da beş kız torunum geldi: yakın aile çevremde o latif cinsin tam sekiz üyesi bulunuyordu. Kadınların yaşama tarzlarını ve karşılaştıkları sorunları anlamaya başladım. Erkek olduğum için Tanrı’ya şükran borçluydum ve kadınlara, yani insanlığın daha az şanslı olan kısmına karşı bir dayanışma borcum varmış gibi geliyordu…”
Aliya’nın en haklı çıktığı konulardan birisi de Halida ile aşklarına bir şey olmayacağı hakkındaki eminlik hissiydi. Onların aşklarına kesinlikle hiçbir şey olmadı. Tam tersine o aşktan, Yugoslavya Müslüman toplumu ve Bosna-Hersek için gece gündüz uğraşan bir şevk çıktı. O aşk, efsanesini nesiller boyu sürdürmek için evlatlar ve torunlar verdi. Aliya’nın annesine aşkı, Halida’ya aşkıyla devam etti. O, Bosna-Hersek ordusundan önce kızları ve kız torunlarının “kadın gücü”yle kuşatılmış ve bu hayırlı gücü çok sevmiş, kadınları ve yaşadıkları güçlükleri onlar sayesinde anlamıştı. Onlar için mücadeleye, onlar için mücadele demek olan anavatan için mücadeleye karar vermişti.
Aliya’nın eşi ve kızları hakkında söylediklerinde yine de şaşılacak bir husus vardır. Bu da, kendisi hakkındaki mütevazılığın ötesine giden olumsuz denilebilecek değerlendirmeleridir. Daha önce çocukluğunu anlattığı sırada babasına karşı da benzeri bir hisse sahip olduğunu görmüştük. Babası onun için, çok yakışıklı, kendisinin asla ulaşamayacağı bir devdi. Şimdi de sevdalısı Halida’yı çok güzel olarak görüyordu. Halida, güzel olmasına güzeldi amenna, bunda bir beis yoktu; beis, tüm dünyanın aynı zamanda bir “insan güzeli” olarak da gördüğü Aliya’nın kendisini pek de beğenmemesindeydi.
Aliya’nın kendisine fiziki bakımdan hak ettiği değeri vermemesi, psikolojiden bakıldığında hayli enteresan. Bu his, muhtemelen, babasının fiziki özrüyle, Aliya’nın hiçbir zaman kendisini onun önüne koymak istememesiyle ilgili. Aliya, kendisini daha ziyade “adanmış bir bağımsız ruh” olarak görüyor. Sanıyorum sadece kendisini böyle görmekle kalmıyor, ideal erkek davranışının da böyle olduğuna inanıyor. Bu fikrimin en büyük kanıtlarından birisi, şimdi partisinin ve Bosna-Hersek’in başında bulunan, hatıratında neredeyse bahsetmekten özellikle kaçındığı, oğlu Bakir ile ilgili söyledikleri…
“Oğlum Bakir’in halefim olmasını istediğim konusunda bir varsayım da vardı ki bu, düpedüz yalandı. Bu haber dört yıldır söyleniyordu. Ağustos 1999’da TV OBN’den bir gazeteci bana doğrudan, halefimin kim olacağını ve Bakir hakkındaki söylentilerin ne kadar doğru olduğunu sordu. Şu cevabı verdim:
Kim halefim olacak? Buna ben karar veremem. Oğlum Bakir’e gelince, her yetenekli kişi gibi, bağımsız birisi o. Kendi başına ne yapacağı onun kararı. Bunun böyle olduğuna inanmalısınız. En iyi gayri resmi danışmanım o; ama siyasetten çok felsefeden konuştuğumuzu belirtmeliyim. Yazdığım bir şeyden dolayı 1983’te tutuklandığımda ve 14 yıl hüküm giydiğimde, Bakir 16 yaşındaydı. O zaman bütün gençler gibi özensizce yaşıyordu, iyi gitar çalıyordu ve iyi bir arkadaş çevresi vardı. Ardından aniden gayrete geldi. Altı yıl boyunca hayatım ve özgürlüğüm için mücadele etti. Bu nedenle onun da bir ayağı hapisteydi. 1986’nın sonunda UBDA’dan birisi hapiste beni ziyaret etti ve bakir’i zaptetmemi, yoksa onu da tutuklayacaklarını söyledi. Bakir yılmadı. Seyahatler etti, Sırp ve Hırvat muhalefetiyle tanıştı, yurtdışından Helsinki Yurttaşlar derneği, Uluslararası Af Örgütü, Pen Clup gibi davamla ilgilenecek kimselerle görüştü. Dışarı çıktığımda ve partiyi kurduğumda etkin bir şekilde katıldı. Savaş zamanında bir dizi önemli programda çalıştı. Eğer beni dinleyeceğini düşünüyorsanız yanılırsınız. Benim gibidir; istediğini yapar. SDA Saraybosna Kantonu Komitesinin bir üyesi olsa da siyasette etkin değil. Ben hayattayken bu durumu değiştireceği izlenimi edinmedim ve bundan sonra da ne yapacağına ve hangi yöne gideceğine kendisi karar verecek.”
Şüphesiz, Bakir bugün partinin ve Bosna-Hersek’in başına geçmişse bunun nedeni, babasının mirasına konmaktan değildir. Onun babasından bir miras aldığı doğru ama o miras esasen genetik ve babasıyla birlikte benimsediği ideal erkek tavrı… 1985’te hapisteki Aliya’ya yazdığı mektupta çok açık bu.
“Sevgili babacığım, sabina’nın cezanın dokuz yıla indirildiğini bildiren mektubunu almış olduğunu tahmin ediyorum. Bu umduğumuzdan kötü ama böyle işte. Üzülme…
Sen ve ben kadere inanıyoruz ve bu senin hapisten çıkacağın tarihin çoktan ‘yazılmış’ olduğu anlamına geliyor. 14, 12, 9 gibi sayılar sadece birer sayı ve onlar için endişelenemeye değmez. Sen bunu kitabının sonunda çok güzel söylemiştin: Bir adamın büyüklüğü, ‘kendisine zamana karşı değer biçen o ruh’ta yatar. Bu açıdan bakıldığında, belki senin doğru bir hayat yaşama şansın vardır, belki bizler kenarlarda bırakılmışken veya en iyi tahminle sadece seyircilerden iken, sen doğru yerdesindir. Sinirlerini bozma ve şüpheye düşme.”
İdeal erkek davranışını, “adanmış bağımsız bir ruh” gibi davranmakta gören Aliya’nın bu bakışı, kimilerine, onun erkeklere mutluluğu çok gördüğü gibi gelebilir. Hayır, tam tersi, Aliya, bir erkeğin ancak böyle davrandığında mutlu olacağı kanaatindedir.
“Kendilerine deliliğin bulaştığı insanlar, mutludurlar. Ben de onlardan biri olduğumu düşünüyorum.”
[1] Bir versiyonu, Hece Dergisi, Aliya İzetbegoviç Özel Sayısı’nda (Ocak 2016, 229:272-290) yayınlanmıştır.