Cenâb-ı hak şüphesiz insanı en mükemmel şekilde halk etmiştir. Kur'ân-ı Kerim'deki "Muhakkak ki biz insanı en güzel şekilde yarattık"1 âyeti de bunu gösterir. Allah "eşref-i mahlûkat" sûretinde yaratılan insanın mahiyet-i câmiasına hırs, merak, inat, haset, aşk ve muhabbet gibi duygular dercetmiş, yerleştirmiştir. İnsan bu dünyaya bir "imtihan" için gönderildiğinden Yaratıcısının rızasına uygun hareket etmek zorundadır. Dolayısıyla fıtratındaki bu duyguları, yaratılış amacına yönelik kullanarak Allah'ın rızasına nâil olmaya çalışması gerekir.
Bu duygulardan biri olan "aşk" nedir?
Üstad Hazretlerine göre aşk, "şiddetli muhabbet'tir.2 Meselâ, kimi ilim aşkıyla yanarken, kimi şan-şöhrete âşık olur, kimi fani bir güzelliğe "şiddetli bir muhabbet" beslerken, kimi aşkı Bâkî yolunda sarf eder. Ama bilinmelidir ki aşk, "fani mahbuplara verildiği vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut; o mecâzi mahbup o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bâkî bir mahbubu arattırır."3 Bunu Üstad Hazretleri "gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir"4 sözüyle de ifade etmiştir.
Aslında insan, her ne kadar "aşk duygusu'nu fani varlıklara sarf etse de, özünde daimî mutluluğu aramaktadır. Peki, o zaman insanoğlu daimî ve hakikî mutluluğu nasıl elde edebilir?
Beka için yaratılan ve bekaya âşık olan insan ruhu, Cenâb-ı Hakka karşı hakikî vazifesini yerine getirmesiyle ancak hem dünya hayatında, hem de ahiret hayatında arzuladığı daimî mutluluğu yakalayabilir.
Bu da, Allah'ın "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" diye hitap ettiği Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine ittibâ etmekle olur. "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı çok merhamet edicidir"5 âyeti de bunu ispat ediyor. Çünkü Peygamber Efendimizin (asm) zâtına, edebin ve ibadetin en doğru olanı, Cenâb-ı Hak tarafından dercedilmiştir. Hem "Sünnet-i seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevapdar yapabilir."6
Yok, eğer "insan, kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fena, hem fâni, hem ademe düşer."7
Madem insan, fıtratındaki muhabbetle "fanilerin tebessümlerine" aldansa, hem istediği mutluluğu yakalamayacağı, hem de bütün ömrü elemler ve teessüflerle geçeceği kesin ise, bu "istidad-ı muhabbet" diye tâbir edilen sevme duygusunu nereye ve nasıl sarfetmelidir?
Unutmamalıyız ki biz dünyada bir imtihan içerisindeyiz. Elimizden geldiği kadar bu imtihanı en iyi şekilde, en yüksek dereceyle kazanmaya bakmalıyız. Bunun da Cenâb-ı Hakk'ın rızası ile mümkün olacağı unutulmamalıdır. Onun için, yaratılan ve bizim ile alâkadar olan her bir mevcûda mânâ-yı ismî ile bakıp "Ne güzeldir" dememeli; aksine mânâ-yı harfî ile bakıp "Ne güzel yaratılmış" demeliyiz. Üstad Hazretleri'nin de dediği gibi "bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse yalnız maddî lezzetleriyle gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsânîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir." "Eğer Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatın derece-i lütuflarını takdir etmek sûretinde kemal-i iştihâ ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzet olur."8
Yine Üstad Hazretleri, Sözler adlı eserinde mana-yı harfî ile bakmamızın ehemmiyetini aşağıdaki temsil ile ifade etmektedir:
Meselâ bir padişahın sana hediye ettiği elmaya mânâ-yı ismî ile baktığın takdirde "Elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bâzan olur ki, padişah, o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem, elma lezzeti dahi cüz'îdir, hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır."
Eğer ikinci muhabbet olan mânâ-yı harfi ile bakarsak, o zaman, "elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatât-ı şâhânedir. Güya, o elma iltifat-ı şahanenin numunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem, iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet, ayn-ı şükrandır; şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir"9
Sonuç olarak unutmamalıyız ki, fıtratımıza yerleştirilen sevme duygusuyla nihayetsiz bir muhabbete lâyık olan, Sonsuz Kemal Sahibi Cenab-ı Hak olabilir.10
Yunus Emre'nin de dediği gibi; "Cennet cennet dedikleri, / Birkaç köşk ile birkaç huri, / İsteyene ver sen onu, / Bana seni gerek seni"
Dipnotlar:
1-Tin Sûresi: 4'6; 2-Mektubat, s.37; 3- 9. Mektub, s.37; 4- Sözler, s. 579; 5- Âl-i İmran Sûresi: 31.; 6- Lem'alar, s.55; 7- Sözler, s.327; 8- Sözler, s. 585; 9- Sözler, s. 585; 10- Sözler, s. 322
Bu duygulardan biri olan "aşk" nedir?
Üstad Hazretlerine göre aşk, "şiddetli muhabbet'tir.2 Meselâ, kimi ilim aşkıyla yanarken, kimi şan-şöhrete âşık olur, kimi fani bir güzelliğe "şiddetli bir muhabbet" beslerken, kimi aşkı Bâkî yolunda sarf eder. Ama bilinmelidir ki aşk, "fani mahbuplara verildiği vakit, ya o aşk kendi sahibini daimî bir azap ve elemde bırakır. Veyahut; o mecâzi mahbup o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bâkî bir mahbubu arattırır."3 Bunu Üstad Hazretleri "gayr-i meşrû bir muhabbetin neticesi, merhametsiz azap çekmektir"4 sözüyle de ifade etmiştir.
Aslında insan, her ne kadar "aşk duygusu'nu fani varlıklara sarf etse de, özünde daimî mutluluğu aramaktadır. Peki, o zaman insanoğlu daimî ve hakikî mutluluğu nasıl elde edebilir?
Beka için yaratılan ve bekaya âşık olan insan ruhu, Cenâb-ı Hakka karşı hakikî vazifesini yerine getirmesiyle ancak hem dünya hayatında, hem de ahiret hayatında arzuladığı daimî mutluluğu yakalayabilir.
Bu da, Allah'ın "Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım" diye hitap ettiği Peygamber Efendimizin (asm) sünnetine ittibâ etmekle olur. "De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı çok merhamet edicidir"5 âyeti de bunu ispat ediyor. Çünkü Peygamber Efendimizin (asm) zâtına, edebin ve ibadetin en doğru olanı, Cenâb-ı Hak tarafından dercedilmiştir. Hem "Sünnet-i seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredâr ve sevapdar yapabilir."6
Yok, eğer "insan, kesrete dalıp kâinat içinde boğulup dünyanın muhabbetiyle sersem olarak fânilerin tebessümlerine aldansa, onların kucaklarına atılsa, elbette nihayetsiz bir hasârete düşer. Hem fena, hem fâni, hem ademe düşer."7
Madem insan, fıtratındaki muhabbetle "fanilerin tebessümlerine" aldansa, hem istediği mutluluğu yakalamayacağı, hem de bütün ömrü elemler ve teessüflerle geçeceği kesin ise, bu "istidad-ı muhabbet" diye tâbir edilen sevme duygusunu nereye ve nasıl sarfetmelidir?
Unutmamalıyız ki biz dünyada bir imtihan içerisindeyiz. Elimizden geldiği kadar bu imtihanı en iyi şekilde, en yüksek dereceyle kazanmaya bakmalıyız. Bunun da Cenâb-ı Hakk'ın rızası ile mümkün olacağı unutulmamalıdır. Onun için, yaratılan ve bizim ile alâkadar olan her bir mevcûda mânâ-yı ismî ile bakıp "Ne güzeldir" dememeli; aksine mânâ-yı harfî ile bakıp "Ne güzel yaratılmış" demeliyiz. Üstad Hazretleri'nin de dediği gibi "bütün nimetlere ve meyvelere, zâtları için muhabbet edilse yalnız maddî lezzetleriyle gafilâne telezzüz etse, o muhabbet nefsânîdir. O lezzetler de geçici ve elemlidir." "Eğer Cenâb-ı Hakkın iltifat-ı rahmeti ve ihsânâtının meyveleri cihetiyle sevse ve o ihsan ve iltifatın derece-i lütuflarını takdir etmek sûretinde kemal-i iştihâ ile lezzet alsa; hem manevî bir şükür, hem elemsiz bir lezzet olur."8
Yine Üstad Hazretleri, Sözler adlı eserinde mana-yı harfî ile bakmamızın ehemmiyetini aşağıdaki temsil ile ifade etmektedir:
Meselâ bir padişahın sana hediye ettiği elmaya mânâ-yı ismî ile baktığın takdirde "Elma, elma olduğu için sevilir. Ve elmaya mahsus ve elma kadar bir lezzet var. Şu muhabbet padişaha ait değil. Belki, huzurunda o elmayı ağzına atıp yiyen adam, padişahı değil, elmayı sever ve nefsine muhabbet eder. Bâzan olur ki, padişah, o nefisperverâne olan muhabbeti beğenmez, ondan nefret eder. Hem, elma lezzeti dahi cüz'îdir, hem zeval bulur; elmayı yedikten sonra o lezzet dahi gider, bir teessüf kalır."
Eğer ikinci muhabbet olan mânâ-yı harfi ile bakarsak, o zaman, "elma içindeki, elma ile gösterilen iltifatât-ı şâhânedir. Güya, o elma iltifat-ı şahanenin numunesi ve mücessemidir diye başına koyan adam, padişahı sevdiğini izhar eder. Hem, iltifatın gılâfı olan o meyvede öyle bir lezzet var ki, bin elma lezzetinin fevkindedir. İşte şu lezzet, ayn-ı şükrandır; şu muhabbet, padişaha karşı hürmetli bir muhabbettir"9
Sonuç olarak unutmamalıyız ki, fıtratımıza yerleştirilen sevme duygusuyla nihayetsiz bir muhabbete lâyık olan, Sonsuz Kemal Sahibi Cenab-ı Hak olabilir.10
Yunus Emre'nin de dediği gibi; "Cennet cennet dedikleri, / Birkaç köşk ile birkaç huri, / İsteyene ver sen onu, / Bana seni gerek seni"
Dipnotlar:
1-Tin Sûresi: 4'6; 2-Mektubat, s.37; 3- 9. Mektub, s.37; 4- Sözler, s. 579; 5- Âl-i İmran Sûresi: 31.; 6- Lem'alar, s.55; 7- Sözler, s.327; 8- Sözler, s. 585; 9- Sözler, s. 585; 10- Sözler, s. 322