Yazar Dr. Abdullah Hakimoğlu
Son iki asır, inançla inançsızlığın, din ile dinsizliğin mücadelesine sahne olmuştur. 21. yüzyılda da aynı mücadelenin devam edeceği anlaşılmaktadır. Bizim de içinde yaşadığımız toplumlar, gittikçe artan bir şekilde temelinde doğru inançtan uzaklaşma ve sevgi eksikliği bulunan bir ahlaki çöküntü ile karşı karşıyadır. Bu ahlaki çöküntü bir çok alanda herhangi bir meşruiyet tanımamak, anarşi/terör, cinayet, soygun, zulüm, gaddarlık, ana-babaya, büyüğe küçüğe saygısızlık ve sevgisizlik, çevreyi tahrip şeklinde ortaya çıkmaktadır.
İnsanı insan olmaktan, toplumu toplum olmaktan çıkaran bütün olumsuz ahlaki davranışların altında inançsızlık ve sevgisizlik yatmaktadır. Bir başka ifadeyle inançsızlık sevgisizliği doğurmaktadır. Bu hem Allah'a hem de O'nun yarattığı varlıklara karşı sevgisizliktir.1 Çünkü canlı olsun, cansız olsun her hangi bir nesneyi inandığı Allah'ın bir eseri olarak seven bir kimse o nesneye zarar verme düşüncesinde olamaz. Tam aksine o nesneye büyük bir ilgi ve alaka gösterir, önem verir, onu incitmekten olabildiğince kaçınır. Söz konusu sevgi nesnesi hele de insan olursa bu hassasiyet daha da artar. Ama nedense günümüz insanı canlı nesnelerden çok cansız nesnelere ilgi ve sevgi göstermektedir. Bu bağlamda insanın araçları bir amaç haline getirdiği görülmektedir. İşte esas insanı ürküten de budur. Bu görüşe göre sanayi devrimi, örgüt insanı, robot insan ya da homo consumer diye adlandırılan bir insan tipi ortaya çıkarmıştır. Bu adlandırılmayla mekanik olan her şeye aşırı ilgi duyan, buna karşılık canlı şeylere düşman olan "araç insan" kastedilmektedir. Böyle bir insanın hayatı yok etmek istemesi, kendini yok etmek istemesi anormal karşılanmamalıdır.2
Burada insanın nasıl kendi kendini ve insanları yok etme noktasına geldiği sorusu sorulmalıdır. Bunun cevabı şudur: İnsanoğlu, bilimsel hakikatin araştırılması süreci içinde tabiata hakim olmada yararlanabileceği bilgiye rastladı. Bu alanda büyük başarılar elde etti. Ancak tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vermekle, kendisiyle ve hayatla olan bağını yitirdi. Dinsel inancını ve ona bağlı insanca değerleri yitirince, teknik ve maddi değerler üzerine yoğunlaştı; derin coşkular duyma kabiliyetini, bu duyguların getirdiği sevinç ve üzüntüyü duyma kabiliyetini yitirdi. İnsanoğlunun inşa ettiği makine öylesine gelişti ki, onun düşünme tarzını tespit eden yeni bir güç haline geldi.3
Maddeyi, teknik gelişmeyi en yüksek değer olarak kabul etme temayülü, "hayata saygı" yerine, hayata karşı umursamazlık duymaya yol açmaktadır. Böyle insanların gerçek dini, gizli bir tanrı gibi olan büyümeye körü körüne imandır. Bu sahte ilaha tapınıldığını gösteren en büyük alamet, Allah'ın erişilmez yüceliğine karşı insanın kendi kendisine yeterliliğini ve topluma karşı ferdiyetçiliği savunup göklere çıkarmaktır. İnsanın kendisine yeterliliği düşüncesi, onu her şeyin efendisi konumuna, yani İlah konumuna getirmeyi hedeflemektedir. "Ferdiyetçilik, o sözde Rönesans'tan bu yana, antik Grek sofistlerinin, 'insan her şeyin merkezi ve ölçüsüdür' vecizesine geri dönüştür. Böylece bir medeniyet iflas etmekte ve bir umutsuzluk kültürü doğurmaktadır. Bu düşünce hayatın anlamı olmadığı fikrine de kaynaklık etmektedir. Eğer hayatın anlamı yoksa, her şey meşrudur; cinayet bile! Ve bizler, fertler, gruplar, milletlerararası hayvanca şiddet gösterilerine teslim edilmişizdir."4
Bu değerlendirmeler, zenginleşerek kendisinde bir şeyler vehmeden insanın azgınlaştığını,5 insanın kendi hevasını, hevesini tanrılaştırdığını,6 gerçekten çok zalim olduğunu bildiren7 ayetlerin anlamlarını açıklar mahiyettedir. Bu ayetler inanç olmadığı zaman insanın şerrinin sınır tanımayacağını göstermektedir.
O halde kendini tanımadan önce madde dünyasına hakim olan insanlar, fikri ve ahlaki özelliklerini iyileştirmeyi başaramamışlardır. Bugün insanlık kolektif ve ferdi yaşayışını idareden aciz görünmektedir. Genel olarak insanlık bir bunalım geçirmektedir. Şimdiden herkes savaşlardan, terörden, hayatın ve kurumların düzensizliğinden, ahlak duygusunun toplumsal eksikliğinden, gelecek kaygısından, suçluların, canilerin yüklediği problemlerden bunalıyor. Bu dünyayı hayat kanunlarına göre yeniden kurmaktan başka bir alternatif gözükmüyor. Üstelik insanlar kişisel ve sosyal alışkanlıklarını değiştirip yenilemek zorundadırlar. Aksi takdirde modern toplumun yakın bir gelecekte eski Yunan ve Roma imparatorlukları gibi yok olup gideceğini söylemek kehanet değildir.8 Bu bağlamda Kur'an yer yüzünden ilahi hitapları yalanlamaları ve "mücrim" olmaları dolayısıyla nice toplumların yok olduğunu bizlere bildirmekte ve bizleri ikaz etmektedir.9
Buraya kadar söylenenlerden çıkan sonuç şudur: Sanayi toplumundan, teknoloji ve bilgi toplumuna geçmeye çalışan ülkelerde ekonomik özgürlüklerin ve bilimin pozitivist yorumunun etkisiyle Tek Allah inancı temelinden uzak, maddeye tapan insan merkezli bir dünya görüşüne sahip, bencilleşen, inanç ve ona bağlı değerlere hiç önem vermeyen birer toplum teşekkül ettirilmiştir. Yani Allah ile insan arasındaki bağ koparılmıştır. Bilimlerin gelişmesi bazı bilim adamların başını döndürmüş ve -haşa- "Allah öldü" demişlerdir. Aslında bununla ölen Allah değil, toplumu toplum yapan inanç, sevgi ve bunlara bağlı ahlaki değerlerdir. Toplumlarda yaşayan fertlerde inanç öldürülünce, bunun yerine bilimle imanla ortaya çıkan "üretim, servet ve lezzet tanrıları sistemi"10 konulmaya çalışılmıştır. Ropespierre'in yeni bir oluşturma çabası, Comte ve Marx'ın bu yöndeki çabaları boşa gitmiştir. Dostoyevski'nin artık Allah'a inanılmadığında bütün ahlaki değerlerin bozulacağı tahmini kısmen gerçekleşmiştir.11
Son iki asır, inançla inançsızlığın, din ile dinsizliğin mücadelesine sahne olmuştur. 21. yüzyılda da aynı mücadelenin devam edeceği anlaşılmaktadır. Bizim de içinde yaşadığımız toplumlar, gittikçe artan bir şekilde temelinde doğru inançtan uzaklaşma ve sevgi eksikliği bulunan bir ahlaki çöküntü ile karşı karşıyadır. Bu ahlaki çöküntü bir çok alanda herhangi bir meşruiyet tanımamak, anarşi/terör, cinayet, soygun, zulüm, gaddarlık, ana-babaya, büyüğe küçüğe saygısızlık ve sevgisizlik, çevreyi tahrip şeklinde ortaya çıkmaktadır.
İnsanı insan olmaktan, toplumu toplum olmaktan çıkaran bütün olumsuz ahlaki davranışların altında inançsızlık ve sevgisizlik yatmaktadır. Bir başka ifadeyle inançsızlık sevgisizliği doğurmaktadır. Bu hem Allah'a hem de O'nun yarattığı varlıklara karşı sevgisizliktir.1 Çünkü canlı olsun, cansız olsun her hangi bir nesneyi inandığı Allah'ın bir eseri olarak seven bir kimse o nesneye zarar verme düşüncesinde olamaz. Tam aksine o nesneye büyük bir ilgi ve alaka gösterir, önem verir, onu incitmekten olabildiğince kaçınır. Söz konusu sevgi nesnesi hele de insan olursa bu hassasiyet daha da artar. Ama nedense günümüz insanı canlı nesnelerden çok cansız nesnelere ilgi ve sevgi göstermektedir. Bu bağlamda insanın araçları bir amaç haline getirdiği görülmektedir. İşte esas insanı ürküten de budur. Bu görüşe göre sanayi devrimi, örgüt insanı, robot insan ya da homo consumer diye adlandırılan bir insan tipi ortaya çıkarmıştır. Bu adlandırılmayla mekanik olan her şeye aşırı ilgi duyan, buna karşılık canlı şeylere düşman olan "araç insan" kastedilmektedir. Böyle bir insanın hayatı yok etmek istemesi, kendini yok etmek istemesi anormal karşılanmamalıdır.2
Burada insanın nasıl kendi kendini ve insanları yok etme noktasına geldiği sorusu sorulmalıdır. Bunun cevabı şudur: İnsanoğlu, bilimsel hakikatin araştırılması süreci içinde tabiata hakim olmada yararlanabileceği bilgiye rastladı. Bu alanda büyük başarılar elde etti. Ancak tekniğe ve maddi tüketime tek taraflı ağırlık vermekle, kendisiyle ve hayatla olan bağını yitirdi. Dinsel inancını ve ona bağlı insanca değerleri yitirince, teknik ve maddi değerler üzerine yoğunlaştı; derin coşkular duyma kabiliyetini, bu duyguların getirdiği sevinç ve üzüntüyü duyma kabiliyetini yitirdi. İnsanoğlunun inşa ettiği makine öylesine gelişti ki, onun düşünme tarzını tespit eden yeni bir güç haline geldi.3
Maddeyi, teknik gelişmeyi en yüksek değer olarak kabul etme temayülü, "hayata saygı" yerine, hayata karşı umursamazlık duymaya yol açmaktadır. Böyle insanların gerçek dini, gizli bir tanrı gibi olan büyümeye körü körüne imandır. Bu sahte ilaha tapınıldığını gösteren en büyük alamet, Allah'ın erişilmez yüceliğine karşı insanın kendi kendisine yeterliliğini ve topluma karşı ferdiyetçiliği savunup göklere çıkarmaktır. İnsanın kendisine yeterliliği düşüncesi, onu her şeyin efendisi konumuna, yani İlah konumuna getirmeyi hedeflemektedir. "Ferdiyetçilik, o sözde Rönesans'tan bu yana, antik Grek sofistlerinin, 'insan her şeyin merkezi ve ölçüsüdür' vecizesine geri dönüştür. Böylece bir medeniyet iflas etmekte ve bir umutsuzluk kültürü doğurmaktadır. Bu düşünce hayatın anlamı olmadığı fikrine de kaynaklık etmektedir. Eğer hayatın anlamı yoksa, her şey meşrudur; cinayet bile! Ve bizler, fertler, gruplar, milletlerararası hayvanca şiddet gösterilerine teslim edilmişizdir."4
Bu değerlendirmeler, zenginleşerek kendisinde bir şeyler vehmeden insanın azgınlaştığını,5 insanın kendi hevasını, hevesini tanrılaştırdığını,6 gerçekten çok zalim olduğunu bildiren7 ayetlerin anlamlarını açıklar mahiyettedir. Bu ayetler inanç olmadığı zaman insanın şerrinin sınır tanımayacağını göstermektedir.
O halde kendini tanımadan önce madde dünyasına hakim olan insanlar, fikri ve ahlaki özelliklerini iyileştirmeyi başaramamışlardır. Bugün insanlık kolektif ve ferdi yaşayışını idareden aciz görünmektedir. Genel olarak insanlık bir bunalım geçirmektedir. Şimdiden herkes savaşlardan, terörden, hayatın ve kurumların düzensizliğinden, ahlak duygusunun toplumsal eksikliğinden, gelecek kaygısından, suçluların, canilerin yüklediği problemlerden bunalıyor. Bu dünyayı hayat kanunlarına göre yeniden kurmaktan başka bir alternatif gözükmüyor. Üstelik insanlar kişisel ve sosyal alışkanlıklarını değiştirip yenilemek zorundadırlar. Aksi takdirde modern toplumun yakın bir gelecekte eski Yunan ve Roma imparatorlukları gibi yok olup gideceğini söylemek kehanet değildir.8 Bu bağlamda Kur'an yer yüzünden ilahi hitapları yalanlamaları ve "mücrim" olmaları dolayısıyla nice toplumların yok olduğunu bizlere bildirmekte ve bizleri ikaz etmektedir.9
Buraya kadar söylenenlerden çıkan sonuç şudur: Sanayi toplumundan, teknoloji ve bilgi toplumuna geçmeye çalışan ülkelerde ekonomik özgürlüklerin ve bilimin pozitivist yorumunun etkisiyle Tek Allah inancı temelinden uzak, maddeye tapan insan merkezli bir dünya görüşüne sahip, bencilleşen, inanç ve ona bağlı değerlere hiç önem vermeyen birer toplum teşekkül ettirilmiştir. Yani Allah ile insan arasındaki bağ koparılmıştır. Bilimlerin gelişmesi bazı bilim adamların başını döndürmüş ve -haşa- "Allah öldü" demişlerdir. Aslında bununla ölen Allah değil, toplumu toplum yapan inanç, sevgi ve bunlara bağlı ahlaki değerlerdir. Toplumlarda yaşayan fertlerde inanç öldürülünce, bunun yerine bilimle imanla ortaya çıkan "üretim, servet ve lezzet tanrıları sistemi"10 konulmaya çalışılmıştır. Ropespierre'in yeni bir oluşturma çabası, Comte ve Marx'ın bu yöndeki çabaları boşa gitmiştir. Dostoyevski'nin artık Allah'a inanılmadığında bütün ahlaki değerlerin bozulacağı tahmini kısmen gerçekleşmiştir.11