- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
Atın gözü, yarin gözü, Paul Cezanne'ın gözü (Hey gidi)
Aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz? Elbette ki yakışıklı bir ‘beyfendi’ veya güzel bir ‘hanfendi’ görüyorsunuz. Bunu sormam bile abes...
Ama biraz daha dikkatli bakarsanız bir ‘avcı’nın size baktığını göreceksiniz. Bunu görmeyi beklemiyordunuz, değil mi? Hala kahvehane kıyılarında tek tük kalmış ‘’avcılık ve atıcılık kulübü’’nün gıymetli üyelerini bir kenara bırakırsak, birçoğumuz yiyecek mevzuunu ‘avlanarak’ halletmiyoruz artık.
Konu gözden düşmeden aynaya döneyim. İnsan da tıpkı ‘avcı’ hayvanların çoğu gibi başının ‘ön’ tarafında bir çift göz taşır. ‘’Ya neresinde taşıyacaktı! tövbe tövbe…’’ diye tepki verecek abilerimin ablalarımın hasretle ellerinden öperim. Gurbette bulması o kadar zor ki…
Aynı yöne bakan iki göz, ‘dürbün’ etkisi yapar. Yani ‘ufku’ görebilirsin. Yani, ‘avı’ çok uzun bir menzilde arayabilirsin. ‘İleriyi’ görebilirsin. Çok geniş bir açıyı, ‘bir bütün’ olarak algılayabilirsin.
Ama, insan gözü, sadece avın gözlerinden değil, diğer avcı hayvanların gözünden de çok daha özeldir. Işığı algılaması kendine özgü, farklı ve alışılmadık görüntüleri anında tespit edebiliyor. Bir noktayı seçebiliyor ve oraya mükemmelen yoğunlaşabiliyor, o noktanın hareketini takip edebiliyor. Otomatik dürbün yani… Hayvanlar insan olsaydı ve neye sahip olduğumuzu görseydi zannediyorum çok şükrederlerdi…
Peki ‘av’ın gözleri nasıldır? Kentlerde büyüyen ‘’play-station’’ kuşağı, 3D karakterler sanıyor ama adına at eşek, inek vs dediğimiz hayvanlar gerçekten de var. Gözleri bizimkinin aksine kafalarının yan tarafına doğrudur. Hatta bu gözler, dertli çobanlar ve bu gece ölebilecek Rock şarkıcılarınca yarin gözleri iltifat olsun diye benzetilecek kadar güzeldir…
Ama işte mahlukattaki her güzelliğin, kendine değil insana bakan yönüyle bir de naksı var. Bu güzel gözler de, iki farklı yöne baktıkları için ileriyi, ufku görmezler. Çevreyi bir bütün olarak ihata edemezler. Dürbün etkisi yoktur. Sağdan, soldan arkadan, kendilerine yönelecek, aralarında biz insanların da olduğu düşman avcılardan korunmak için dar - çevresel bir görüntü algılamaya yarayan bir bakışa sahipler.
Şimdi tabii burda, dilime gelen ‘at gözlüğü’ kemiğini çıkarmazsam pençeme düşmüş bu geyiği çiğnemeye devam etmem zor. Atın ‘zaten kısıtlı çevre algısını daha da sınırlandırmak, koşullandırıldığı güzergahta düm düz gitmesini sağlamak için gözlerine takılan meşin göz siperlerine at gözlüğü diyoruz.
Değirmenleri çeviren atlara takarlarmış bu gözlüğü. Hep aynı yerde dön babam döndüğünü anlayıp durmasın diye. Yarış atlarına takarlarmış bunu… Sağı solu görmeden düm düz kendisinden istenen rotada hızlıca koşabilsin diye.
Yani ‘’at gözlüğü’’ bir nevi basireti bağlama ameliyesidir. Keşke bu aksesuara ‘gözlük’ dışında bir şey deseydik. Çünkü gözlük görüşü artırmak için yardımcı bir alettir. Mesela bence İngilizce’deki, ‘blind (kör / körlük)’ kelimesiyle akraba ‘’blinker’’ kelimesi mana olarak çok daha isabetlidir.
‘Avcı bakışı’, ‘av bakışı’, gözün mahiyeti düşünüldüğünde, ‘’at gözlüğü’’ o kadar çok şey anlatan bir aksesuardır ki bu sebeple, biz lafı uzatanlar taifesi, olur olmaz her yerde açıklayıcı bir metafor olarak kullanırız bunu…
İnsan bakışı, kuşatıcıdır. Meselelere geniş bir zaviyeden bakabilir. İleriyi görebilir. Uzağı görebilir. Yakına odaklanabilir. Atın bakışı, dardır. Şartlandırıldığı meseleye saplanıp kalır. At gözlü, gerekirse 1000 yıl o meseleyle uğraşır da ‘’yahu yok mu bunun başka bir çözümü’’ diye düşünmez. Atın sahibi de bunu ister. Neye koşullandırılmışsa papağan gibi tekrar edip durmasını ister. At gözlüğü takan, zaman değişir, mekan değişir ‘gö-re-mez’. Av olmanın psikolojisi o kadar bünyesini sarar ki, gözü sürekli arkadan sağdan gelecek düşman arayışında olduğu için bir türlü ilerideki güzellikleri, bereketi görüp oraya yönelemez. Avcının fırsatları nimetleri gören ‘fethedici, kuşatıcı’’, bakışına çok yabancıdır, avın ‘korkuya ayarlı’ bakışı…
‘’Sen mesaj veriyon galiba’’ diye işkillenmeye başladınız. Ben de kendimde inceden bir Levent Kırca seviyesi gördüm, ürperdim.
‘’Bakış’’ diyordum. ‘’Mühim’’ diyordum. Ama ikisi arasındaki irtibatı ne yaptım? Deminden beri bana eşlik eden şair, çevreci, yazar, sosyal tarihçi, yazar dostum Diane Ackerman’a soruyorum. ‘’Hislerin doğal tarihi’’ adlı iyi pişmiş eserinin ortasından diyor ki, ‘’Genç adam, biz insanlar avcılığı bırakalı çok oldu ama hala hissiyatımız üzerindeki en büyük tekele ‘gözlerimiz’ sahip. Düşmanına ya da yiyeceğine dokunmak için çok yakınında olman gerekiyor. Koklamak ve duymak için de belli mesafede olman lazım. Ama bakışınla, Ağrı Dağının zirvesine ulaşırsın. Yaz günü Kayseri’den Erciyes’in tepesindeki karına bakarsın. Güneşi, ayı, yıldızları, zamanı temaşa edersin. Diğer hiçbir duyunla elde edemediğin kadar bilgi toplarsın.’’ Ackerman’ın , Ağrıyı Erciyesi bilme ihtimalinin güzelliğiyle ben de sufle yapıyorum tabii biraz…
Ancak gözün hissiyatımız üzerindeki tekelinin biyolojik sebepleri de var…
Mıntıkalarında destursuz dolaşarak fena halde kıllandırmış olduğumu tahmin ettiğim göz doktorlarından af dileyerek, biraz daha ileri gideyim; İnsan vücudundaki his algılayıcılarının yüzde 70’i gözümüzün retina tabakasındaymış. Bu sebeple de hissiyatımızın algımızın yüzde 80’i gözlerimizden kaynaklanır. Bilim dünyası aradaki yüzde 10’un hesaba nereden kaynak yaptığını araya dursun biz daha mahrem bir alana girelim.
Mıntıkalarında destursuz dolaşacağım aşıklardan af dileyerek bir sırlarını faş edeyim; Birbirlerini öperken gözlerini kapatmaları bu sebepten. O kadar yakından gözlerinize yüklenecek algının baskısını taşımak zor. Böyle bir anda gözünü kapatmayanlara ‘gözaçık’ deniyor. Aman dikkat!
Mecazi aşkın o en pür anında aşıklar, son iki şahidi, gözleri de odadan çıkarır. Eskiden mahremiyet diye birşey vardı. Aşık, yarini kendi gözlerinden bile sakınırdı. Hey gidi…
Göz tabii ki bu aşk şirketinde de çoğunluk hissesinin sahibidir. Eskiden, bu sebeple birçok aşk görmekle başlardı. Günümüzde ise, internetin foto-şoplu editli dünyasında başlayan birçok aşk, görmekle sona eriyor. Hey gidi…
Böyle görmüş geçirmiş ihtiyar delikanlı haletiyle mıntıkalarına tecrübesiz daldığım ihtiyar delikanlılardan da af dileyerek devam edeyim; Eskiden şahitler ‘’gözlerimle gördüm’’ deyince kadıfendi hükmü basardı. Artık zor. Birincisi, güvenilecek şahit sayısı, teşbihte hata olmasın, eşek sayısından bile az… İkincisi daha teknik bir sebep. Bilim ilerledikçe biz gördüğümüz herşeyi aslında tam görmediğimizi öğrenir olduk. Oysa eskiden bu hal tekti ve buna ‘serab’ derdik. Peki tamam, ‘eskiler derlerdi’.
İnsanın gözü fotoğraf makinesi ya da kamera gibi çalışır. Cümleyi düzeltiyorum: Kamera ve fotoğraf makinesi insan gözünün bazı özelliklerinin amatör bir taklididir. Vücudumuzun bu muhteşem pencerelerine biraz daha yakından bakalım öyleyse. Evet kelimenin gerçek anlamıyla ‘yakından’…
Yari olanlar yarinin gözlerine, ‘bilmem kaç yaşına gelmiş armudun sapı üzümün çöpü taifesi’ ise aynada kendi gözlerinin ta içine bir baksın. Ne görüyoruz?
Kendimizi.
Şöyle mini minnacık bir halde kendimizi. Hani bebek gibiyiz. İşte bunu gördüğümüz yere bu sebeple ‘’göz bebeği’’ diyoruz. İngilizce’de de aynı, ‘pupil’ diyorlar ki ilkokul çocukları için kullanılır bu kelime. Latince, ‘küçük bebek’ anlmındaki ‘pupilla’ kelimesinden gelir. İris tabakası algıladığı ışığın şiddetine göre bu bebeği büyütür küçültür.
‘İris’ eski Yunancada ‘gökkuşağı’ demek. Çünkü iris aynı zamanda gözlerimize rengini veren tabakadır.
Şimdi yazacağımı şairlerin okuması son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Gözün rengi böyle gerçekte boyalı bir renk değil. Emel Sayın’ın kendi kuşağındaki birçok genç kız gibi Tarık Akan hakkındaki en büyük yanılgısı, ‘mavi boncuk’tur. O boncuklar mavi gözükür çünkü kahverengi gözün sahip olduğundan çok daha az renk hücresi vardır. Boyu kısa mavi ışık, bu pigment yoksunu araziye yerleşemez ve geri kaçar. Bu sebeple o gözler bize mavi gözükür. Gönlü geniş ışık dostu gözler kahverengi gözükür.
Şimdi gözden bu kadar bahsettikten sonra, ‘’aslında göz görmez beyin görür’’ dersem, beni affeder misiniz? Göz pencereyse, pencere görmez, pencereden bakan görür. Diane Ackerman ablam diyor ki, ‘’Bir yönüyle detayları görmek için aslında göze bile ihtiyaç yok. Çünkü, kabaca algıladığımız görüntünün detaylarına ait görüntüler zaten beynimizde geçmişten beri hazır. Yani günlük hayatımızda çoğu zaman arşivden görüntü kullanıyoruz ve farkında bile değiliz. ‘At gözlülerin’ şahitliklerine bu sebeple inanmıyoruz. Yine, bu sebeple, sırf bakıyor olabildiğimiz için herşeyi görüyor olduğumuz zehabından kendimizi korumamız gerekiyor. Çünkü beynimizdeki tüm malzeme arşive yüklenmiş sınırlı sayıdaki ‘’imajdan’’ ibaret. Ve biz bu eksik arşivle hakikati bir bütün olarak görüyoruz diye gururlanıyoruz.
‘’Summun, bukmun, umyun fehum la yerciun!’’ Ey insan, eğer bilsen…
Hey gidi…
Bakmak, görmek anlamına gelmez! Bu sebeple, zaman zaman, karşımızdakine bakarız ama beynimiz çok farklı şeyleri görmektedir. Bu yeteneğimiz özellikle okulda gelişir. Ders boyunca öğretmene yüzündeki ‘’sizi çok ciddi dinliyorum’’ ifadesi bozulmadan bakabilenlere hayran kalırdım. Ben beceriksizim. Yüzümü, gözlerime emanet edemiyorum. Dinlemiyorsam hemen belli ederim. Beynimin gördüğünün yüzüme yansımasına engel olamıyorum. 1930 senesinde ölen Amerikalı komedyen Kin Hubbard, ‘’İyi dinleyiciler genellikle o anda başka şey düşünüyorlardır’’ diyerek yürek parçalayıcı sosyal yaramıza parmak basmış zaten, ben şimdi daha fazla yaranın kabuğuyla oynamayayım.
Bu girizgahtan sonra nihayet, neden durup dururken bu mektubu yazdığımı anlatmaya başlayacam ki, bir paragraf daha gidersem, ‘’Kardeş evin barkın işin gücün yok mu senin’’ diye eliniz levyeye gidecek diye korkuyorum.
Paul Cezanne’nın bütün bu olanlara ne alakası var? Fenerbahçe gerçekten sarı lacivert mi? Göz ve gönül kavuşacak mı? İki vakit sonraki bölümde…
Hem yoruldum da… Eskiden böyle miydi, bir oturuşta kocaman bir kuzuyu tek başıma yazabiliyordum. Göz göre göre yaşlanıyoruz…
Hey gidi…
Cemal Demir
Aynaya baktığınızda ne görüyorsunuz? Elbette ki yakışıklı bir ‘beyfendi’ veya güzel bir ‘hanfendi’ görüyorsunuz. Bunu sormam bile abes...
Ama biraz daha dikkatli bakarsanız bir ‘avcı’nın size baktığını göreceksiniz. Bunu görmeyi beklemiyordunuz, değil mi? Hala kahvehane kıyılarında tek tük kalmış ‘’avcılık ve atıcılık kulübü’’nün gıymetli üyelerini bir kenara bırakırsak, birçoğumuz yiyecek mevzuunu ‘avlanarak’ halletmiyoruz artık.
Konu gözden düşmeden aynaya döneyim. İnsan da tıpkı ‘avcı’ hayvanların çoğu gibi başının ‘ön’ tarafında bir çift göz taşır. ‘’Ya neresinde taşıyacaktı! tövbe tövbe…’’ diye tepki verecek abilerimin ablalarımın hasretle ellerinden öperim. Gurbette bulması o kadar zor ki…
Aynı yöne bakan iki göz, ‘dürbün’ etkisi yapar. Yani ‘ufku’ görebilirsin. Yani, ‘avı’ çok uzun bir menzilde arayabilirsin. ‘İleriyi’ görebilirsin. Çok geniş bir açıyı, ‘bir bütün’ olarak algılayabilirsin.
Ama, insan gözü, sadece avın gözlerinden değil, diğer avcı hayvanların gözünden de çok daha özeldir. Işığı algılaması kendine özgü, farklı ve alışılmadık görüntüleri anında tespit edebiliyor. Bir noktayı seçebiliyor ve oraya mükemmelen yoğunlaşabiliyor, o noktanın hareketini takip edebiliyor. Otomatik dürbün yani… Hayvanlar insan olsaydı ve neye sahip olduğumuzu görseydi zannediyorum çok şükrederlerdi…
Peki ‘av’ın gözleri nasıldır? Kentlerde büyüyen ‘’play-station’’ kuşağı, 3D karakterler sanıyor ama adına at eşek, inek vs dediğimiz hayvanlar gerçekten de var. Gözleri bizimkinin aksine kafalarının yan tarafına doğrudur. Hatta bu gözler, dertli çobanlar ve bu gece ölebilecek Rock şarkıcılarınca yarin gözleri iltifat olsun diye benzetilecek kadar güzeldir…
Ama işte mahlukattaki her güzelliğin, kendine değil insana bakan yönüyle bir de naksı var. Bu güzel gözler de, iki farklı yöne baktıkları için ileriyi, ufku görmezler. Çevreyi bir bütün olarak ihata edemezler. Dürbün etkisi yoktur. Sağdan, soldan arkadan, kendilerine yönelecek, aralarında biz insanların da olduğu düşman avcılardan korunmak için dar - çevresel bir görüntü algılamaya yarayan bir bakışa sahipler.
Şimdi tabii burda, dilime gelen ‘at gözlüğü’ kemiğini çıkarmazsam pençeme düşmüş bu geyiği çiğnemeye devam etmem zor. Atın ‘zaten kısıtlı çevre algısını daha da sınırlandırmak, koşullandırıldığı güzergahta düm düz gitmesini sağlamak için gözlerine takılan meşin göz siperlerine at gözlüğü diyoruz.
Değirmenleri çeviren atlara takarlarmış bu gözlüğü. Hep aynı yerde dön babam döndüğünü anlayıp durmasın diye. Yarış atlarına takarlarmış bunu… Sağı solu görmeden düm düz kendisinden istenen rotada hızlıca koşabilsin diye.
Yani ‘’at gözlüğü’’ bir nevi basireti bağlama ameliyesidir. Keşke bu aksesuara ‘gözlük’ dışında bir şey deseydik. Çünkü gözlük görüşü artırmak için yardımcı bir alettir. Mesela bence İngilizce’deki, ‘blind (kör / körlük)’ kelimesiyle akraba ‘’blinker’’ kelimesi mana olarak çok daha isabetlidir.
‘Avcı bakışı’, ‘av bakışı’, gözün mahiyeti düşünüldüğünde, ‘’at gözlüğü’’ o kadar çok şey anlatan bir aksesuardır ki bu sebeple, biz lafı uzatanlar taifesi, olur olmaz her yerde açıklayıcı bir metafor olarak kullanırız bunu…
İnsan bakışı, kuşatıcıdır. Meselelere geniş bir zaviyeden bakabilir. İleriyi görebilir. Uzağı görebilir. Yakına odaklanabilir. Atın bakışı, dardır. Şartlandırıldığı meseleye saplanıp kalır. At gözlü, gerekirse 1000 yıl o meseleyle uğraşır da ‘’yahu yok mu bunun başka bir çözümü’’ diye düşünmez. Atın sahibi de bunu ister. Neye koşullandırılmışsa papağan gibi tekrar edip durmasını ister. At gözlüğü takan, zaman değişir, mekan değişir ‘gö-re-mez’. Av olmanın psikolojisi o kadar bünyesini sarar ki, gözü sürekli arkadan sağdan gelecek düşman arayışında olduğu için bir türlü ilerideki güzellikleri, bereketi görüp oraya yönelemez. Avcının fırsatları nimetleri gören ‘fethedici, kuşatıcı’’, bakışına çok yabancıdır, avın ‘korkuya ayarlı’ bakışı…
‘’Sen mesaj veriyon galiba’’ diye işkillenmeye başladınız. Ben de kendimde inceden bir Levent Kırca seviyesi gördüm, ürperdim.
‘’Bakış’’ diyordum. ‘’Mühim’’ diyordum. Ama ikisi arasındaki irtibatı ne yaptım? Deminden beri bana eşlik eden şair, çevreci, yazar, sosyal tarihçi, yazar dostum Diane Ackerman’a soruyorum. ‘’Hislerin doğal tarihi’’ adlı iyi pişmiş eserinin ortasından diyor ki, ‘’Genç adam, biz insanlar avcılığı bırakalı çok oldu ama hala hissiyatımız üzerindeki en büyük tekele ‘gözlerimiz’ sahip. Düşmanına ya da yiyeceğine dokunmak için çok yakınında olman gerekiyor. Koklamak ve duymak için de belli mesafede olman lazım. Ama bakışınla, Ağrı Dağının zirvesine ulaşırsın. Yaz günü Kayseri’den Erciyes’in tepesindeki karına bakarsın. Güneşi, ayı, yıldızları, zamanı temaşa edersin. Diğer hiçbir duyunla elde edemediğin kadar bilgi toplarsın.’’ Ackerman’ın , Ağrıyı Erciyesi bilme ihtimalinin güzelliğiyle ben de sufle yapıyorum tabii biraz…
Ancak gözün hissiyatımız üzerindeki tekelinin biyolojik sebepleri de var…
Mıntıkalarında destursuz dolaşarak fena halde kıllandırmış olduğumu tahmin ettiğim göz doktorlarından af dileyerek, biraz daha ileri gideyim; İnsan vücudundaki his algılayıcılarının yüzde 70’i gözümüzün retina tabakasındaymış. Bu sebeple de hissiyatımızın algımızın yüzde 80’i gözlerimizden kaynaklanır. Bilim dünyası aradaki yüzde 10’un hesaba nereden kaynak yaptığını araya dursun biz daha mahrem bir alana girelim.
Mıntıkalarında destursuz dolaşacağım aşıklardan af dileyerek bir sırlarını faş edeyim; Birbirlerini öperken gözlerini kapatmaları bu sebepten. O kadar yakından gözlerinize yüklenecek algının baskısını taşımak zor. Böyle bir anda gözünü kapatmayanlara ‘gözaçık’ deniyor. Aman dikkat!
Mecazi aşkın o en pür anında aşıklar, son iki şahidi, gözleri de odadan çıkarır. Eskiden mahremiyet diye birşey vardı. Aşık, yarini kendi gözlerinden bile sakınırdı. Hey gidi…
Göz tabii ki bu aşk şirketinde de çoğunluk hissesinin sahibidir. Eskiden, bu sebeple birçok aşk görmekle başlardı. Günümüzde ise, internetin foto-şoplu editli dünyasında başlayan birçok aşk, görmekle sona eriyor. Hey gidi…
Böyle görmüş geçirmiş ihtiyar delikanlı haletiyle mıntıkalarına tecrübesiz daldığım ihtiyar delikanlılardan da af dileyerek devam edeyim; Eskiden şahitler ‘’gözlerimle gördüm’’ deyince kadıfendi hükmü basardı. Artık zor. Birincisi, güvenilecek şahit sayısı, teşbihte hata olmasın, eşek sayısından bile az… İkincisi daha teknik bir sebep. Bilim ilerledikçe biz gördüğümüz herşeyi aslında tam görmediğimizi öğrenir olduk. Oysa eskiden bu hal tekti ve buna ‘serab’ derdik. Peki tamam, ‘eskiler derlerdi’.
İnsanın gözü fotoğraf makinesi ya da kamera gibi çalışır. Cümleyi düzeltiyorum: Kamera ve fotoğraf makinesi insan gözünün bazı özelliklerinin amatör bir taklididir. Vücudumuzun bu muhteşem pencerelerine biraz daha yakından bakalım öyleyse. Evet kelimenin gerçek anlamıyla ‘yakından’…
Yari olanlar yarinin gözlerine, ‘bilmem kaç yaşına gelmiş armudun sapı üzümün çöpü taifesi’ ise aynada kendi gözlerinin ta içine bir baksın. Ne görüyoruz?
Kendimizi.
Şöyle mini minnacık bir halde kendimizi. Hani bebek gibiyiz. İşte bunu gördüğümüz yere bu sebeple ‘’göz bebeği’’ diyoruz. İngilizce’de de aynı, ‘pupil’ diyorlar ki ilkokul çocukları için kullanılır bu kelime. Latince, ‘küçük bebek’ anlmındaki ‘pupilla’ kelimesinden gelir. İris tabakası algıladığı ışığın şiddetine göre bu bebeği büyütür küçültür.
‘İris’ eski Yunancada ‘gökkuşağı’ demek. Çünkü iris aynı zamanda gözlerimize rengini veren tabakadır.
Şimdi yazacağımı şairlerin okuması son derece tehlikeli ve sakıncalıdır. Gözün rengi böyle gerçekte boyalı bir renk değil. Emel Sayın’ın kendi kuşağındaki birçok genç kız gibi Tarık Akan hakkındaki en büyük yanılgısı, ‘mavi boncuk’tur. O boncuklar mavi gözükür çünkü kahverengi gözün sahip olduğundan çok daha az renk hücresi vardır. Boyu kısa mavi ışık, bu pigment yoksunu araziye yerleşemez ve geri kaçar. Bu sebeple o gözler bize mavi gözükür. Gönlü geniş ışık dostu gözler kahverengi gözükür.
Şimdi gözden bu kadar bahsettikten sonra, ‘’aslında göz görmez beyin görür’’ dersem, beni affeder misiniz? Göz pencereyse, pencere görmez, pencereden bakan görür. Diane Ackerman ablam diyor ki, ‘’Bir yönüyle detayları görmek için aslında göze bile ihtiyaç yok. Çünkü, kabaca algıladığımız görüntünün detaylarına ait görüntüler zaten beynimizde geçmişten beri hazır. Yani günlük hayatımızda çoğu zaman arşivden görüntü kullanıyoruz ve farkında bile değiliz. ‘At gözlülerin’ şahitliklerine bu sebeple inanmıyoruz. Yine, bu sebeple, sırf bakıyor olabildiğimiz için herşeyi görüyor olduğumuz zehabından kendimizi korumamız gerekiyor. Çünkü beynimizdeki tüm malzeme arşive yüklenmiş sınırlı sayıdaki ‘’imajdan’’ ibaret. Ve biz bu eksik arşivle hakikati bir bütün olarak görüyoruz diye gururlanıyoruz.
‘’Summun, bukmun, umyun fehum la yerciun!’’ Ey insan, eğer bilsen…
Hey gidi…
Bakmak, görmek anlamına gelmez! Bu sebeple, zaman zaman, karşımızdakine bakarız ama beynimiz çok farklı şeyleri görmektedir. Bu yeteneğimiz özellikle okulda gelişir. Ders boyunca öğretmene yüzündeki ‘’sizi çok ciddi dinliyorum’’ ifadesi bozulmadan bakabilenlere hayran kalırdım. Ben beceriksizim. Yüzümü, gözlerime emanet edemiyorum. Dinlemiyorsam hemen belli ederim. Beynimin gördüğünün yüzüme yansımasına engel olamıyorum. 1930 senesinde ölen Amerikalı komedyen Kin Hubbard, ‘’İyi dinleyiciler genellikle o anda başka şey düşünüyorlardır’’ diyerek yürek parçalayıcı sosyal yaramıza parmak basmış zaten, ben şimdi daha fazla yaranın kabuğuyla oynamayayım.
Bu girizgahtan sonra nihayet, neden durup dururken bu mektubu yazdığımı anlatmaya başlayacam ki, bir paragraf daha gidersem, ‘’Kardeş evin barkın işin gücün yok mu senin’’ diye eliniz levyeye gidecek diye korkuyorum.
Paul Cezanne’nın bütün bu olanlara ne alakası var? Fenerbahçe gerçekten sarı lacivert mi? Göz ve gönül kavuşacak mı? İki vakit sonraki bölümde…
Hem yoruldum da… Eskiden böyle miydi, bir oturuşta kocaman bir kuzuyu tek başıma yazabiliyordum. Göz göre göre yaşlanıyoruz…
Hey gidi…
Cemal Demir