- Üyelik Tarihi
- 5 Eyl 2011
- Mesajlar
- 3,789
- Aldığı Beğeniler
- 13,779
- Takım
- Galatasaray
Murat Ertaş
Atölye
nemli duvarda dar ağacıdır çivi deri kılıfına sinmiş radyonun iğne deliklerinden sızan hırpani ses sanki bin mezardan toplanmış vakar anne göğsünden yükselen nefes bir tek insana yenilen görkem ah neşet ertaş! sanki söylemiyor suskun
bir sana dar gelmedi esrarlı bodruma yine bahar gelmedi sözler duruyor örümcek ağında rutubetli vakitlerden bir gömüdür gözlerin ölüye sarılan mezar mısın usta neylersin yâr gelmedi beş vakit yonttuğun kalbi zarif elleriyle yuyar gelmedi...
bir talaş parçası kapatır bu kertiği yaranda sıcak, kıpkırmızı çam reçinesi kuru olur umudun kabuğu sen tomruğa bakınca ağaçlar ağlar yak ince dalda alazlanan çerağı dalda kuş izi, çırpınmasa ölür gök, küflü bir tavan kepenek kanadında figür!
bilirim, boğuk ışıklar zımparadır hüznümüze güya ben budaksız şiirler yazacaktım sen nakşedecektin vahiy gibi tahtalara şimdi en cılız harfler bile nemrut hangi rüzgârdan kaldı bu son tezgâhtaki bu tutkallı örtü, eski toz yonga yonga susuşu annelerin dizlerine tırmanan moloz yorgun sevdalara sıçradı kavga insan insana kıymık ruhundan sıyrılmış kaburga
bir kütüğe yapışmış yaprak kim bilir hangi arzudan kalan zar gassalın avuçlarında nasır zaman mı kıyımsız insanlar mı? diş diş gece, paslı gündüz kör hızar
senin alnında yıldız yıldız ter, kıyısız deniz çarşıda senden sakladıkları günâh yaşamak ne güzelmiş usta, sınanmalardan habersiz dumanlı duvarlara kazınmış kalp dökük sıvada okşanmamış taş kaç asır evveldi, kimdi ilk mağduru bilmek öldürüyor gururu
ne gördün, kimi, kimleri? poşta tereğe yatırdın dünyayı kırık dökük aynayı kilitsiz kapıdan hızır girecekti oysa herkes kendine kaçınca, oldu herkes bir sen kaldın bir topal sandalye bir orman musikisi ten kokusu, atölye...
Atölye
nemli duvarda dar ağacıdır çivi deri kılıfına sinmiş radyonun iğne deliklerinden sızan hırpani ses sanki bin mezardan toplanmış vakar anne göğsünden yükselen nefes bir tek insana yenilen görkem ah neşet ertaş! sanki söylemiyor suskun
bir sana dar gelmedi esrarlı bodruma yine bahar gelmedi sözler duruyor örümcek ağında rutubetli vakitlerden bir gömüdür gözlerin ölüye sarılan mezar mısın usta neylersin yâr gelmedi beş vakit yonttuğun kalbi zarif elleriyle yuyar gelmedi...
bir talaş parçası kapatır bu kertiği yaranda sıcak, kıpkırmızı çam reçinesi kuru olur umudun kabuğu sen tomruğa bakınca ağaçlar ağlar yak ince dalda alazlanan çerağı dalda kuş izi, çırpınmasa ölür gök, küflü bir tavan kepenek kanadında figür!
bilirim, boğuk ışıklar zımparadır hüznümüze güya ben budaksız şiirler yazacaktım sen nakşedecektin vahiy gibi tahtalara şimdi en cılız harfler bile nemrut hangi rüzgârdan kaldı bu son tezgâhtaki bu tutkallı örtü, eski toz yonga yonga susuşu annelerin dizlerine tırmanan moloz yorgun sevdalara sıçradı kavga insan insana kıymık ruhundan sıyrılmış kaburga
bir kütüğe yapışmış yaprak kim bilir hangi arzudan kalan zar gassalın avuçlarında nasır zaman mı kıyımsız insanlar mı? diş diş gece, paslı gündüz kör hızar
senin alnında yıldız yıldız ter, kıyısız deniz çarşıda senden sakladıkları günâh yaşamak ne güzelmiş usta, sınanmalardan habersiz dumanlı duvarlara kazınmış kalp dökük sıvada okşanmamış taş kaç asır evveldi, kimdi ilk mağduru bilmek öldürüyor gururu
ne gördün, kimi, kimleri? poşta tereğe yatırdın dünyayı kırık dökük aynayı kilitsiz kapıdan hızır girecekti oysa herkes kendine kaçınca, oldu herkes bir sen kaldın bir topal sandalye bir orman musikisi ten kokusu, atölye...