Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

*perwerder*

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
2 Eyl 2005
Mesajlar
2,975
Aldığı Beğeniler
2
BAĞ SAHİBİ VE NANKÖRLÜĞÜN NETİCESİ

Şükür; veliyi nimeti (nimet vereni) tanımaktır. Hiç şüphesiz insan, sahip oldu u maddi-manevi bütün de erlerinin yüce Yaratıcısına borçludur. Sahip oldu u hiçbir şey kendi istidat ve gayretinin semeresi de ildir. Zira insanın hem kendisi, hem de nimete ulaşmasını sa layan akıl, bilgi ve çaba gibi vasıtalar Yüce Allah (cc)ın vergisidir. Nimet sahibini tanımak, nimetin kayna ının ve asıl malikinin o oldu unu bilmek, kendisinin ise elindeki nimetin emanetçisi oldu unun idrakinde olmaktır.

Şükrün bir di er şartı da, nimete gereken ehemmiyeti verip onu veli-yi nimetin yolunda, onun emretti i veya tasvip etti i şekilde kullanmaktır.

Nankörlük ise, şükrün tam zıddı olarak hakiki nimet verici olan Allahı tanımamak veya ondan gafil olmaktır. Ha keza nimeti kendi kabiliyet, zekavet ve gayretinin mahsulü bilmektir. Yine nankörlük, nimetteki tasarruf hakkını nimetin asıl sahibine de il de, nefsine vermek, heva ve hevesinin öngördü ü şekilde kullanmaktır.

Üstad Bediüzzaman şükrün faydalarını şöyle anlatır:

E er dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise, taahhüt, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima rahatsız olursun. Çünkü, noksanları tedarik, mevcutları telef olmaktan muhafaza ile daima evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki, o nimetler, Mün'im-i Kerîmin taahhüdü altındadır. Senin işin Onun sofra-i ihsanından yiyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilâkis, nimetin lezzetini arttırır. Çünkü şükür, nimette in'âmı görmek demektir. İn'âmı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def eder. Zira, nimet zâil oldu undan, Mün'im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.[1]

Nimet şükrü gerektirir. Şükrü bulmazsa kaçıp gider[2]

Bu hakikatin, Kuran-ı Kerimde yer alan bahçe sahipleri ile ilgili kıssada tam olarak tahakkuk etti ini görüyoruz. Şükür ve nankörlük kavramları, bu kıssada geçen iki farklı şahısta gerçek manasıyla tecessüm etmiştir. Bunlardan birinci şahıs, mülkiyetindeki bahçe nimetine bakışı ve tasarruf şekliyle nankörlü e; ikinci şahıs ise, imkanlarının azlı ına ra men, göstermiş oldu u imanlı ve kanaatkâr tavrıyla şükre numune-i imtisal olmuştur.

Şimdi Kuran-ı Kerimin çizdi i iki zıt tabloya iki zıt anlayışa ve iki farklı akıbete atfı nazar edelim:

Onlara iki adamın örne ini ver; onlardan birine iki üzüm ba ı verdik ve ikisini hurmalıklarla donattık, ikisinin arasında da ekinler bitirmiştik.

İki ba da yemişlerini vermiş, ondan (verim bakımından) hiç bir şeyi noksan bırakmamış ve aralarında da bir ırmak fışkırtmıştık.

(İkisinden) Birinin başka ürün (veren yer) leri de vardı. Böylelikle onunla konuşurken arkadaşına dedi ki: Ben, mal bakımından senden daha zenginim, insan sayısı bakımından da daha güçlüyüm.

Daha sonra Cennet'ine girdi ve kendisine zulmederek: Bunun hiç yok olaca ını sanmam. dedi.

Kıyamet-saati'nin kopaca ını da sanmıyorum. Buna ra men Rabbime döndürülecek olursam, şüphesiz bundan daha hayırlı bir sonuç bulaca ım.

Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli aya ı tutan, gücü kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah) ı inkâr mı ettin?

Fakat, O Allah benim Rabbimdir ve ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.

Ba ına girdi in zaman, 'Maşallah, Allah'tan başka kuvvet yoktur' demen gerekmez miydi? E er beni mal ve çocuk bakımından senden daha az (güçte) görüyorsan.

Belki Rabbim senin ba ından daha hayırlısını bana verir, (seninkinin) üstüne de gökten 'yakıp-yıkan bir afet' gönderir de kaygan bir toprak kesiliverir.

Veya onun suyu dibe göçü verir de böylelikle onu arayıp-bulmaya kesinlikle güç yetiremezsin.

(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, u runda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) evirip-çeviriyordu. O (ba ın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım.

Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi.[3]

Bu kıssada örnek verilen iki şahsın adı ve bunların muayyen olarak kim oldukları hususunda farlı görüşler vardır.

El-Kelbi der ki; Ayet-i Kerimeler Mekke ahalisinden Mahzumo ullarına mensup iki kişi hakkında nazil olmuşlardır. Bunlardan biri mü'min olup Ebu Seleme Abdullah bin Abdüleseddir. Kendisi Peygamber (as)dan önce Ümmü Selemenin kocası idi.

Di eri ise, kafir olan kardeşi el-Esved bin Abdüleseddir. El-Kelbi devamla, Saffat suresinde geçen; Aralarından birisi diyecek ki; Gerçekten benim bir dostum vardı &[4] buyru unda sözü edilen iki kardeşin de bunlar oldu unu söyler.

Bunlardan her birisine dört bin dinar miras kalmıştı. Onlardan mü'min olanı malını Allah yolunda harcayıp daha sonra kardeşinden kendisine bir şeyler vermesini istedi. Kardeşi de Kuran-ı Kerimde geçen sözlerini söyleyip hiçbir şey vermedi.

Başka bir görüşe göre Kuran-ı Kerimdeki bu misal, Uyeyne b. Hısn ile arkadaşlarını ve Selman, Süheyb ve arkadaşların bir misalidir. İbn-i Abbasın görüşüne göre Allah onları, birileri mü'min olup adı Yahuda olan İsrailo ullarından iki kardeşe benzetmiştir.

Mukatil ise, bu kişinin adının Temliha oldu unu, di erinin ise kafir olup adının Kartuş oldu unu söyler. Muhammed b. El-Hasen de bu görüşü kabul edip bunlarla ilgili şöyle bir kıssa anlatır:

Bu iki kişiden hayırlı olan zatın adı Temliha, di erinin adı ise Kartuş idi. Bunlar ortaktılar. Daha sonra mallarını paylaştırdılar. Her birine üç bin dinar düştü. Mü'min olanı bin dinar ile köle satın alıp onları azad etti. Bin dinara elbise satın alıp çıplakları giydirdi, bin dinara da yiyecek satın alarak açlara yedirdi. Aynı şekilde mescitler inşa edip hayırlı işler yaptı.

Di eri ise, sahip oldu u mal ile varlıklı kadınlarla evlendi, atlar, inekler satın aldı. Zamanla bunlar yavru yapıp ço aldılar. Parasının kalan kısmıyla da ticaret yaptı. Büyük bir kar sa ladı ve bütün ça daşlarından daha zengin oldu. Birincisi ise muhtaç düştü. Bir bahçede ücretle çalışmak istedi. Kendi kendine; eski orta ım ve arkadaşımın yanına gidip, ondan bahçelerinin birisinde beni çalıştırmasını istesem, herhalde benim için uygun olur, diyerek arkadaşının yanına gitti.

Önüne çıkan teşrifatçıların çoklu u ve kabalıkları dolayısıyla neredeyse ona ulaşamayacaktı. Nihayet arkadaşının yanına vardı ında, arkadaşı onu tanıdı ve ihtiyacını sordu. İhtiyacını arz edince, arkadaşı ona: Peki seninle malımızı yarı yarıya bölüştürmedik mi? Malına ne yaptın? diye sordu. Ben, o malımla daha hayırlı ve daha kalıcı olan şeyleri satın aldım dedi. Arkadaşı: Sen gerçekten bunu (ahireti) tasdik edenlerden misin? diye sordu ve şöyle devam etti: Ben, kıyametin kopaca ını zannetmiyorum. Görüşüme göre de sen ancak bir beyinsizsin. Senin bu beyinsizli ine karşı benim sana verece im, seni mahrum bırakmaktan başka bir şey de ildir. Benim kendi malımı ne şekilde kullandı ımı görmüyor musun? Nihayet malım ve servetim gördü ün bu güzel duruma geldi. Bu durumumuzun sebebi, benim kazanıp kar sa lamam, senin ise beyinsizce harcamandır. Haydi yanımdan çek git! daha sonra Kuran-ı Kerimin sözünü etti i şekilde mahsullerinin üzerine semadan bir afet geliverdi. Varlı ı ve mahsulleri toptan imha edildi.

Bu kıssa buna yakın daha başka lafızlarla da zikredilmiştir.[5]

Kuran-ı Kerimde söz konusu edilen bu iki şahsın kim oldu u hususunda elimizde kesin bir bilgi olmasa da, tuttukları yol ve karşılaştıkları sonuç Kuran-ı Kerimde açıkça beyan edilmiştir. Bizler için mühim olan şahısların kimlikleri de il, inanç, anlayış ve amelleriyle vardıkları neticedir. Hırs, bencillik ve nankörlü ün meyvesi sürekli olarak acı; kanaat, şükür ve yardımlaşmanın meyvesi ise tatlı olagelmiştir.

Kalem Suresinde işlenen bahçe sahipleri kıssasında da benzer bir gidişat ve akıbet ile karşılaşmaktayız.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Mesnevi-i Nuriye

[2] Bediüzzaman Said Nursi

[3] Kehf: 32-43

[4] Saffat: 51

[5] Kurtubi, Kehf 32. Ayet Tefsiri
 
Üst Alt