Barla, hasret kaldığımız mekân, seni özlemiştik, seni hayal ediyorduk, bazen rüyalarımıza giriyordun Çam Dağı'nla, Mus Mescidi'nle. Üstadımın ayağının değdiği, risâlelerin yazıldığı, Süleymanların mübarekleştiği yerleri görme arzusuyla yanıp tutuşuyorduk. Herkesi bir heyecan sarmıştı. Bu bir gezi heyecanı değildi, bu heyecan çok farklıydı. Haftalar öncesinden belirlemiştik yola çıkacağımız tarihi. Yılların hasreti ve özlemi bitecek, canana kavuşmanın huzurunu, sevincini yaşayacaktık.
Gecenin bir yarısı, Barla yollarına düşmüştük, Üstad sevdalıların Üstada kavuşma anıydı bu an. Otobüsümüzün içerisinde kelimelerle ifade edemeyeceğimiz manevî bir hava vardı. Bu hava tekrar Konya-Ereğli'ye dönene kadar bizleri saran manevî bir havaydı. Sabah namazıyla birlikte Gelendost'taydık. Artık çok yaklaşmıştık, ilk hedefimiz Çam Dağı'ydı. Üstadımın ayağının değdiği yerleri görmek, su içtiği o çeşmeden kana kana su içmek ve onun gibi zirvelere çıkıp bu âlemi sabahın serinliğinde temaşa etmek istiyorduk. Arabamız ağır ağır o yokuşu tırmanırken bizdeki heyecan da doruk noktasına ulaşmıştı.
Artık hedefimize ulaşmıştık. Soluğu Üstadımızın su içtiği yerde almış, ellerimizi donduran fakat kalbimizi ısıtan o sudan doyuncaya kadar içmiş ve bizlere bu kadar çok nimetler sunan Allah'ımıza binlerce kez şükretmiştik. Ağabeylerimizle beraber medeniyetin tek dişi kalmış olan canavarına karşı tepelice marşını söyleyerek, "Sen kessen de, sen yıksan da yine geleceğiz ve yine onu anlamaya ve anlatmaya çalışacağız" diyerek, Üstadımızı sevdiğimizi ve bize emanet olarak bıraktığı Risâle-i Nurları son nefesimize kadar okuyup yaşacağımızı haykırdık. Artık tepeye doğru yavaş adımlarla yol almaya başladık. Yolumuz zor ve çetindi ama Risâle-i Nur talebesi hizmette önüne gelen her türlü engelleri aşmakla mükellefti. Zorlukları aşarak tepeye ulaşmış, gördüğümüz manzara bizi hem heyecanlandırmış hem de hüzünlendirmişti.
Heyecanlanmıştık çünkü "Risâle-i Nurların telif edildiği yerler cennetten bir bahçedir" buyuruyordu Üstadım. İşte böyle bir cennet bahçesinde olmak bizi heyecanlandırmıştı. Hüzünlenmiştik, Üstadımın tefekkür ettiği heybetli çam ağacı, artık boynunu bükmüş yerlerde yatıyordu. Yaprakları kurumuş, yeşilliği kalmamıştı. Fakat heybetinden hiçbirşey kaybetmemişti. Ey akılları gözlerine inenler, sevdiklerini maddede arayanlar! Siz kessenizde biz üstadımızı hep dimdik duran o çam ağacında tasavvur edip, Risâlelerimizi bize yeniden yazdıyor gibi temâşâ edeceğiz.
Hayatım boyunca gördüğüm en güzel kahvaltı sofrasıydı. Ömür boyu tadı damağımdan gitmeyecek güzel bir kahvaltı yapmıştık. Yediklerimiz mi tatlıydı, hayır onları tatlandıran aramızdaki muhabbet olmuştu. Bir kez daha bizlere bu nimetleri bahşeden Allah'a şükrettik. Çamdağı'nda hayatımızın en güzel üç saatini geçirmiş, artık Barla'ya dönmüştük.
"Birgün bulaşık yıkıyordum, Üstadımız da balkonda (Barla'daki Hacı Enver'in balkonunda) okuyordu. Aramızda on beş metre kadar mesafe vardı. "Bu Barla çok mahrumiyetli bir yer, mübarek Üstad, geldiği zaman burada duruyor. Hâlbuki Isparta daha güzel, her şey mükemmel ve Isparta'da hem talebe çok, hem hizmet geniş, vasıta filan da bol" diye içimden böyle konuştum. Üstad beni çağırdı. "Gel evlâdım Bayram" dedi. "Evlâdım sen burayı kerih görme, burası çok mühim, cidden çok mühim, burası ileride nurlanacak inşallah" dedi."
Üstadım böyle diyordu. Üstadım dediği olmaz mı... Ve Barla taşıyla toprağıyla nurlanmıştı. Bayram Ağabeyden nakledilen bu hatırada Üstadım bunun müjdesini veriyordu. Gerçekten Barla'ya girdiğinizde her yerde nur merkezlerinin olduğunu görüyorsunuz. Barla'nın her köşesinde Nurlar okunuyor ve nuryüzlü insanları görüyorsunuz. Öğle namazını Üstadımızın evinin yanındaki camide kılmayı Allah nasip etti ve orada güzel bir tevafuk olarak Mehmet Fırıncı Ağabey'le konuşmak nasip oldu.
Barla ve Isparta gezimizden sonra tarifi mümkün olmayan duygularla Konya-Ereğli yollarına düştük. Yazımı Mehmet Fırıncı Ağabey'in anlattığı bir hatırayla sonlandırmak istiyorum. Üstad Hazretleri bir gün talebelerine "Sizler çok değerlisiniz. Çünkü taş olmadınız, ot olmadınız, insan oldunuz. Hıristiyan, Yahudi olmadınız, Müslüman oldunuz ve Nurun hizmetkârı ve talebesi oldunuz" demiş. O zaman değerli olmaya çalışalım bütün sa'yimizi ve gayretimizi hizmet için harcayalım. Ağrı'da askerlik yaparken değerli bir ağabeyimiz "Kardeşim, aklın ve kalbin sürekli hizmetle meşgul olacak, yatağa girdiğinde "Ben hizmet için bugün ne yaptım?" sorusunu soracak ve hizmeti düşünmekten beynin zonklayacak" derdi. Yaz rehavetinin üzerimize çöktüğü şu günlerde beynimizi ve ruhumuzu hizmete vakfetmeye ne dersiniz.
(Isparta'da bizleri bir ağabey şefkatiyle kucaklayan bizlere kapısını ve sofrasını açan fedakâr Nazmi Ağabeye ve nur talebesi ablalarımız ve bacılarımıza çok teşekkür ediyoruz ve hepsinden Allah razı olsun.)
Alıntı...
Gecenin bir yarısı, Barla yollarına düşmüştük, Üstad sevdalıların Üstada kavuşma anıydı bu an. Otobüsümüzün içerisinde kelimelerle ifade edemeyeceğimiz manevî bir hava vardı. Bu hava tekrar Konya-Ereğli'ye dönene kadar bizleri saran manevî bir havaydı. Sabah namazıyla birlikte Gelendost'taydık. Artık çok yaklaşmıştık, ilk hedefimiz Çam Dağı'ydı. Üstadımın ayağının değdiği yerleri görmek, su içtiği o çeşmeden kana kana su içmek ve onun gibi zirvelere çıkıp bu âlemi sabahın serinliğinde temaşa etmek istiyorduk. Arabamız ağır ağır o yokuşu tırmanırken bizdeki heyecan da doruk noktasına ulaşmıştı.
Artık hedefimize ulaşmıştık. Soluğu Üstadımızın su içtiği yerde almış, ellerimizi donduran fakat kalbimizi ısıtan o sudan doyuncaya kadar içmiş ve bizlere bu kadar çok nimetler sunan Allah'ımıza binlerce kez şükretmiştik. Ağabeylerimizle beraber medeniyetin tek dişi kalmış olan canavarına karşı tepelice marşını söyleyerek, "Sen kessen de, sen yıksan da yine geleceğiz ve yine onu anlamaya ve anlatmaya çalışacağız" diyerek, Üstadımızı sevdiğimizi ve bize emanet olarak bıraktığı Risâle-i Nurları son nefesimize kadar okuyup yaşacağımızı haykırdık. Artık tepeye doğru yavaş adımlarla yol almaya başladık. Yolumuz zor ve çetindi ama Risâle-i Nur talebesi hizmette önüne gelen her türlü engelleri aşmakla mükellefti. Zorlukları aşarak tepeye ulaşmış, gördüğümüz manzara bizi hem heyecanlandırmış hem de hüzünlendirmişti.
Heyecanlanmıştık çünkü "Risâle-i Nurların telif edildiği yerler cennetten bir bahçedir" buyuruyordu Üstadım. İşte böyle bir cennet bahçesinde olmak bizi heyecanlandırmıştı. Hüzünlenmiştik, Üstadımın tefekkür ettiği heybetli çam ağacı, artık boynunu bükmüş yerlerde yatıyordu. Yaprakları kurumuş, yeşilliği kalmamıştı. Fakat heybetinden hiçbirşey kaybetmemişti. Ey akılları gözlerine inenler, sevdiklerini maddede arayanlar! Siz kessenizde biz üstadımızı hep dimdik duran o çam ağacında tasavvur edip, Risâlelerimizi bize yeniden yazdıyor gibi temâşâ edeceğiz.
Hayatım boyunca gördüğüm en güzel kahvaltı sofrasıydı. Ömür boyu tadı damağımdan gitmeyecek güzel bir kahvaltı yapmıştık. Yediklerimiz mi tatlıydı, hayır onları tatlandıran aramızdaki muhabbet olmuştu. Bir kez daha bizlere bu nimetleri bahşeden Allah'a şükrettik. Çamdağı'nda hayatımızın en güzel üç saatini geçirmiş, artık Barla'ya dönmüştük.
"Birgün bulaşık yıkıyordum, Üstadımız da balkonda (Barla'daki Hacı Enver'in balkonunda) okuyordu. Aramızda on beş metre kadar mesafe vardı. "Bu Barla çok mahrumiyetli bir yer, mübarek Üstad, geldiği zaman burada duruyor. Hâlbuki Isparta daha güzel, her şey mükemmel ve Isparta'da hem talebe çok, hem hizmet geniş, vasıta filan da bol" diye içimden böyle konuştum. Üstad beni çağırdı. "Gel evlâdım Bayram" dedi. "Evlâdım sen burayı kerih görme, burası çok mühim, cidden çok mühim, burası ileride nurlanacak inşallah" dedi."
Üstadım böyle diyordu. Üstadım dediği olmaz mı... Ve Barla taşıyla toprağıyla nurlanmıştı. Bayram Ağabeyden nakledilen bu hatırada Üstadım bunun müjdesini veriyordu. Gerçekten Barla'ya girdiğinizde her yerde nur merkezlerinin olduğunu görüyorsunuz. Barla'nın her köşesinde Nurlar okunuyor ve nuryüzlü insanları görüyorsunuz. Öğle namazını Üstadımızın evinin yanındaki camide kılmayı Allah nasip etti ve orada güzel bir tevafuk olarak Mehmet Fırıncı Ağabey'le konuşmak nasip oldu.
Barla ve Isparta gezimizden sonra tarifi mümkün olmayan duygularla Konya-Ereğli yollarına düştük. Yazımı Mehmet Fırıncı Ağabey'in anlattığı bir hatırayla sonlandırmak istiyorum. Üstad Hazretleri bir gün talebelerine "Sizler çok değerlisiniz. Çünkü taş olmadınız, ot olmadınız, insan oldunuz. Hıristiyan, Yahudi olmadınız, Müslüman oldunuz ve Nurun hizmetkârı ve talebesi oldunuz" demiş. O zaman değerli olmaya çalışalım bütün sa'yimizi ve gayretimizi hizmet için harcayalım. Ağrı'da askerlik yaparken değerli bir ağabeyimiz "Kardeşim, aklın ve kalbin sürekli hizmetle meşgul olacak, yatağa girdiğinde "Ben hizmet için bugün ne yaptım?" sorusunu soracak ve hizmeti düşünmekten beynin zonklayacak" derdi. Yaz rehavetinin üzerimize çöktüğü şu günlerde beynimizi ve ruhumuzu hizmete vakfetmeye ne dersiniz.
(Isparta'da bizleri bir ağabey şefkatiyle kucaklayan bizlere kapısını ve sofrasını açan fedakâr Nazmi Ağabeye ve nur talebesi ablalarımız ve bacılarımıza çok teşekkür ediyoruz ve hepsinden Allah razı olsun.)
Alıntı...