Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
(Prof.Dr. Seyyid Hüseyin Nasr ´ın bir makalesinden alıntı yapılmıştır.)



Tasavvuf İslâm'ın kalbinde yatar; onun deruni boyutudur. O Allah'ın yaktığı bir lamba gibidir, Müslümanlardan sayısız ruhu ve çok sayıda nesli ışığıyla aydınlatan ve kıyamete kadar da aydınlatacak olan bir lamba. İslâm tarihi boyunca her döneme uygun olmuş ve gelecekte de böyle olmaya devam edecek.
Yine de, günümüz açısından bakıldığında, İslâm dünyasının ve aynı zamanda daha genel bir çerçevede bir bütün olarak insanlığın karşı karşıya kaldığı problemler ışığında onun rolü bazı açılardan özellikle önemli hale gelmektedir. 13./19. yüzyıldan bu yana reformcu ve modernist olarak adlandırılanlardan pek çoğunun İslam toplumunda tasavvufu tahrip etmeye veya zayıflatmaya çalışmış olmaları İslâm dünyası açısından ne kadar dar bakışlı ve talihsiz bir olgudur. Yine de, çok şükür ki tam olarak başarılı olamamışlardır, zira Allah?ın aydınlattığı bir lamba insan tarafından söndürülemez.

Her şeyden önce İslâm, diğer dinler gibi laiklik, modernizm ve şimdi de post-modernizmin bozucu saldırıları ile karşı karşıya kalmıştır. İslâm açısından ancak Sufi hikmeti bu meydan okumanın derin köklerine ulaşıp -sadece duygusal değil- kapsamlı bir entelektüel ve manevi bir derinlik sağlayabilmiştir. Elbette ki siyasi, ekonomik ve askeri unsurlar da bulunmakla birlikte, Batı?nın İslâm dünyası karşısındaki meydan okuması temelde entelektüel düzeydedir, fakat bu meydan okuma felsefi ve ideolojik unsurlar tarafından yönlendirilmeyen Moğol İstilası?ndaki meydan okuma gibi değildir. Artık bu meydan okumaya karşı, yalnızca İslâm?ın etkilediği Sufi metafiziği ile düşüncesi, sadece fideist bir tavırla değil, aynı zamanda entelektüel açıdan da gerçek İslâmi cevabı sağlayabilir.

Tasavvufun gücünü keşfetmek

Öyleyse, Hıristiyan teolojisi ve hayatı üzerinde büyük bir yıkıma yol açmış olan ve aynı olumsuz etkiyi Batı?da görülenden daha farklı bir tarzda da olsa diğer dinler üzerinde de gösteren modern bilim ile bilimselci dünya görüşünün meydan okuması ortadadır. Tekrarlamak gerekirse, bu temel meydan okumaya karşı ancak geçen yüzyıl boyunca çoğu Müslüman düşünürün göz ardı ettiği sufi metafiziği ve kozmolojisi en derin İslâmi karşılığı sağlayabilir. Bu mesele ile yakından ilgili olan; fakat Müslümanlar açısından yakın zamana kadar vurdumduymaz kalınan bir husus insan varlığını tehdit eden çevre krizidir. Elbette ki tabiata nasıl muamele edileceği konusundaki şer?î kanunlar önemlidir, fakat daha da önemlisi tabiatın kutsal oluşunun ve yeryüzünde Allah?ın halifesi olarak insanın Allah?ın yarattıklarını koruma sorumluluğunun yeniden teyit edilmesidir. İslâm tarihi boyunca Kur?an?ın tabiat öğretisini hiçbir grup Sufiler kadar tefsir edememiştir ve bu izahın yapıldığı metinler arasında Arapça, Farsça, Türkçe ve diğer dillerdeki en güzel şiirlerden bazıları da bulunmaktadır. İslami açıdan tabiatın manevi öneminin ve insanın manevi hayatındaki rolünün çağdaş bir dilde yeniden formüle edilmesi ancak Sufi öğretilerine dayanılarak mümkün olabilir.

Dinin alanına dönecek olursak, bütün dinler açısından en ciddi meydan okumanın, kişinin kendi dininden başka dinlerin bulunması veya dini çoğulculuk olarak adlandırılan şey olduğunda pek kuşku yoktur. İslam tarihi boyunca, tasavvuf Kur?an?daki vahyin evrenselliği öğretisini esas alarak diğer dinlerin tabilerine karşı bir anlayış ve sempati geliştirmiş ve gerçekten de dini çoğulculuğun metafiziğini kapsamlı bir şekilde formüle etmiştir. Pratik düzeyde de ister İspanya ve Fas?ta olsun ister Mısır?da, Osmanlı Türkiye?sinde, İran?da veya Hindistan?da olsun sufiler diğer dinlerin tabilerine nasıl muamele edileceği konusunda bir model geliştirmişlerdir. Günümüzde İslâm dünyası evrensel bakış açısını yeniden ortaya koymak ve tasavvuf geleneğini içine almak konusunda şiddetli bir ihtiyaç içindedir. Gerçekten de tasavvufa karşı yapılan saldırılar İslam düşüncesinin belli başlı akım ve hareketlerinin tasavvufu nahoş bir şekilde dışlamalarına yol açmıştır ki, bu da farklı İslâm hukuk ve kelam ekolleri ile değişik siyasi birimler arasında birliğe son derece fazla ihtiyaç duyulduğu bir durumda ne dış dünyadaki ilişkilerinde ne de kendi içindeki ilişkilerinde İslâm davasına kesinlikle hizmet etmez.

İslâm tarihi boyunca tasavvuf İslâm sanatları ve biliminde olduğu gibi felsefede de merkezi bir rol oynamıştır. Günümüzde İslâm dünyası kendi entelektüel ve estetik mirasını yeniden canlandırma ihtiyacı içindedir ve bu çabada da yine tasavvufun rolü merkezi rol olmaya devam etmektedir. Aynı şekilde, İslâm tarihi boyunca Gazali, Abdülkâdir el-Geylânî ve Ebü?l-Hasan eş-Şâzilî gibi şahsiyetler ile pek çok diğer önder şahsiyetin çalışmalarında ve faaliyetlerinde de görülebileceği gibi, tasavvuf ahlakî uyanışta da önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde, aynı şekilde İslâm toplumunun, özellikle şehir bölgelerindeki pek çok kesiminde ahlaki hayatın yeniden canlandırılmasına büyük ihtiyaç bulunmaktadır. Bu sonucu tasavvuf dışında hangi manevi kuvvet sağlayabilir ki? İlk Arap fetihlerinden sonra İslâm?ın Türkler arasında, Siyahî Afrika?da ve aynı şekilde Hindistan?da, Çin?de ve Güneydoğu Asya?da yayılmasında tasavvuf önemli bir rol oynamıştır. Günümüzde İslâm, Avrupa?da ve Amerika?da yayılmaktadır ve yine bu süreçte özellikle eğitimli sınıflar arasında tasavvuf önder bir rol oynamaktadır. Tasavvufun aynı zamanda geniş anlamda insanlık için de bir mesajı vardır ve bu mesaj tasavvuf metinlerine İslâm dünyasının dışında hem Batı hem de Doğu?da gösterilen büyük ilgiye bakıldığında daha kolay görülebilecektir. Günümüzde Amerika?da en çok satan şiirin büyük Farîsi Sufi şair ve üstâd Rumi?nin şiirleri olması ne kadar da dikkat çekicidir. Bunlar, tasavvuf öğretisi ve uygulamalarının yaşadığımız zamana büyük bir uygunluk gösterdiğine dair sadece belli başlı bazı örneklerdir. Fakat elbette ki, günümüz açısından tasavvufun en büyük katkısı, onun her zaman olduğu şeydir, yani insanı gaflet uykusundan veya unutkanlıktan uyandırması, hatırlamaya veya zikre yöneltmesi, bize kim olduğumuzu, niçin burada bulunduğumuzu ve nereye gidiyor olmamız gerektiğini hatırlatmasıdır. Allah?a ve onun yaratıklarına olan aşkın, muhabbetin ateşini tutuşturmak ve bizleri O?nun bilgisinin veya uğruna yaratıldığımız şeyin marifetinin ışığı ile aydınlatmak içindir. Tasavvufun rolü bizlere Allah ile olan ezeli ve ebedi ahdimizi, misakımızı hatırlatmak ve elest bezminde Allah?ın bize ?Ben sizin Rabbiniz değil miyim?? diye sorduğunda bizim bütün varlığımızla tasdik ederek verdiğimiz ?evet? veya ?elbette ki? cevabını bu hayatta tekrar göstermemize imkan sağlamaktır. Tasavvuf onun öğretilerini takip edenlere elest'in gizemlerini öğretmek ve insanın Allah'ın hakimiyetine tam bir teslimiyetle şahadet ettiği aslî tabiatına veya fıtratına, insan olmamız hasebiyle insani varlığımızın derinlerinde taşıdığımız aslî tabiatına dönmesini sağlamak için vardır.

(*) Seyyid Hüseyin Nasr, 7 Nisan 1933 tarihinde Tahran?da doğdu. Yükseköğrenimini ABD?de Massachusettes Institute of Technology de fizik dalında yaptı. Harvard Üniversitesi?nde jeoloji ve jeofizik alanında yüksek lisans, bilim tarihi alanında da doktora yaptıktan sonra 1958 yılında İran'a döndü. Bir süre Tahran Üniversitesinde felsefe ve bilim tarihi profesörlüğü görevlerinde bulundu. 1962-1965 yılları arasında Harvard da bilim tarihi dersleri verdi. Doğu ve Batı dillerinde 250 civarında makalesi bulunan Nasr, halen ABD de George Washington Üniversitesinde İslâm araştırmaları profesörü olarak görev yapmaktadır.

Eserleri: İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı, İslam'da Düşünce ve Hayat, İslam ve İlim, İslam Sanatı ve Maneviyatı, Bir Kutsal Bilim İhtiyacı, Kutsalın Peşinde, İslam'da Bilim ve Medeniyet, Üç Müslüman Bilge, Tabiat Düzeni ve Din, Genç Müslüman'a Modern Dünya Rehberi ile çok sayıda gazete ve dergilere yazılmış makalesi bulunmaktadır.
 

berrak

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
14 Mar 2006
Mesajlar
165
Aldığı Beğeniler
1
paylaşımın için çok sağol..bu güzel bilgiler için...
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
Bir Mevlânâ âşığı olan Pakistanlı büyük mütefekkir Muhammed İkbâl, Türkiye'ye gelirken uçağın Türk hava sahâsına girmesi ile birlikte ayağa kalkmış, bir müddet öylece beklemişti. Yanındakiler sordu:
"- Niçin böyle yaptınız?"
O da, şu mânidar cevabı verdi:
"- Bu topraklar, Hazret-i Mevlânâ'nın kabrinin bulunduğu mübârek topraklardır ve bu mukaddes mekânda yaşayan millet de öyle bir millettir ki, yıllarca İslâm'ın muhafızlığını yapmıştır. Eğer Türk milleti olmasaydı, İslâm, Arap yarımadasında hapsolurdu. Bunun içindir ki, gönlümde Hazret-i Mevlânâ'ya ve onun necîb milletine karşı sonsuz bir saygı ve ihtirâm vardır. İşte bundan dolayı, yâni onlara hürmeten ayağa kalktım."
Böylesi bir muhabbet, hayranlık ve ihtiram dolu bu misâl de gösteriyor ki, tasavvufun yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biri olan Hazret-i Mevlânâ'nın, vefatından asırlar sonra bile İkbâl gibi büyük bir mütefekkiri etkileyip onun şahsiyetinin şekillenmesinde rol oynaması ve gönül âlemini aşk, vecd, muhabbet, incelik, letâfet, mârifet gibi yüce hasletlerle tezyin edebilmesi, bir bakıma tasavvufun lüzûmunu sergileyen müstesnâ bir hakîkattir. Öyle ki, doğudan batıya kadar nice gönülleri kaynaştıran, olgunlaştıran ve zirveleştiren bir hakîkat!.. Asırları ve nesilleri kuşatan bir hakîkat!..
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, tasavvufta kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye hususunda dikkat ettiği incelikleri şöyle beyan buyurmuşlardır:
"- Bizler mürîdi gerekli olduğu tarzda, yâni onun içinde bulunduğu hâle göre terbiye ederiz. Îcâbında cezbe, îcâbında sülûk yolunu tercih ederiz. Biliriz ki, sohbetimize gelenlerin bazılarının gönüllerinde muhabbet tohumu vardır, bazılarında yoktur veya dünyevî ve nefsânî alâkalardan dolayı çürümüştür. İşte bizim vazîfemiz, bu fânî alâkaları temizlemek ve gönle muhabbet tohumu ekmek, ekilmiş olanları da hakîkat zemzemiyle sulayıp yeşerterek mârifetullâh güneşiyle bir ihlâs fidanı hâline getirmektir.
Zikir telkînine gelince, o, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonraki netice, yâni çakmak taşını çakıp da aşk çırasını tutuşturmak işi, mürîde kalmıştır."
SÖZÜN ÖZÜ:
Nasıl ki, bedene âit hastalıklar muhtelif ve onların tedâvî yolları da birbirinden farklı ise, rûha ve gönle âit hastalıklar da böyledir. Bu bakımdan firâset ve basîret sahibi Allâh dostları, mânevî terbiyede muhâtablarının durumlarına göre teşhis ve tedâvî yolunu tercih ederler. Kimine İbrâhim bin Edhem'de görüldüğü gibi:
"Tacı ve tahtını terket!" tavsiyesinde bulunurlarken, kimine de Fâtih Sultan Mehmed Han'da olduğu gibi:
"Eğer bu vazifeyi bırakırsan ve senden daha liyâkatlisi de gelmezse, vebâle girersin!" îkâzında bulunarak, irşad ve teveccühlerini onların bulundukları makâmda devam ettirirler.
Kimini su ile, kimini ateşle imtihân ederler. Dolayısıyla nasıl ki, bedenî bir hastalıkla muzdarip kimsenin şifaya kavuşması için tabîbe teslîmiyeti ve verdiği reçeteyi tatbik etmesi zarurî ise, kalbî hastalıklarda da durum aynıdır; hattâ daha hassastır. Zîrâ beden tedâvîsindeki ihmâl, sadece bu dünyaya yönelik bir zarara uğratır; ancak gönül tedâvîsindeki ihmâl ise, ebedî bir hayatı hüsrân eyler.
 

ihsan

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Nis 2006
Mesajlar
46
Aldığı Beğeniler
0
ORiJiNAL YAZARI : Necmeddin
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, tasavvufta kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye hususunda dikkat ettiği incelikleri şöyle beyan buyurmuşlardır:
"- Bizler mürîdi gerekli olduğu tarzda, yâni onun içinde bulunduğu hâle göre terbiye ederiz. Îcâbında cezbe, îcâbında sülûk yolunu tercih ederiz. Biliriz ki, sohbetimize gelenlerin bazılarının gönüllerinde muhabbet tohumu vardır, bazılarında yoktur veya dünyevî ve nefsânî alâkalardan dolayı çürümüştür. İşte bizim vazîfemiz, bu fânî alâkaları temizlemek ve gönle muhabbet tohumu ekmek, ekilmiş olanları da hakîkat zemzemiyle sulayıp yeşerterek mârifetullâh güneşiyle bir ihlâs fidanı hâline getirmektir.
Zikir telkînine gelince, o, bir kimsenin eline çakmak taşı vermek gibidir. Bundan sonraki netice, yâni çakmak taşını çakıp da aşk çırasını tutuşturmak işi, mürîde kalmıştır."
SÖZÜN ÖZÜ:
Nasıl ki, bedene âit hastalıklar muhtelif ve onların tedâvî yolları da birbirinden farklı ise, rûha ve gönle âit hastalıklar da böyledir. Bu bakımdan firâset ve basîret sahibi Allâh dostları, mânevî terbiyede muhâtablarının durumlarına göre teşhis ve tedâvî yolunu tercih ederler. Kimine İbrâhim bin Edhem'de görüldüğü gibi:
"Tacı ve tahtını terket!" tavsiyesinde bulunurlarken, kimine de Fâtih Sultan Mehmed Han'da olduğu gibi:
"Eğer bu vazifeyi bırakırsan ve senden daha liyâkatlisi de gelmezse, vebâle girersin!" îkâzında bulunarak, irşad ve teveccühlerini onların bulundukları makâmda devam ettirirler.
Kimini su ile, kimini ateşle imtihân ederler. Dolayısıyla nasıl ki, bedenî bir hastalıkla muzdarip kimsenin şifaya kavuşması için tabîbe teslîmiyeti ve verdiği reçeteyi tatbik etmesi zarurî ise, kalbî hastalıklarda da durum aynıdır; hattâ daha hassastır. Zîrâ beden tedâvîsindeki ihmâl, sadece bu dünyaya yönelik bir zarara uğratır; ancak gönül tedâvîsindeki ihmâl ise, ebedî bir hayatı hüsrân eyler.

harika bir yazı....burda inş.çok şey öğrenecem ...allah hepinizden razı olsun.
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
RABBİM bizleri öğrenip,amel eden muminlerden etsin.....
 
Üst Alt