Florasan lambalar:
Bir bayram öncesiydi. Bediüzzaman, "Zübeyir, biz kıra gideceğiz. Siz burada kalın, temizlik yapın" dedi.
Zübeyir ve birkaç talebesi evde kaldılar ve temizliğe başladılar. Kilerde iki üç senedir bekleyen bozuk florasan lambalar vardı.
Talebelerden biri, "Zübeyir Ağabey, bunları ne yapalım?" diye sordu.
"İşe yaramazlar, kırıp çöpe atın."
Onlar da öyle yaptılar.
Akşam üzeri Bediüzzaman kırdan dönmüştü.
"Ne yaptınız Zübeyir, iyice temizlediniz mi buraları?" dedi.
"Temizledik Üstadım" dedi Zübeyir.
"Aferin Zübeyir," dedi. "O florasanları ne yaptınız?"
"Üstadım onlar iki üç senedir öylece bekliyordu. Bozuktular, tamir de edilemezlerdi. Biz de kırdık attık" dedi.
Bediüzzaman, başını iki yana doğru salladı.
"Fesübhanallah," dedi. "Bu insanoğlunun ruhunda da kırma ve yıkma meyli varmış."
Bediüzzaman tahribe, yıkıp yok etmeye, kırıp atmaya son derece karşıydı.
Yumurtayı pişirirken bile kabuğunu tamamen kırdırmazdı. Küçük bir delik açtırarak oradan tabağa döktürürdü.
"İyiye yor"
Talebeleriyle sürekli mektuplaşırdı. Gelen mektuplara cevaplar yazar ve bu şekilde diyaloğa önem verirdi. Zamanla bu mektuplar Nur Risalelerinin önemli bir bölümü haline geldi. Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lâhikası gibi eserler bu şekilde oluştu.
Bir gün Bediüzzaman'a bir talebesinden mektup geldi. Mektupta tanınmış bir hocadan söz ediyor ve hocanın Risale-i Nur'ların aleyhinde konuştuğunu yazıyordu.
Bediüzzaman mektubu okuyanın sözünü kesti ve devamını okumasına izin vermedi. Üzülmüştü, biraz da kızmıştı.
"O zât, ilim ehlidir, âlimdir, bize dosttur, o öyle söylemez, siz benim kardeşimle aramı mı açacaksınız?" dedi.
Ve talebelerine şöyle ders verdi:
"Kardeşim, biz daima olayları iyiye ve güzele yormakla görevliyiz, kötü düşünceler âlemimizi işgal etmemeli. Kesinlikle gıybet etmeyin ve kimsenin aleyhinde konuşmayın."
Önce Türkiye:
Tillolu, yirmi yaşlarında bir gençti. Kendisini yetiştirmiş, Ankara'ya gelmiş ve bizzat Ahmet Hamdi Akseki'nin imtihanından geçer not alarak Diyanet'te işe başlamıştı.
Hizmet aşkıyla doluydu. Memleketin halini ve gelişmeleri iyiye yormuyor, Arabistan'a gitmek istiyordu. En iyi hizmetin orada olacağını düşünüyordu.
Bediüzzaman'a uzaktan uzağa bir sevgisi vardı. Bazı eserlerini almış ve okumuştu. Dedesinin de tavsiyesi üzerine babasıyla birlikte Bediüzzaman'ı ziyarete geldiler.
Bediüzzaman onları çok iyi karşıladı, kucakladı. "70 senedir Tillo'dan bir yardımcı vermesi için Allah'a dua ediyordum ve bir yardımcı bekliyordum. Allah sizi bana yolladı" dedi.
Bir müddet konuştuktan sonra Tillolu Said:
"Üstadım, ben Hicaz'a gitmek istiyorum" dedi.
Bediüzzaman, "Niye?" diye sordu.
Memleketin halini iyi görmediğini, gittikçe daha da fenalaşacağını söyleyerek şöyle dedi:
"Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de..."
Bediüzzaman, "Kardeşim," dedi, "ben orada olsaydım buraya gelirdim. İslâm âleminin kapısının kilidi Türkiye'dir. Bu kilit bu kapıyı İslâm dünyasına açar. Kesinlikle buradan gitmek için izin yok."
(Bediüzzaman'la Yaşayan Öyküler-1 kitabından)
Bir bayram öncesiydi. Bediüzzaman, "Zübeyir, biz kıra gideceğiz. Siz burada kalın, temizlik yapın" dedi.
Zübeyir ve birkaç talebesi evde kaldılar ve temizliğe başladılar. Kilerde iki üç senedir bekleyen bozuk florasan lambalar vardı.
Talebelerden biri, "Zübeyir Ağabey, bunları ne yapalım?" diye sordu.
"İşe yaramazlar, kırıp çöpe atın."
Onlar da öyle yaptılar.
Akşam üzeri Bediüzzaman kırdan dönmüştü.
"Ne yaptınız Zübeyir, iyice temizlediniz mi buraları?" dedi.
"Temizledik Üstadım" dedi Zübeyir.
"Aferin Zübeyir," dedi. "O florasanları ne yaptınız?"
"Üstadım onlar iki üç senedir öylece bekliyordu. Bozuktular, tamir de edilemezlerdi. Biz de kırdık attık" dedi.
Bediüzzaman, başını iki yana doğru salladı.
"Fesübhanallah," dedi. "Bu insanoğlunun ruhunda da kırma ve yıkma meyli varmış."
Bediüzzaman tahribe, yıkıp yok etmeye, kırıp atmaya son derece karşıydı.
Yumurtayı pişirirken bile kabuğunu tamamen kırdırmazdı. Küçük bir delik açtırarak oradan tabağa döktürürdü.
"İyiye yor"
Talebeleriyle sürekli mektuplaşırdı. Gelen mektuplara cevaplar yazar ve bu şekilde diyaloğa önem verirdi. Zamanla bu mektuplar Nur Risalelerinin önemli bir bölümü haline geldi. Barla, Kastamonu ve Emirdağ Lâhikası gibi eserler bu şekilde oluştu.
Bir gün Bediüzzaman'a bir talebesinden mektup geldi. Mektupta tanınmış bir hocadan söz ediyor ve hocanın Risale-i Nur'ların aleyhinde konuştuğunu yazıyordu.
Bediüzzaman mektubu okuyanın sözünü kesti ve devamını okumasına izin vermedi. Üzülmüştü, biraz da kızmıştı.
"O zât, ilim ehlidir, âlimdir, bize dosttur, o öyle söylemez, siz benim kardeşimle aramı mı açacaksınız?" dedi.
Ve talebelerine şöyle ders verdi:
"Kardeşim, biz daima olayları iyiye ve güzele yormakla görevliyiz, kötü düşünceler âlemimizi işgal etmemeli. Kesinlikle gıybet etmeyin ve kimsenin aleyhinde konuşmayın."
Önce Türkiye:
Tillolu, yirmi yaşlarında bir gençti. Kendisini yetiştirmiş, Ankara'ya gelmiş ve bizzat Ahmet Hamdi Akseki'nin imtihanından geçer not alarak Diyanet'te işe başlamıştı.
Hizmet aşkıyla doluydu. Memleketin halini ve gelişmeleri iyiye yormuyor, Arabistan'a gitmek istiyordu. En iyi hizmetin orada olacağını düşünüyordu.
Bediüzzaman'a uzaktan uzağa bir sevgisi vardı. Bazı eserlerini almış ve okumuştu. Dedesinin de tavsiyesi üzerine babasıyla birlikte Bediüzzaman'ı ziyarete geldiler.
Bediüzzaman onları çok iyi karşıladı, kucakladı. "70 senedir Tillo'dan bir yardımcı vermesi için Allah'a dua ediyordum ve bir yardımcı bekliyordum. Allah sizi bana yolladı" dedi.
Bir müddet konuştuktan sonra Tillolu Said:
"Üstadım, ben Hicaz'a gitmek istiyorum" dedi.
Bediüzzaman, "Niye?" diye sordu.
Memleketin halini iyi görmediğini, gittikçe daha da fenalaşacağını söyleyerek şöyle dedi:
"Orada olsam çocuklarım da kurtulur, ben de..."
Bediüzzaman, "Kardeşim," dedi, "ben orada olsaydım buraya gelirdim. İslâm âleminin kapısının kilidi Türkiye'dir. Bu kilit bu kapıyı İslâm dünyasına açar. Kesinlikle buradan gitmek için izin yok."
(Bediüzzaman'la Yaşayan Öyküler-1 kitabından)