İnsanın vazifesi, başlangıçta kötü ahlaklarla dolu veya meyilli olan nefsi, güzel sıfatlara kavuşturmaktır. Tasavvuftaki ‘seyr-u süluk’tan gaye de budur.
Nefsin süluku/terakkisi ise inişli çıkışlıdır. Bazen ilerler bazen geriler. Büyüklük ve varlık iddiası, genellikle ilerleme dönemlerine mahsustur. Gerileme periyodunda ise daha başka durumlar ortaya çıkar.
Her ilerleme döneminin ardından bir ‘yenilgi’ gelir. Nefsine mağlup olan zavallı insancık (sofi), sonu gelmez yenilgilerden bıkıp usanır. Bu defa nefsi ona başka bir oyun oynamak ister.
Dediğimiz gibi nefsin oyunları, akla hayale sığmaz! Kendini o manevi hallere layık göremediğinde, bu defa da ‘Benden adam olmaz!’ diye tutturur. Kulluğun getirdiği sorumluluktan kaçmak için bin türlü bahane arar.
Onun bu oyununa aldanan salik, kendisini Allah’a layık bir kul gibi görmeyince bu sefer, nefsinin gevşekliğe düşmesine izin verir. “Ben zaten zayıf bir kulum, ibadet taate gücüm yok. Zaten Allah’a da layık değilim” diyerek, nefsini tasdik eder. Bu yüzden de amellerinden geri kalır ve neticede maneviyatı zayıflar.
Zira nefis, ancak manevi de olsa bir menfaat için çalışır, bir karşılığı olmasa, çalıştığının karşılığını görmese tembelliğe düşer. Peki, bu meselenin çıkış yolu nedir?
Bu çıkmazın çıkış noktası şöyle olsa gerek. Eğer insan kendisini bir makam veya hal sahibi olarak görmeyip yalnızca Allahu Teâlâ’ya layık bir kul olmaya çalışsa, amel ve taatini devam ettirse nefsindeki o boşluk, zayıflık ve şevksizlik de ortadan kaybolacaktır. Allahu Teâlâ ona yolunu kolaylaştıracak, yardım edecek, manevi kuvvet verecektir.
Ayrıca; “Nefsin aslını, kaynağını ve fıtrî karakterini bilen kişi, ona karşı galebe etmenin yaratana sığınmak ve O’ndan yardım istemekle gerçekleşeceğini de bilir. Bir kul, yaratılışında mevcut olan hayvanî iştiyakları ilim ve adl (adalet) ile eğitip yönlendirmedikçe insanlık derecesine eremez. Şu halde sâlik ifrat ve tefrite düşmeden itidali korumalıdır. Böylece kendindeki manevî hisler güçlenir, bünyesinde mevcut olan şeytanî vasıfları ve kötü ahlâkı anlar ve insanlığın mânâsını kavrar. Bu konuda nefsinin lehine olan şeylere razı olmayacak derecede kemâle erer.” (Hikmet Efendi; Marifet-i İlahiyye)
Evet, insan gerçekten de bir hal veya makam sahibi olsa ve bunun farkında olsa yine de kendisini bir emanetçi gibi görmelidir. Daha da önemlisi, o makam veya halin kendi çalışmasıyla verilmediğinin idrakinde olmalıdır. Madem çalışmakla olmamıştır, o halde ilahi bir ihsandır, hediyedir. Hediyenin kıymetli olması ise hediye edenin ikramının yüceliğini gösterir. Hediyeyi alanın değil.
Hediyeyi alana ise büyük bir şeref payı vardır. Bu şeref payı ise elindeki hediyeyi kendisi kazanmış gibi düşündüğünde, uçar gider…
Nefsin süluku/terakkisi ise inişli çıkışlıdır. Bazen ilerler bazen geriler. Büyüklük ve varlık iddiası, genellikle ilerleme dönemlerine mahsustur. Gerileme periyodunda ise daha başka durumlar ortaya çıkar.
Her ilerleme döneminin ardından bir ‘yenilgi’ gelir. Nefsine mağlup olan zavallı insancık (sofi), sonu gelmez yenilgilerden bıkıp usanır. Bu defa nefsi ona başka bir oyun oynamak ister.
Dediğimiz gibi nefsin oyunları, akla hayale sığmaz! Kendini o manevi hallere layık göremediğinde, bu defa da ‘Benden adam olmaz!’ diye tutturur. Kulluğun getirdiği sorumluluktan kaçmak için bin türlü bahane arar.
Onun bu oyununa aldanan salik, kendisini Allah’a layık bir kul gibi görmeyince bu sefer, nefsinin gevşekliğe düşmesine izin verir. “Ben zaten zayıf bir kulum, ibadet taate gücüm yok. Zaten Allah’a da layık değilim” diyerek, nefsini tasdik eder. Bu yüzden de amellerinden geri kalır ve neticede maneviyatı zayıflar.
Zira nefis, ancak manevi de olsa bir menfaat için çalışır, bir karşılığı olmasa, çalıştığının karşılığını görmese tembelliğe düşer. Peki, bu meselenin çıkış yolu nedir?
Bu çıkmazın çıkış noktası şöyle olsa gerek. Eğer insan kendisini bir makam veya hal sahibi olarak görmeyip yalnızca Allahu Teâlâ’ya layık bir kul olmaya çalışsa, amel ve taatini devam ettirse nefsindeki o boşluk, zayıflık ve şevksizlik de ortadan kaybolacaktır. Allahu Teâlâ ona yolunu kolaylaştıracak, yardım edecek, manevi kuvvet verecektir.
Ayrıca; “Nefsin aslını, kaynağını ve fıtrî karakterini bilen kişi, ona karşı galebe etmenin yaratana sığınmak ve O’ndan yardım istemekle gerçekleşeceğini de bilir. Bir kul, yaratılışında mevcut olan hayvanî iştiyakları ilim ve adl (adalet) ile eğitip yönlendirmedikçe insanlık derecesine eremez. Şu halde sâlik ifrat ve tefrite düşmeden itidali korumalıdır. Böylece kendindeki manevî hisler güçlenir, bünyesinde mevcut olan şeytanî vasıfları ve kötü ahlâkı anlar ve insanlığın mânâsını kavrar. Bu konuda nefsinin lehine olan şeylere razı olmayacak derecede kemâle erer.” (Hikmet Efendi; Marifet-i İlahiyye)
Evet, insan gerçekten de bir hal veya makam sahibi olsa ve bunun farkında olsa yine de kendisini bir emanetçi gibi görmelidir. Daha da önemlisi, o makam veya halin kendi çalışmasıyla verilmediğinin idrakinde olmalıdır. Madem çalışmakla olmamıştır, o halde ilahi bir ihsandır, hediyedir. Hediyenin kıymetli olması ise hediye edenin ikramının yüceliğini gösterir. Hediyeyi alanın değil.
Hediyeyi alana ise büyük bir şeref payı vardır. Bu şeref payı ise elindeki hediyeyi kendisi kazanmış gibi düşündüğünde, uçar gider…
Son düzenleme: