Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
Allah Azze ve Celle bize kitabında dinini kemale erdirdiğini ve kullarına verdiği nimetlerini tamamladığını haber vermiştir.

Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladım ve din olarak ta sizin için İslamdan razı oldum. (Maide:3)

Bu dinin nasıl yaşanması gerektiğini de, Onun Rasulü Muhammed (s.a.v) bize apaçık biçimde Sünneti ile öğretmiştir. Öyleyse yolumuzu bize tanıtan, aklımıza, kalbimize ve tüm hayatımıza yön verip onu terbiye edecek olan Kuran ve Onun Rasulü (s.a.v) tarafından anlaşılıp hayata uygulaması demek olan Sünnet-i Nebeviye gibi iki rehberimiz var.

Allah dininizin temel kaide ve kurallarını, diğer bir deyişe hükümlerini tamamladı. Kuranı tüm insanlığı sapıklıktan ve şirkin her türünden İslama davet olarak gönderdi. Yani Kuran hem din, hem de şeriat (yaşam tarzı)kitabı olarak gönderildi.

Bu kitap, bize İman, İslam, Tevhid ve İhsanın ne demek olduğunu öğretti. Allah Rasulü (s.a.v.) de İbadetlerin; namaz, hac, oruç, cihad, Allah yolunda infak, mevize-i hasene, (Allaha davet) insan ilişkileri, ahlaki, edebi ve ailevi hayatımızla ilgili hükümleri beyan etti ve bunun ihlas dairesinde hayata uygulanmasının esaslarını gösterdi. Kuran, ,hlasla amel eden kadın ve erkeklerin gerçek müminler olduklarını ve onların hiç bir işlerinde Allah ve Rasulünün verdiği hükmün dışında bir seçenekleri olmadığını haber verdi. Zira Allah ve Rasule itaat imandır. Allah ve Rasulüne isyan ise küfürdür.

Hiç bir mümin erkek ve mümin kadın için Allah ve Rasulü bir emri dileyince onlar için herhangi bir işlerinde seçenek yoktur. Kim Allaha ve Rasulüne karşı gelirse, şüphesiz ki apaçık bir sapıklığa düşmüştür. (Ahzab:36)

Kim Rasule itaat ederse, Allaha itaat etmiştir. (Nisa:80)

De ki, bu benim yolumdur. Basiretle Allaha davet ediyorum, ben ve bana uyanlar. Allahı tenzih ederim ve ben müşriklerden değilim. (Yusuf:108)

Ey iman edenler Allah ve Rasulünden öne geçmeyiniz. Allahtan korkunuz. Şüphesiz ki Allah çok duyucu çok bilicidir. (Hucurat:1)

De ki Allahı seviyorsanızbana uyunuz ki Allah da sizin günahlarınız bağışlasın. Allah gerçekten çok bağışlayandır. (Al-i İmran:30)

Ayetlerinde gördüğünüz kadarıyla Allaha ve Rasule (s.a.v) itaatın imani açıdan önemine işaret edilmekte. Amel ve itikadımızda Allahdan ve Rasulden (s.a.v.) geleni temel hareket noktası olarak ele almadığımız zaman imanla ilişkimiz kesilir.

Din tamamlanmıştır. Rasul (s.a.v.) Onu İman ve İslamın rükünleri ve hükümlerinin tefsiri ve beyanı açısından bize eksik kalmayacak bir biçimde açıklamıştır.

Andolsun ki, Allah onlara kendilerinden bir Rasul göndererek büyük iyilik etmiştir. Onlara Onun ayetlerini okur, onları temizler ve onlara kitabı ve hikmeti öğretir. Halbuki daha önce apaçık bir dalalet içinde idiler. (Al-i İmran:164)

Ve o Rasul (s.a.v.) yalnız bize değil, tüm alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Elbette rahmet olarak gönderilen o insan, Kuranı bize tam anlamıyla öğrettikten sonra aramızdan ayrılıp gidecekti. Yoksa dinin kemale erdirilmesi ve nimetlerin tamamlanmasını ne ile izah edebiliriz. Öyleyse Rasul (s.a.v.) eksikleri olan, rükünleri ve hükümleri belli olmayan bir din bırakıp gitmedi.

Çünkü Rasul (s.a.v.) Mübin bir Belağda da bulundu. Sözü, davranışı, ikrar ve ahlakıyla bu kitabın sadık, emin, dürüst, ihlaslı bir mübelliği olarak risaletini yerine getirdi.

Vahiy kesildiğinde artık İmanın ve İslamın erkanı tamamlanmış, ibadet ve amellerin nicelik ve niteliği en son şeklini almıştı.

Kuran Allah Rasulünün hem imanda, hem de amelde bizim için uyulması gereken yegane örnek olarak tanıtır. Allah Ona Usve-i Hasene adını vermiştir.

Andolsun ki sizin için Allahın Rasulünde en güzel bir usve vardır. (Ahzab:21)

Allah böyle söyledikten sonra İslamın yaşanmasında kim Ondan daha iyi bir örneğin olduğunu söyler veya kim Onun getirdiklerine yine bir şeyler eklenmesi gerektiğini iddia ederse, kendisine Allahın dinininden başka bir din seçmiştir.

Rasul size neyi getirmişse onu alınız ve sizi neden de alıkoymuşsa ondan da sakınınız. (Haşr:7)

Ey iman edenler Allaha itaat edin ve Rasule de itaat edin ve sizden olan Ulul emre de.
Eğer herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz, onu Allaha ve Rasule götürünüz Allaha ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu sizin için işleri aslına çevirmede en iyisidir. (Nisa:59)

Her hangi bir meselede bile onu Allah ve Rasulüne götürmemiz emredilirken, bunu eğer Allaha ve ahiret gününe iman ediyorsak yapmamız gerektiği vurgulanmakta.

Bu imani bir meseledir. Kişi, meselelerini Kitap ve Sünnete arzetmiyorsa, ya zındık veya kafirdir. İman ettiğini söyleyen hevasıyla amel ediyorsa münafıktır. Çünkü, münafık imanı tanımlar ancak onunla amel etmez.[1]

Bu kitaba ve Rasulün (s.a.v.) Sünnetine iman ettiğini söyleyipte Kitap ve Sünnette olmayan (İçtihadi amel hariç) bir amel veya ibadeti İslama maletmeye çalışanlar ise bidat ehlidirler. Bunların bir kısmı kafirdir, diğer bir kısmı ise kebair (büyük günah) sahibidirler. Ne yazık ki müslümanlar arasında bin yıldan fazladır sayısız bidat ve hurafelerle amel edilegelinmektedir. Bunun ortaya çıkmasının yegane nedeni, insanların heva ve heveslerine uyup, Kitap ve Sünnette yaptıklarına bir delil olmadığı halde; yeni ibadet, dua, zikir ve tevessül türleri icad etmeleridir.

Bunun gereği gibi engellenmemesinde dolayı müslümanlar arasında ilmi ve siyasi otoritelerin de fesad bulmasıyla bidatler o derece yayılmaya başladı ki, daha İslamın ilk çağında bile dinin temel ibadetleri şekil ve biçim bozukluğuna uğradı. Bunun siyasi ve mezhebi kavgalar ve fırkalaşmalar izledi. Hak ehli ve Sünnet alimlerinin şu veya bu şekilde zulümlere maruz kalıp öldürülmeleri işkencelere uğrayıp sürgün edilmeleri sonucu cahili bir çok teşkilat ve kurum ortaya çıktı.

Hatta öyle bir zaman geldi ki Camiler ve Mescidler neredeyse Budistlerin törenlerinin uygulandığı mekanlar haline geldi.[2] Halbuki önceleri Camiler ilim meclisleri ile ihya edilirdi. Bu kadar kısa bir zaman içinde (Hicri IV. Asrın başları) Camilerde aslı olmayan namazlar ve zikir biçimleri ihdas edildi ki bunun başlangıcı sahabe zamanına kadar uzanır.

Kabir ve türbeleri ziyaret, Mevlid, Reğaib, Mirac ve Beraat gecelerini kutlama, artık dini bir ibadet ve zaruret halini aldı. Ve böylece avam halk zamanla bunu dindenmiş zannetti. Halbuki, bu ibadetlerin veya amellerin kaynağı Sünnet değil Allah Rasulü (s.a.v.) adına uydurulmuş Mevzu hadislerdi.

Mesela; her ne kadar Receb ve Şaban aylarının faziletlerine delil olacak zayıf, Hasen ve kısmen de kimi alimlerin dediğine göre, sahih hadisler olmasına rağmen, bu konuda hiç aslı ve eseri olmayan hadislerle de amel edilegelindi.

Ne yazık ki burada siyasi fırkaların (Bermekiler, Fatimiler vb.) eli olduğu gibi, özellikle de tasavvufi kurumların etkisi vardır. Bunu IV. Hicri asırdan itibaren yazılmış olan yüzlerce kaynakta çok açık olarak görmekteyiz.

Böylece Muhammed (s.a.v.) Ümmeti mevzu (uydurma) veya çok zayıf hadislerde bize dini ibadet gibi gösterilen şeylerle, amel ede ede, hem Rasulün Sünnetini saptırdı hem de ibadette Tevhid-i İlahiyeye şirk karıştıracak bir hale geldi.

Hepimiz biliyoruz ki, ne Allah Rasulü ve ne de Onun ashabı ne Mevlid-i Nebeviyi ne Miracı, ne Reğaibi ve ne de Beraat Gecesini kutladılar. Belki bu günlerden bazıları geldiğinde, bunun fazilet ve nimetini hatırlıyorlardı. Ama yaklaşık olarak Hicri IV. yüzyıldan bu yana kesintisiz olarak devam eden bu merasimlerin hiçbirisini yapmıyorlardı. Çünkü Sünnet, Kuranî bir yaşayışı tanzim etme ve ve beyan etmede henüz etkisini yitirmemişti.

Ancak hadis uydurucuların her tarafta çoğalarak, bidat olan bir çok ibadeti yaymaları ile bugünkü şekliyle dini birer hurafe bayramları koleksiyonu haline getirdi. Daha sonra sultanlar ve emirler de bunu çeşitli biçimlerde istismar etmeye başlayarak, sultalarını daha da kökleştirmek amacıyla şehirlerin cadde ve camilerinde bu geceleri kutlamak için Kandil geceleri ihdas ettiler.

Zamanla ahlaki bozukluklara bile sebep olan törenler her tarafa yayıldı. Öyle ki kimi İslam beldelerinde, kimi evliyayı anmak için binlerce insan dergah ve makamlara, türbelere akın edip, sanki küçük bir Hac ibadeti eda ediyorlarmış gibi bir konuma geldiler.[3] Üzülerek belirtmek gerekir ki, bu törenler tıpkı hıristiyanların dini ktulamalarına benziyor. Hele tarihi kaynaklarda, Mısır, Kuzey Afrika, Irak, Şam diyarı, Endülüs, Pakistan, Hindistan ve İranda olanlar bunun önemli örnekleri arasındadır.

Ne ilginçtir ki gerçekten bu gecelerin Kandil adı altında kutlanması ve bu gecelere özgü ibadetlerin uydurulması, özellikle de o gün Irak, Şam, Kudüs ve Kahire gibi İslam beldelerinde Hristıyanların yoğun oldukları yerlerde ortaya çıkmıştır.

Sonra, bütün bu tarihi ve sosyal birikimlerde insanların farkında olmadan birbirlerinin kandillerini kutlamalarının Sünnet dışı bir davranış olduğunun farkına varmaları elbette mümkün olmazdı. Çünkü, tüm Osmanlı Saltanatı boyunca bugünler kutlanmış ve kutsal bir özen görmüştür. Daha önceleri olduğu gibi.

Kitabımızda göreceğimiz gibi, bu geceler için yapılan harcamalar israfa ve harama girmektedir. Hele günümüzde dine karşı kayıtsız olmasına rağmen milyonlarca insanın kandiller (ne ilginç ki bu bir aydınlatma aletinin adıdır, bu gün yerini avize ve ampullere bıraktığı halde) için hazırlık yapması, çörekler ve börekler hazırlayıp, yılın çoğunda hiç Allah için alınlarını yere koymadıkları halde, bu gecelerde yüzlerce rekat namaz kılıp sabahlamaları gerçekten içler acısı ve ağlanacak bir durumdur. Öte yandan farzlar inkar edilircesine ihmal edilmekte. Din insanların hevasına uydurulmakta, bunun ızdırabı ise çok az duyulmakta.

Ülkede milyonlarca insan sefil, aç, açık, mazlum konumdayken yüzmilyonlar belki de milyarlar harcayarak kandil (bir aydınlatma altini kutsamak), kutlamalarını hangi İslami vicdan ve yürek, İslam adına yapılmış bir hareket olarak görebilir. Bunlar bazıları tarafından tıpkı bir günah çıkarma günleri olarak algılanmaktadır. Hatta pavyonlarda müslüman kızları-nın ırzlarını ve vücutlarını satanlar dahi bu gecelerde günah çıkarmayı ihmal etmezler. Üzülerek ifade etmek gerekir ki cami ve mescidlerini kabir haline getirip, Kurana hayatlarında sırt dönenlere, gaflet ve isyan içinde yaşayanlara, Kandiller, Mevlidler değil, Kuran gerekir. Bu insanlar camilerin yönetimini ve ibadetlerin edasını, İslama hayat hakkı tanımayan bir sisteme teslim etmeye razı olduktan sonra, ne kandiller onları kurtarır ne de Mevlidler.

İnsanlar bu günlerde camilere akın edip oraları doldururlar ve Allahın kendilerini bağışlaması için yalvarırlar. Halbuki dualarının kabulünün bundan öte çok önemli şartları ve rükünleri vardır.

Onun dinini yüceltip, uğrunda her zorluğa göğüs germe ve marufu emredip münkerden alıkoymak dini bir fariza iken bunu bile istemeyenler ne diye ibadet (!) ederler ki?

Bu toplum, Kitap ve Sünnete muhalefetten ötürü, bir karanlığın içine gömülmüştür. Beş vakit namazların, bile bile terkettikleri halde Cuma günü camilere doluşanlar, kandillerde ucuz ve sahte telaşlar içine giren, yılbaşlarında piyango, ihmal etmeyen, birasından veya çıplaklıklarından vazgeçmeyen insanlar acaba bu törenlerle mi İslami emirleri yerine getirmiş olacaklar?

Müslüman düşünürlere, aydınlara ve ilim adamlarına düşen; insanları, Kuranı ve onun ilmini, ahkamını öğrenmeye çağırmak ve bunu teşvik etmektir. Hayatı boyunca belki hiç Kuran okumamış veya bir tek Nebevi sözü bilmeyen insanları, böyle şeylerle uğraştırmanın hiçbir değeri yoktur.

Öyleyse bu insanların önce Rabblerini ve Onun kitabını ve Rasulünün (s.a.v.) Sünnetini tanımaya ihtiyaçları vardır. İçine düştüğümüz bu cehalet ve zilletin tek nedeni İlimden elimizi çekmemiz ve ona sırt dönmemizdir.

Müslümanların büyük çoğunluğu, sigaraya, boş sözlere, gazete, kitap ve televizyona ayırdıkları vakti, hatta diyebilirim ki giyim kuşam ve tıraşlarına gösterdikleri kadar, Kuran ve Sünnete özen gösterip, bunu öğrenmeye zamanlarını ayırmıyorlar. Bütün sorunların kaynağı, burada yatmaktadır. Kandillere önem verip bu hassasiyetten yoksun olanlar, acaba kendilerine yazık etmemişler midir? Bütün bunlar Kitap ve Sünnetle amel etmeyi sanki az veya yetersiz görenlerin amelleridir.

İnsanları üç aylar adına sünnet dışı ibadetlere ve hayır işlemeye davet edenler bir bakıma, Allah Rasulü (s.a.v.) adına yalan hadis uyduranların çizgisini ve geleneğini devam ettirmektedirler. Dikkat edilirse insanlar Hristiyanlıktaki gibi, tamamen pasif olan ve müslümanı, Kuranî görevinin dışındaki amelleri işlemeye teşvik edilmişlerdir. Hatta dini olmayan laik rejimin bazı kurumları bile, bu adı gçen geceleri sanki İslami gecelermiş gibi, toplum nezdinde canlı tutmaya çalışmaktadırlar.

Zira bu geceler de, kimi Tağutlar için Belam tipli, silik şahsiyetli, kalpleri taşlaşmış ve nefislerini cehennem ateşine hazırlayan kimseler, Kuran okuyup Fatiha göndermekte o Tağutları müslümanmış gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

Bu gecelerin İslamî olduğunu savunanlar, o geceleri savunmadan önce; istismar edilen ve yozlaştırılmaya çalışılan gerçek İslamı öğrenip savunsunlar. İslam karlıtlarının İslamı oyuncak gibi kullanmalarına göz yummasınlar. Rejim hem Moelin hem de Kandillerin kutlanmasını elbette ister ve sever. Çünkü stratejik olarak işine gelmekte. Cengiz ve Hulağu da benzeri bir politika izlemiyor muydu?

Din kisvesine bürünmüş zavallılar, hüsrana uğramış insanlar, Allahın kitabı ve Rasulünün (sa.v.) Sünnetini inkar eden ve iman ehlini gerektiğinde darağaçlarına kadar götürüp, kurşunlayanları unuturcasına, bu dini temiz ve nezih alimlerini hunharca öldüren bir Tağutu, Allahın Rasulü ile aynı duaya ortak kıldıklarının farkında mıdırlar?

Ülkenin en tepesindeki adamlar ve emekli bir Genel Kurmay Başkanı Şeriata (İslama) karşı olduklarını açıkça ilan edip bunun savaşını verirlerken, bu gecelerde nurlara garkolduklarını sanan insanlar, acaba kapkaranlık bir cehalet çukuruna düştüklerini ne zaman anlayacaklardır? Ne yazık,din adına böyle bir aldatmacaya kurban gitmekteyiz. Halbu ki müminler Kitap ve Sünnet üzere amel ederler. Allah Rasulünden sonra, dine bir şeyi katamazlar. Allah Rasulü (s.a.v.) bunlar hakkında şöyle buyurur:

Kim bu emrimizde olmayan şeyi ihdas ederse o reddedilmiştir.[4] İşlerin uydurulanından sakınınız. Çünkü her yeni uydurulan şey bidattir.[5]

İnsanların Allah Rasulü (s.) ve Onun ashabının amellerine sarılıp, Onu örnek almaları gerekirken; kim oldukları bile bilinmeyen birçok hadis uydurucusu deccalin uydurdukları ile amel eder hale gelmişlerdir. Bunun da en büyük sebebi şahsi ve pasif ibadetlere verdiğimiz değer kadar, Allahın Kitabı ve Rasulünün Sünnetindeki ilme değer vermeyişimizdir.

Bu gecelerde sabahlara kadar kandil bekleyen insanlar, buna verdikleri önem gibi Kitap ve Sünnet ilmini öğrenmeye önem verip bunu ihlasla yapsalardı; Tağutlar kalplerinde maraz olanlara, kendileri için Kuran hatmettirip, fatihalar okutturamazlardı. Ve müslümanlar da bu Belam misali din bezirganlarının elinden yakalarını kurtarırlardı.

Bu kitabı yazmamızdaki yegane gayemiz, Receb, Şaban aylarında hararet ve heyecanla kutlanan ve kimi yerlerde batıl amellere bile sahne olan Reğaib, Miraç ve Beraat gecelerinin Şerii konumunun ne olduğunu Müslümanlara tebliğ etmektir. Gayemiz, bu konuda batıl, ile bidat olanın Sünnet ve doğru olandan ayırdedilmesidir.

Kitap basit bir araştırma ürünüdür. Bu konuda elbette daha geniş araştırmalar olabilir ve vardır da. Ancak bizim çabalarımız şimdilik böyle bir ürün verebildi.

Dileğimiz Mümin kardeşlerimizin bu konuda gerçekleri kaynaklarıyla tanıyıp, bu günlerde amellerini bu doğrultuda düzenlemelerine Sünneti ihya babından küçük bir katkıda bulunmaktır. Zira hepimiz biliyoruz ki Sırat-ı Müstakim Kitap ve Sünnet üzere amel etmektir. Bunun dışında hiçkimse dinde ne yeni bir namaz ve ne de yeni bir oruç veya amel ihdas edemez.

Bunu yapan kismeeler Allahın Kitabına ve Rasulünün (s.a.v.) Sünnetine muhalefet etmişlerdir. Biliyoruz ki Allah böylelerini acı ve büyük bir azapla müjdelemiştir.

Bu geceleri ihya etmek için, o gecelerde özel olarak kılınması gerek namazları insanlar ihlasla kılsalar dahi, temelinde Allah Rasulü adına uydurulmuş hadislere dayandığı, Kitap ve Sünnette varid olmadığı için, doğru ve makbul olan bir amel değildir. Amellerin kabul şartı; hem ihslas üzere olması, hem de Sünnete muvafık olmasına bağlıdır. Aslı uydurma hadisler olan namazların Sünnete uygun olduğunu kim söyleyebilir?

Bizim, Sünnette olmayan amel ve ibaderleri ihya etmek yerine, Rasulün (s.a.v.) Sünnetini ihya etmemiz gerekir. Dinde asıl olan İttibadır. İbtida değil. İlim ehli, Allah ile kulları arasındaki şahidlerdir. Dileyen kendisine cenneti, dileyen de cehennemi seçebilir. Çünkü, kulların sapmalarındaki önemli bir pay alimlerin omuzlarındadır. Onlar dinde hurafe ve bidatların ihya edilmesine Sünnetin öldürülmesine göz yumarlarsa, insanlar dinin gerçeğini nasıl öğrenebilirler?

Allah Azze ve Celle Kitabında:
Allaha itaat edin, Rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de. (Nisa: 59)
Ata (rh.a)
Emir sahiplerini, ilim ve fıkıh ehli olarak tanımladı. Allah Rasulüne itaat ise Kitap ve Sünnete uymaktır.[6]

Sahabe Sünnete aykırı hareket edenleri kendi aralarında sık sık uyarırdı. Kimi zaman o uyarılara kulak asmayanlar oldu. Sahabenin onlara karşı tavırlarının en hafifi: Vallahi bundan sonra seninle konuşmayacağım demeleriydi.[7]

Bu konuda Ubade İbnus Samitin bir dirhemi iki dirhemle satan birisine, Sünneti hatırlatmasını örnek olarak verebiliriz. O buna itiraz eden adama; Vallahi bundan sonra seni ve beni aynı çatı barındırmayacaktır diye tavır koyduğunu görürüz.[8]

Bu gecelerde işlenen bidat ibadetlere ses çıkarmayan ilim adamları, bu amellere bir tür fetva vermektedirler. Belki bilmeyenler dünya ahkamı açısından mazur görülebilirler. Fakat ilim ehli olanların mazur olabileceği söylenemez.

Ömer (r.a.) Cabir b. Zeyde şöyle demişti: Ey Şasanınbabası, sen Basranın fakihlerin-densin Sakın ha, natık olan Kuran veya amel edilmiş olan Sünnetten başka birşeyle fetva verme. Eğer böyle birşey yaparsan helak olur veinsanları de helak etmiş olursun.[9]

Aynı anlamda Ebu Selemenin Hasan-ı Basriye tavsiyeleri de dikkate alınması gereken ilmi emanetlerdendir.[10]

Biz bu çalışmamızla, Receb ve Şaban ile ilgili sahih, zayıf ve mevzu olan hadis ve haberleri gücümüz nisbetinde tespit edip dile getirmeye çalıştık. Ancak bu, müslümanın bu aylarda hiç oruç tutmaması, veya hiç nafile namaz kılmaması anlamına gelmediği gibi, öyle bir gayeye de yönelik değildir.

Sünnet üzere, bu aylarda amel etmek en evla olandır. Herhangi bir kimse, bu aylarda aralıksız oruç tutmayı nezredebilir. Ancak bunu iyice düşündüğümüzde Sünnete aykırıdır. Ne Allah Rasulü (s.a.v.) ve ne de Onun ashabından hiçbirisi, ne Recebi ve ne de Şabanı tamamen oruç tutarak geçirmişlerdir. Bereket ve keramet onların yolu üzere olup, Sünnete uymakadır. Bidatlarda ve aşırılıklarda be hayır, ne bereket ve ne de keramet vardır.

Enes b. Malikin Allah Rasulündenn rivayet ettiği bir hadiste şöyl der:
Cahiliye döneminde her sene bayram edindikleri iki gün vardı. Allahın Nebisi Medineye gelince şöyle dedi:

Sizin önceden oynadığınız iki gününüz vardı. Allah size bunun karşılığında ondan daha hayırlı olan iki gün verdi. Fıtır günü ve Nahr günü.
Bununla Ramazan ve Kurban bayramını kastediyordu.[11]

Müslümanların bayramları, sevinç günleri ve tabiri caizse, kutladıkları günler bu iki bayram günü ve Cuma namazı ile Arafatta vakfeden öteye geçmedi. Ve Rasulullahın ölümünden sonra Sahabe döneminde de aynen devam etti. Sonra her ne olduysa, ne Allah Rasulünün (s.a.v.) ve ne de ashabının tuttuğu oruçlar, kıldığı namazlar icad edildiBu bir anlamda Sünnetin dışına çıkmaktır. Zira insanlar bu aylardaki ibadetleri Sünnet diyerek yapmışlardır. Haluki Allah Rasulünün Sünneti apaçık ortadadır. İnsan nezrinde (adağında) de olsa, onda Sünnete aykırı hareket etme hakkına sahip değildir.

Bunun için, Abdullah b. Amr ile haram aylarda sürekli oruç tutan Darir b. Nufeyrin oruç tutma kıssaları meşhurdur. Allah Rasulü Dariri bedenen çökmüş görünce ona acıdı ve niçin nefsine işkence ediyorsun? diye uyarmıştı.[12]

Herün oruç tutmaya güç yetireceği gün aşırı (Davud Aleyhisselamın tuttuğu gibi) oruç tutmayı kabul etmeyişinden dolayı pişman olduğunu itiraf etmiştir.

Bu konuda azimli ve ısrarlı olanlara Allah Rasulünün en son tavsiyesi, Davud (Aleyhisselam) orucudur. Bundan ötesi Sünnete muhalefet kapısını açar.

Allah Rasulü (s.a.v.) derdi ki:
Allah a en sevgili oruç Davudun orucudur. Birgün tutar bir gün iftar ederdi. Namazların Allaha en sevgilisi Davudun namazıdır. Gecenin yarısında uyur, üçte birinde namaz kılar ve altıda birinde de uyurdu.[13]

Aişe (r.anha) Allah Rasulünden rivayet ediyor:
Ben Allahın nebisinin, ne bir gece de Kuranın hepsini okuduğunu, ne namazla sabahladığını ve ne de Ramazan hariç bir ayı oruçla geçirdiğini bilmiyorum.[14]

Ancak bunu söylerken, Rasulün (s.) Sünneti dairesinde insanın istediği zaman oruç tutabileceğini de hatırlatmak gerek...

Ebu Said el-Hudri (ra) Allah Rasulünden rivayet ediyor;
Allah yolunda bir gün oruç tutan kimse olmasın ki Allah o gün için, onun yüzünü cehennem ateşinden yetmiş sonbahar seyrinde bir mesafeyle uzaklaştırmasın.[15]

Yine Ebu Hureyrenin rivayet ettiği bir diğer hadiste Allah Rasulü (s.a.v.):
Kim Allah yolunda bir gün oruç tutarsa, Allah Onun yüzünü cehennemden ytmiş sonbaharlık, mesafeye uzaklaştırır.[16]Ebu Hureyre (ra) Allah Rasulüden rivayet ediyor:
Admoğluun her ameli kendisi içindir. Ancak oruç O benim içindir ve ben onun karşılığını veririm. Oruç kalkandır. Biriniz oruçlu gününde iken, sakın fuhuş işlemesin ve kavga etmesin. Birisi ona söver veya onunla kavga tmek isterse, ben oruçlu bir insanım desin. Muhammedin nefsi elinde olan Allaha yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir. Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftar edince, diğeri orucuyla Rabbi ile karşılaştığındaki sevinci....[17]

Allah Rasulü de (s.a.v.) Davud orucunu tutardı.[18]

Bu ve benzeri hadislerden de anlıyoruz ki, oruç halis olarak Allah için eda edilen bir ibadettir. Çok oruç ve çok namazla değil, bunun az da olsa devamlısı ve Sünnet üzeri olan ile amel etmek esastır. O (s.a.v.) daha çok, Pazartesi ve Perşenme oruçlarını tutmaya gayret ederdi.[19]

Ümmü Seleme ve Hafsanın rivayet ettikleri iki hadiste, Allah Rasulü (s.) her Pazartesi ve Perşenme oruç tutar, ardından yeni bir ay girdiğinde, Pazartesiyi tutmaya başlardı. Bir de Allah Rasulü Aşure günü orucunu tutardı.[20] Bunun için Allah Rasulü Dehr (bütün yıl oruç tutmayı yasaklamıştır.) Çünkü bu Davud un (a.s.) Sünnetini terketmektir.

Onun için Allah Rasulü: Dehr orucu tutan, oruç tutmamıştır derdi.[21]

Hatta bazı Dehr orucu tutanlar için:
O kimse ne oruç tutmuş, ne iftar etmiştir buyurmuştur.[22]

İhlas ve takva, Allah Rasulünün Sünnetiyle amel etmektir. Bunun dışındaki yollar, yöntemler bidat ve fesadın kaynağıdır. İmam Mücahid (rh.a): Yollara uymayınız aytini (Enam:153) ; Bidat ve şüphelere uymayınız şeklinde tefsir etmiştir.[23]

Buradaki Sübül kelimesi, Kuran ve Sünnet dışı yollardır. Bundan maksat sonradan uydurulan şeylerdir.

Sevbanın (ra) Allah Rasulünden (s.) rivayet ettiği bir hadiste, Allah Rasulü ümmeti saptıracak olan önderlerden sözetmiştir. Bu dalalet ve bidat öncüleri her fitne ve belanın kaynağı ve bataklığıdırlar.

Ben ümmetim için saptırıcı önderlerden korkuyorum[24]

Allah katında kendimizi, Onun Kitabı ve Rasulünün Sünnetine karşı sorumlu gördüğümüz için, bu çalışmamızı Allahın rızasını talep etmek ve kıyamet günü Salih amellerimizden olması niyetiyle müslüman okuyucuya sunuyorum.

Allaha davet edip, salih amel işleyen ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir. (Fussilet: 33)

Gayret bizden, Tevfik Allah Azze ve Celledendir.


İTTİBADAN(Uymaktan) İBTİDAYA(Yenilik çıkarmaya) VE SAPMALARIN NEDENLERİ

İslamda aml ve itikadın aslı Kitap ve Sünnettir. Bu konulardaki emir, yasak ve tavsiyeler Kuranda muhtelif derecelerde zikredilmiştir. Sünnet bunu kimi zaman, beyan, kimi zaman tahsis eder ve kimi zaman da tefsir eder.

Amel ve itikat bunun üzerine bina edildiği zaman sahihtir. Kuran ve Sünnet Sırat-ı Müstakim ve Allahın hidayetidir. Müslümanlar ne Kurandan ve ne de Sünnetten uzak bir hayatı yaşayamazlar. Kuran ve Sünnetten ayrıldıkları zaman dalalete sapmış ve Allahın hidayetinden yüz çevirmiş olurlar. Kurandan yüzçevirmek ve Sünneti terketmek, nasıl insanı iman dairesi dışına çıkarıyorsa, Kitap ve Sünnette olmayan bazı amelleri işlemekte, insanı iman dairesi dışına çıkarabilir.

Kuran ve Sünnet ilmini terkedip cehalete ve hevaya teslim olmak, bu yolun başlangıcını oluşturur. Kuran ve Sünnetten yüzçevirmede insanlar farklı farklı tavırlara ve inançlara sahiptirler.

Kimisi inandığını söyler, ama amel etmez. Kimisi hem iman ettiğini hem de amel ettiğini zanneder.

Kimisi kitabı bildiğini zanneder, ancak buna rağmen Ona aykırı davranır. Kimisi de Onun bir kısmına inanır bir kısmına inanmaz. Kimisi de Onu bilir ve Onunla amel de eder, ancak amellerinde hatalar da olur. Kimi Ona inandığını söylediği halde, ne Onunla amel eder ve ne de işlediği amellerin Ona uygun olup olmadığını hiç araştırmaz.

İnsanın amel ve itikadının Kitap ve Sünnet hududunun dışına çıkmasının nedenlerinden bazılarına değinecek olursak; bunda cehalet, hevaya uyma, kibir ve başkalarının işledikleri amelleri ve inandıkları şeyleri, Kuran ve Sünnete arzetmekten aciz olmak veya bundan gafil olup, peşlerinden gittiği kimseleri tek güvenilir merciler görmektir. Halbuki İslam Allaha halis kulluk ve Rasulünün Sünnetine uymadır. Allahın bizden istediği İslam, onun için halis kılınan ve Cahiliyye ile asla bağdaşmayan bir teslimiyettir.

Bu da, dinen ancak Kuran ve Sünnette olduğu gibi iman etmektir. Din, Allah için halis kılınmazsa, batıla, bidata, küfre, şirke ve nifaka düşme tehlikesi vardır. Zira, Kuran tarihte sapmaları bize anlatırken, birçok ümmetin Allahtan kendilerine gleni tahrif edip, Rasullerinin yolundan ayrıldıkları için dinden saptıklarını söyler.

Sapmanın aslı, Allahın gönderdiği Kuranı bilmemektir. Kuran bilinmeyince, zaten Sünnetle de amel sözkonusu olamaz. Bundan ötürü dinde birçok bidatlar ve hurafeler ihdas edilegeldi. Öyle ki, insanlar Kuran okumaktan daha çok, kendi yazdıkları kitapları okumaya başladılar. Sünnet-i Nebeviyedeki ameller Allahın son peygamberinin hidayet (yolu) iken, Onun yanında Ona aykırı olan birçok amel ve ibadet ortaya çıktı. Peki, niçin? Acaba bu insanlara, Kuran ve Sünnette glen ameller yetmiyor muydu? Yoksa Kuran ve Sünnetteki ameller bunlara az mı geliyordu? Veya Kuran ve Sünnette onlara gelen onları mutlu etmeye yetmiyor muydu?

Nedenler ne olursa olsun, dine belli bir dönemden sonra birçok hurafe ve bidatler karışmaya başladı. İnsanlar Kuran ve Sünnetin diliyle konuşmayı gittikçe unuttular. Bunun karşısında ilim ehli imamlar ve alimler ne kadar mücadele etmişlerse de, bu sapma tamamen yok olmamış ancak, kısmen de olsa önüne geçilip durdurulmuştur.

Dinin Allah için halis kılınabilmesi için, öncelikle Tevhid akidesinin sağlıklı bir biçimde anlaşılması ve hayata uygulanması gerekir. Bu gerçekleşmeden, ne niyetlerde, ne sözlerde ve ne de amllerde din halis olarak yaşanamaz. Çünkü Allah dinini tamamlamış ve Onu kemale erdirmiştir. Dini Allah için halis kılmayan hiçbir dini anlayış veya davranış İslami değildir.

Ona dini halis kılarak ibadet edin. (Araf:29)
Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Ve size din olarak İslamdan razı oldum. (Maide:3)
Allah Rasulünün (s.a.v.) Ümmetinden önceki ümmetlerin birçoğu kendilerine Allahtan geleni değiştirdikleri içinhelak olup dinden çıktılar.
Zulmedenler kendilerine söylenen sözü başkasıyla değiştirdiler. Böz de zulmedenlerin işledikleri fısktan ötürü üzerlerine gökten bir azap indirdik. (Bakara:59)

Bu ayet üzerinde düşünen akıl sahibi her insan, İslamla glen ibadet ve amelleri değiştire-nin; tıpkı Yahudi ve Hıristiyanlardan zalim olanlara benzeyeceğini yakinen bilir. Ne acıdır ki Müslümanlardan da birçok cahil ve heva sahibi kimseler, kimi zaman Allaha daha çok ibadet etmek, kimi zaman da mezheb taassubu veya zındıklığından dolayı İslamda olmayan sözler ve ameller ortaya atmışlardır. Bazıları bunu sin adına yaptıklarını zannediyordu. Bunun örneğini hadis uyduranlar hakkındaki ilmi kaynakları okuduğumuzda rahatlıkla görebiliriz. Bunu daha kapsamlı bir tanımla dile getirmek istediğimizde, karşımıza bidat kavramı çıkar.Müslümanlar Kuran ve Sünnetten ayrılıp bidatların çoğalmasından sonra sapıtmışlardır.

Bidatlar bazen Kitap ve bazen de Sünnetle geleni tebdilin adıdır. İslam kendisine dışardan yamanmak isteyen hiçbir bidatı kabullenmez. Zira bidat, dinin aslına bie zarar verecek olan bir değişimdir. Bidat Kitap ve Sünnetten ayılmanın özünü teşkil eder. Dediğimiz gibi bidatların aslı dinde yoktur. Zamanla bir yerden çıkmaya başlar ve devam eder. Eğer Müslümanlar kendilerine gönderilen Rasulün (s.) Sünnetini öğrenir, Onunla amel eder ve Onu öğretirlerse, bidatlar geriler. Fakat Sünnet terkedildiğinde bidat kendiliğinden işlenmeye hazır hale gelmiş olur.

Bugün Müslümanların çoğunun inanç ve hayatına Rasulün Sünneti değil, kendilerinden önce dedelerinden ve babalarından gördükleri ve iyi saydıkları birçok bidat girmiştir. Bu bidatların bazısı insanların kalplerinde öyle yeretmiştir ki, bunu söküp atmak için, ancak Allahın hidayeti insanın imdadına yetişir. Çünkü, böyle insanların işledikleri bidatlar ne yazık ki aslı dinde olan Sünnetler zannedilmektedir. İmam eş-Şatibi (rh.a) bidatların çeşitleri hakkında yaptığı tasnifte şunları söylüyor:

Bidatlerin çoğu sanki şeriatta varmış gibi algılanmıştır. Ama gerçekte böyle değildir. Bidatlerin hepsi Şeriata aykırı olan davranışlardır. Mesela:

a)Hiç oturmadan ayakta oruç tutmak için nezirde bulunmak. Güneşte durup gölgelenme-mek. Özellikle belli ibadetlere daha çok zaman ayırmak. Herhangi bir nedeni olmadan muhtelif yemekleri terkedip sadece bir tek sınıf yemekten yemek.

b)Belli şekil ve durumları önemseyip, bunun dışına çıkmamak. Topluca bir tek sesle zikretmek için toplanmak. Rasulün doğum gününü bayram (kutlama) günü edinmek gibi.

c)Belli vakitlerde belli ibadetleri, Şeriatta böyle bir tayin olmadığı halde işlemeyi gerekli görmek; Şabanın onbeşinci günü orucu ve gecesinin namazı gibi.[25]

Dinde bidatleri ihdas edenler ya dini tahrif etmek için dindeki belli ibadetleri azımsayarak veya ona birşeyler eklemeye çalışarak bunu yaparlar.

Bu bakımdan, bidat ihdas edenler de kendi aralarında sınıflara ayrılırlar. Bilgi sahibi olup, ve iyi niyetle bidat ihdas edenler. Din ilimleri hakkında fazla bir şey bilmedikleri halde, dinde bidat ihdasında bulunanlar. Bir diğer sınıf da, tamamen dine karşı olduğu halde bidatleri müslümanlar arasında yayanlardır. Bunun için Kuran ve Sünnette aslı olmayan her itikat ve ibadet bidatler dairesine girer. Bu nedenle hiçbir söz ve amel Kitap ve Sünnete uygun olmadıkça söylenip işlenmemelidir.

Allah Rasulü (s.a.v.) nafile namazları cami ve mescidlerde kılmayı değil, daha çok onları evlerimizde kılmamızı tavsiye etmiştir.

Aişenin (r.anha) Allah Rasulünden rivayet ettiği bir hadiste şöyle diyor:
Allah Rasulü mescidde hasırdan kendisine bir hücre edindi. Orada namaz kılıyordu. Sonra Ona bazıları gelip uydular. Sonra bir başka gece gelip onunla kılmak istediler. Bu kez bunu görünce o biraz ağırdan aldı. Onlar bunu görünce sesli sesli konuşmaya başladılar. Rasulullahın kapısını elleriyle çaldılar. Allah Rasulü kızgın bir vaziyette dışarı çıktı ve onlara dedi ki: Bu sizin yaptığınızda ne oluyor, neredeyse o namazın size farz kılnıacağından korktum. Evlerinizde namazlarınızı kılınız. Bilin ki farz namazdan sonra kişinin kıldığı en hayırlı namaz evinde kıldığı namazdır.[26]

Enes b. Malik (ra) rivayet ettiği bir hadiste şunları söyler.
Allah Rasulü (s.) Ramazanda kalkıp nafile kılıyordu. Ben yanına gelip namaza durdum. Sonra bir kişi daha geldi. Öyle ki gitgide bir cemaat olduk, Benim arkasında olduğumu anlayınca namazı çabuk kılıp odacığına girdi. Bu kez de bizim bizim yanımızda hiç kılmadığı bir namazı kılmaya başladı. Sabah oluna Ona bizi farkettin ya Rasulullah dedik. O da evet dedi. İşt benim bu yaptığım, sizin yaptığınız şey nedeniyledir.

Sonra Allah Rasulü buna devam etmeye başladı. Bu ayın sonlarıydı. Bu kez, Onun ashabından bazıları da aynı geceler namaz kılmaya başladılar.

Allah Rasulü bazı kimselere ne oluyor? Siz benim ginş değilsiniz. Ay uzasa bile ben kılarım. Hem de öyle kılarım ki bu aşırı gidenler bu yaptıklarını bırakıncaya kadar.[27]

Biz bu hadislerden de anlıyoruz ki nafile namazların faziletlisi kişinin kendi evinde kıldığı namazlardır.

Bunun için Allah Rasulü şöyle demiştir:
Evlerinizi kabirlere çevirmeyiniz. Kabrimi de bayram yeri (ziyaretgâh) edinmeyin. Bana Salat getiriniz. Nerede olursanız olun, salatınız bana ulaşır.[28]

Rasulullah İrbad b. Sariyenin rivayet ettiği bir hadiste şöyle der:
Allah Rasulü (s.) bir gün bize öyle bir öğütte bulundu ki, ondan gözler yaşardı ve kalpler sarsıldı. Bir adam, ey Allahın Rasulü bu sankiveda eden bir kimsenin öğütüne benziyor. Bize ne tavsiye edip bırakırsın?
Allah Rasulü Size Allahın emrettiği takvayı, dinleyip itaat etmeyi, velev ki bu bir habeşli köle olsun. Şüphesiz benden sonra kim yaşarsa çok ihtilaflar görecek. Siz, siz olun benim sünnetime ve raşid hidayet ehli halifelerin Sünnetine uyun.
Ona sıkı sarılınız. Hatta Ona azı dişlerinizle yapışınız. Siz siz olun dindeki uydurma şeylerden kaçınınız! Çünkü her uydurma bidattir ve her bidat dalalettir.[29]

Ne yazık ki, bugün bu ihtilafların binlercesine şahid olmaktayız. Halbuki insanlar Kuranı ve Sünneti hakkı ile bilselerdi Onun dışındaki yollara uymazlardı.

İşte bu, benim doğru yolumdur. Ona uyunuz. Yollara uymayınız. Yoksa sizi Allahın yolundan ayırır. (Enam: 153)

Budan daha açık ve üstün bir hüküm olabilir mi? Allah Azze ve Celle bunu haber verdikten sonra Kuran ve Sünnetin kabul etmediği sözleri söylemeyi ve amelleri işlemeyi kim caiz görebilir? Sünnet genel olarak Kurana tabidir. Bu bakımdan Kuranın getirdiği itikad ve ameli ifsad edenler, aynı zamanda Sünnetle gelen ilmi de ifsad etmişlerdir. Hakeza Sünnet de öyledir. Sünnet Allah Rasulünden (s.) gelen ilmi korumadır. Allah Rasulünün Sünnetine uymak iman ve ihlasın güvencesidir.

Aişenin (ra) Allah Rasulünden (s.) rivayet ettiği sahih hadiste şöyle der: Kim bizim dinimizin üzerinde olmadığı birşey yaparsa o reddedilmiştir.[30]

Yine Allah Rasulünden rivayet edilen bir başka hadiste şöyle buyurur:
Kim güzel bir Sünnet (yol) koyarsa, Ona bunun ecri ve bu yolda ona uyanların ecrinden hiç eksilmemek kaydıyla bir ecir vardır. Kim de kötü bir Sünnet (yol) koyarsa, onun için bunun günahı ve o yolda ona uyanların günahlarından hiçbirşey eksilmemek kaydıyla da bir günah vardır.[31]

Allahın kitabında bunun tasdikini görüyoruz: Kim iyi bir şefaatta bulunursa onun için ondan bir nasip vardır. Kim de kötü bir şefaata bulunursa onun için ondan bir yük (sorumluluk) vardır. (Nisa: 85)

İslamda ihdas edilen bidatların önemli bir kısmı ibadetlerle ilgilidir. İmam Şatibî (rh.a) bidatları ihdas edenlerin büyük bir kısmının işledikleri batıl amellerin, Sünnetleri ihya etmedeki gevşeklik nedeniyle olduğunu söyler. Yine eş-Şatibi diyor ki: Onlar, dinde olmayan bidatları uydurmanın dinde sahih bir ibadet olduğunu zannederler.[32]

Bidatlar bu bakımdan dinde tahrif ve tebdilin başlangıcıdır. Onun için, bidat olan bir niyet ve amelde Allahın rızası yoktur. Allah ancak kendi kitabında ve Rasulü yoluyla bildirip emrettiklerinin yapılmasından razı olur. Diğer bir husus, ümmet bidatlarla amel etmey başlayınca aralarında ihtilaf, kin ve buğuz ortaya çıkar. Allah Azze ve Celle kitabında buna işaret ederek şöyle buyurur:

Kendilerine Allahın apaçık ayetleri geldikten sonra fırkalara ayrılıp ihtilafa düşenler gib olmayın. İşte onlar için bir azap vardır. (Al-i İmran:105)

Bidatlar, insanlar tarafından Sünnet yerine konulduğu zaman, Allah ve Rasulüne (s.) açıkça bir isyana kalkışılmış olunur.

Müslümanlar arasında yüzyıllardır süre gelen bir çok ibadet, iyi niyet ve salih amel adı altında, Şeriatta hiç varid olmayan bir keyfiyetle işlenmiştir. Mesela Şeriatta delili olmadığı halde, bazı ibadetleri ihdas edip, bazı günleri diğer bazı günlerden üstün tutmak ve onlara özel bir ilgi göstermek... Bu türden davranışların bir çoğu aklın ve hevanın hoşgördüğü türden ibadetlerdir. Kuran ve Sünnette sabit olmayan şekliyle ibadetlerdeki bu tahsis şerî amllere yeni ameller eklemektir.

Şeytan, insanları her zaman bildikleri şeyler aracılığıyla aldatmaz. Bazen de onları bilmedikleri şeylerle aldatır. Mesela, birşey hakkında delil yok ise, şeytan o konuda insanı, yapıldığında meşu olacağı fikrine inandırır. Burada insan delili değil, niyetini esas alır. Çünkü ona göre, niyeti iyi olduktan sonra işlenen amel, niçin Allahın veya Rasulünün hoşuna giden amel olmasın ki? İmam eş-Şatibi buna örnekler verirken Bermkilerin mescidlerde güzel kokulu tütsüler yakmak için mangallar üzerinde ateş yaktırdıklarını anlatır. Buna ilave olarak mescidlerin gereğinden fazla sislenmesini de katar.

Zira mescidler ancak Allaha halis Tevhid ile kulluk edilmesi için bina olunmuştur. Mescidlerde esas olan, takva, sadelik, ziynetten veboş dünyalık lakırtı ve ticari alışverişlerden uzak olmasıdır. Bu gün mescidler İslamdaki yerlerini yitirmişlerdir. İslam gelmedikçe de öyle gidecektir.

Yine İmam eş-Şatibi en-Nevevîden naklettiğine göre:
Arafatta Zilhiccenin sekizinci gecesi mumlar yakmak çirkin olan bidatlardandır. Çünkü bu fahiş bir dalalettir. Beraberinde birçok çirkinliği de getirir. Üstelik bunda malın gereken yolun dışında bir biçimde harcanması vardır. Bir diğeri de bunda Mecusilerin dini sembollerinden birinin izharı vardır.[33]

İmam Malik (rh.a), müezzinin ezan okumaya çıkarken, ezandan önce öksürmesine engel olurdu ki, insanlar bunu Sünnet sanmasınlar. Hatta Şevvalden altı gün oruç tutmayı da terkeder ki, insanlar bunu da Sünnet zannetmesinler, İmam eş-Şatibî diyor ki; Bidatın onu işleyenin onu meşru kabul etmesinden başka bir anlamı yoktur.[34]

Bidatlardan hiçbirisinin Şeriatın maksatları ile bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla bidatlarla amel edenler, işledikleri bir çok amelde, Şeriatın hükümlerine uymazlar. Bidatların yayılmasında işaret edilmesi gereken bir diğer önemli husus, ilim ehlinin bidat ehli karşısında susmaları ve cahillerin cehaletlerine dokunmamalarıdır.

Hele Emr-i Bil-Marufun ve Nehy-i Anil-Münkerin artık zalim İslam düşmanı yönetimlerce yasaklandığı günümüzde, ilim sahibi olanların yükleri daha ağır ve görevleri daha zorlaşmıştır.

Dalalet ve Cehalet öyle bir hale geldi ki, gerçek ilim ehli olan takva sahibi alimlere, ağızlarıyla iman ettiklerini söyleyen bazı kimseler, ilim ehline karşı, müşrik rejimlerle aynı düşmanca tavırları sergileyebilmektedirler.

Doğrusu, bu ilim ehlinin sorumluluğunu kaldırmadığı gibi, müslümanlar için de bu mazeret değildir. Hele ilim sahibi olduklarını söyleyenler, bidatları müstahsen gören kimseler ise; hem kendilerini, hem kendilerine uyan kimseleri helak ederler.

Rusuh sahibi olan alimlerden bidat sadır olmaz. Onlar insanlara ancak Sünnet üzere amel etmelerini emrederler. Çünkü onlar hevalarına uymazlar. Onlar için ilim Allahın en önemli emanetlerindendir. Bu emanetin yüve imani bir değeri vardır. Çünkü Allaha gerçek ibadet ve kulluk ancak ilimle yapılabilir. İlim insanları hidayete götüren bir nurdur. Cehalet karanlıktır, helaktır ve felakettir. Zira Allahtan ancak hakkıyla kullarının alimleri korkarlar.

Ancak Allahtan kullarından alim olanları korkar. (Fatır:28)
Buradaki korku bildiğimiz korkunun da ötesinde olan birşeydir. O korkuya takva adı verilmiştir. Takva Allaha imanın en sağlam vesilesidir. Takva sadık bir iman, salih bir amel, Kitap ve Sünnet üzere bir hayattır.

Bunun için ümmetin alimlerinden olupta ilmiyle dalalette ve bidatlara saplanan ve insanların Sünnet üzere olan yoldan ayrılmalarına sebep olanlar; ilim ve ameli, iman etmedeki gerçek yerine oturtmayanlardır. Müslümanların Sünneti terkedip bidatlarla amel etmelerinde, Sünneti terkeden ve hevasına uyan sultanlar ve alimlerin hiç te azımsanmayacak payları vardır.

Siyasi güç ile zaaf sahibi ulema, ne yazık ki müslümanların adet, ibadet ve kısmi muamele-lerinde Yahudi ve Hristiyanların işlediklerine benzer şeyler yapmlarına engel olamamışlardır. Fesadın kapısını açan bunlardır. Eğer Allahın dilemesiyle Kitap ve Sünnet ilmine sahip çıkan Rabbani alimler olmasaydı, İslam bugün olduğundan da çetin bir durumla karşı karşıya olabilirdi.

Bidatlar genellikle müslüman olduğunu ileri süren insan çoğunluğunca bilinmez. Kimi bidatlar vardır ki, insanın küfre ve şirke girmesine neden olur. Allahtan gayrısına dua etmek ve onlardan ancak Allahtan istenmesi gerekeni istemek, ölümlerinden sonra salihlerden yardım ve imdad istemk, türbelerde evliyaya kurban kesmek gibi... Bidatların bir kısmı da haramdır. Ölülerle Allaha tevessülde bulunmak veya onlardan dünyalık istemek. Bu da şirk olan amellere girer.

Kimi bidatlar da mekruh olan amelleri içine alır. Ücretle Kuran okumak, dua veya hatim yapmak, Reğaib ve Beraat gecelrini kutlamak veya farz namazdan sonra müezzinin yüksek sesle tesbihat yaptırması gibi.

Ancak, birçok alim dinde ihdas edilen her bidatın haram olduğunu söylemişlerdir. Çünkü Allah Rasulü (s.): Her ihdas edilen şey bidattır buyurmuşlardır.

Sünnetten Bidata doğru hızla kayan bir hayat bu gün de, tarihte olduğu gibi müslüman toplulukların çok tehlikeli bir süreçten geçtiklerini göstermektedir. İhlas sahibi, adil ve ilmin haysiyet ve şerefini müdrik ilim ehli ve ilim talebelerinin modernizm adına itikad ve amellerimize bulaştırmak istenen batıllarla sonuna kadar mücadele edip Nebevi emaneti sahiplenmeleri gerekir.

Bunun yapılabilmesi için müslümanların hayatlarının her alanında gerçekleştirmesi ve alimlerin Rabbani rehberlik şuurunu diriltmeleri gerkir. Boş gündemlerle müslümanları oyalayıp Kuranı ve Sünneti felsefileştirmek isteyen bir akımın, silahını kuşandığı şu günümüzde: İslam Allah ve Rasulünü (s.) mehsur edecek bir Cemaat bekleniyor. Bu da ilmi ve aksiyoner bir birlik olarak ortaya çıkmalarını zorunlu kılmaktadır. İster dini fırkacılık ister modernizm adına olsun; ihdas edilen bidatların hepsi Kuran ve Sünnet ilminin değişmesine yol açacaktır. Birinci kesim zaten tarihi rolünü henüz Kuran ve Sünnet ölçüsüne yaklaştırma-nın ciddi çabasını vermeye niyetli değil. İkinci kesim ise, felsefi ve modernist bir iddiayla kendisine Kuran ve Rasulün (s.) Sünneti hakkında söz söyleme alanı arıyor.

Hatta Tanrı Bilimcilik Fakültelerinden bazı saptırıcı ağızlar, Kuranın yanlışlarla dolu olduğunu bunlardan bazıları bu yanlışların bir kısmını düzellttiklerini söyleyecek kadar ileri gidebiliyorlar. Dün Kurana eşya gibi bakanların bugünkü uzantıları, Kitabı neredeyse Allah kelamı olmaktan çıkarmayı da gündeme hazırlıyorlar gibi.

İşte dün de bidat ihdas etmenin sonuçları. Zira bidat sahibi artık kendisini Şari makamında gördüğü için Kitabın tefsirinde veya hükümleri çağa uyarlamada Allahtan daha çok yetki sahibi görmekteler.

Kuranın anlaşılmasında Nebevi Sünneti dışlamaya çalışan zihniyet aslında bir diğer bakıma Sünnetteki otoriteyi Allah Rasulünden (s.) gasbedip almak istemektedirler.

Ümmetin imamlarına uymayı, onları Rabler edinmek olarak açıklayanlar, bugün kendi-lerinin Erbab edinilmelerinin adeta hızla mücadelesini vermektedirler. Halbuki yine bu ümmetin alimleri bize Masumun ancak Rasulullah olduğunu alimlerin kitap ve Sünnet hududu içerisinde ihtilaflarının rahmet olduğunu bize öğretmişlerdir. Ama bunlar kendileriyle ilmi olarak ihtilaf eden müslümanların sapıklık ve gerikalmışlık klasik (!) in anlayışına sahip kimseler olarak küçümsemeyi bilmektedirler.

Her halükarda bidatçı, alim dilli münafıkların hareketlerinin mantığı fazla farklılık arzetmez kurtuluş Kuran ve Sünnet yolunda izleyerek anlamak ve artık davayı tutup kaldırıp ayaklar altında kalmaktan kurtarmaktır.

İslam tarihi boyunca sadece Rasul ve Nebilerin yolunu izleyen ve onlara itaat edenlerin, ancak Allah katından kurtarıldıklarına örnekleriyle doludur. Bu ümmet de Rasulüne uyarsa, Necat bulacaktır. Çünkü diğerleri hep helak olmuşlar ve azabı hak etmişler.

Allah öyle buyuruyor: Eğer Ona itaat ederseniz hidayete erersiniz. (Nur:54)
Haktan sonra sapkınlıklardan başka bir şey yoktur. (Yunus:32)








________________________________________
[1] Bu söz Sünnet imamlarından Süfyan-ı Sevrînindir.
[2] Kitabımızda bunun örneklerini verdik, Bu konuda daha geniş bilgi için İbnul Hac el-Maliki (el-Abderi)nin el-Medhal adlı kitabına bakılabilir.
[3] Şeyh Aydros Geylani, Muhiddin b. Arabi, Hz.Hüseyin ve Seyyid Ahmed Bedevi, Celaleddin-i Rumi, Hacı Bektaş-ı Veli vb. için yapılan törenler bunun en bariz örnekleridir. Ve hala günümüzde geçerliliğini kormaktadır.
[4] Aişe (r.anha)nın rivayet ettiği bir hadistir. Buhari, Sahih, Kitabus-Sulh; 2657
Müslim, Sahih, Kitabul-Akdiye; Babu Nakdil-Ahkam-el-Natıle ve Reddu Muhdesatil-Umûr:=(8)
[5] Ed-Darimi; Sünen: c-1/96 İrbad b. Sariyenin (ra) Allah Rasulünden rivayet ettiği ilim vasiyet hadisinin bir kısmıdır).
[6] Ed-Darimi, Sünen: C1/225
[7] A.g.e., C.1/445,446,447, (Bu konudaki en meşhur hadislerden birisi, Abdullah b. Amrın Rasulullahın sapanla taş atmayı nehyetmesini bir sahabiye veya bir gence hatırlatması olayıdır.)
[8] ed-Darimî, Sünen: C.1/449.
[9] Ed-Darimî, Sünen: c.1/166
[10] A.g.e. c.1/165
[11] Neseî, es-Süneni el Kubra. C.1/1755
[12] Ebu Davud,Sünen, 2428
[13] en-Nesaî, es-Sünen el-Kubrai: C.2/2653 (Abdullah b. Amr hadisi)
[14] A.g.e., C.2/2657
[15] Buhari, Sahih, Kitabul-Cihad. (36), 2685 Müslim, Sahih, Kitabus-Sıyam: 1153 en-Nesaî, Sünen el-Kubra, C.2/2553 (Ebu Hureyreden ,2554, 2560, 2561
[16] en-Nesai, es-Sünen el-Kubra: C.2/2552
[17] Buhari, Sahih: Kitabus-Savm. Bab (9). 1805 Müslim, Sahih: Kitabus-Savm, Babu Fadlis Sıyam: 1151
[18] A.g.e.: en-Nesai, es-Sünen el-Kubra: c.2/2658
[19] A.g.e. c.2/2669, 2670,2671,2672,2673
[20] A.g.e. A.g.e. c.2/2679,2680,2681
[21] en-Nesai, es-Sünen el-Kubra: c.2/2682,2683,2684,2687,2689,2691
[22] A.g.e. c.2/2685) (Ömerden) 2687, 2690 (Abdullah b. Amrdan)
[23] ed-Darimi, Sünen c.1/209
[24] ed-Darimî, Sünen c.1/215,216 (Ebud-Derdadan)
[25] Eş-Şatibi, el-İtisam,: s.29
[26] Buhari, Sahih Kitabul-Edeb, Babu Ma Yecuzu Minel-Ğadab... 10/430 Bunun Ramazan ayında olduğu rivayet edilir.
[27] Müslim, Sahih: Kitabus-Sıyam Babun-Nehyi Anil-Visali fis-Savm: (1104) Ebu Zer ve en-Numan b. Beşirden gelen rivayetlerde Ramazanın son yedi günün tek (23,25,27 geceleri) olarak geçer. (Ebu Davud:1375, et-Tirmizi, 806)
[28] Müslim. Sahih: Kitabu Salatil- Musafirin, (6), C. 1/539 Ebu Davud, Sunen: Kitabul Menasik, Babu Ziyaretil-Kubur:2042 el-Beğevi, Mesabihus-Sunne: c.2/1519
[29] Ebu Davud, Sunen: Babu Luzumis-Sunne 4067. Et-Tirmizi, Sunen Kitabul-âlm: Bab (16): 2688.
[30] Buhari, Sahih, Kitbus-Sulh, (2550) Müslim, Sahih, Kitabul-Akdiye,. (1718) Ebu Davud, Sunen: Bab-u Luzumis-Sunne: c. 2/506
[31] Müslim, Sahih, Kitabuz-Zekat: Sadaka (1017) en-Nesai, Sunen, Kitabuz-Zekat: c.5/75,76.
[32] Eş-Şatibî, el-İtisam, c.1, s.67
[33] eş-Şatibî, el-İtisam: c.2, s.347.
[34] A.g.e. c.2, s.349.
 
Üst Alt