Bir Bakıver Ya Rasulallah (sas)
Yâ Rasulallah! Haddim değil; ama bana misafir olsanız, Sizi kapıda karşılar; ellerinizi değil, ayaklarınızı öperdim. Sonra âb-ı hayat sunan yüzünüze doya doya bakar, yılların hasretini az da olsa gidermeye çalışırdım. Eğer müsaade ederseniz, Sizi ufak bir gezintiye davet ederdim.
Önce gecenin bir vakti, meslekleri, memleketleri farklı ama, duygu ve düşünceleri bir; aynı türküyü söyleyen, sîneleri yaralı, dertleri aynı, on beş-yirmi kişinin dertleştiği bir salona götürürdüm Sizi. Gecenin bir yarısı olmuş, herkes evinde çay keyfi yaparken, onlar Sen’in yolunun Mecnûn’u olmuş. Başka insanlar taksitlerden, ev kirasından, çoluk çocuktan dem tutarken, onların derdi de, ızdırabı da Sen’in garip kalan ismin olmuş Yâ Rasulallah! “Şu okul için şu kadar, bu yurt için bu kadar ihtiyacımız var. Önümüz Ramazan, ihtiyaç sahiplerine de bir Ramazan paketi hazırlasak nasıl olur? İşte mesele böyle ağabeyler, yük ağır, yollar yolcusuz, çeşmeler susuz ve yine başınızı ağrıtmaya geldik. Ne yapalım derdimizden başka anlayan yok ki, gidip kapısını çalalım.” diyerek konuya girilir yavaş yavaş. “Sen ne verirsin Mehmet Ağabey? denince, vallahi hocam işlerin de tam durgun zamanı, bir de şu ödemelerimiz var, bilmem ki ne diyeyim? Aslında şu kadar verecektim; ama bu durumlar...” İşte o an, ortalığın sessizliğe büründüğü andır. Bakışları buğulanmış bir hâlde başını yavaşça kaldırır Mehmet Ağabey, önceki titrek ses, yerini gök gibi gürleyen bir nidâya bırakmıştır: “Olsun be hocam! Üç diyecektim; ama beş olsun! Allah kerîm!” deyiverir. Sonra gözler başka bir ızdırap insanına çevrilir. Ahmet Ağabey durur mu? “Bana da şu kadar yazın! Mehmet Ağabey’den geri mi kalayım, burada beraber gidelim ki, öbür tarafta da ayrılmayalım!” der. Ve daha kim bilir ne kadar ismini bile bilmediğimiz fedakâr ağabeylerimiz, vermek bizden, yardım Allah’tan deyiverir. Bu uğurda hayat arkadaşlarının altınlarını, gelinlerinin bileziklerini, çocuklarının sünnet paralarını, hattâ ve hattâ kefen paralarını gözlerini kırpmadan veren; Ömerler gibi, Ebu Bekirlerle vermekte yarışan şu ağabeylerimizin hâline bir bakıver Yâ Rasulallah!
Buradan çıkıp kimselere fark ettirmeden Sizi başka bir yere götürmek isterdim. Gece yarısı olmuş; ama hâlâ ışığı sönmemiş bir mutfağa uğrardık Sizinle. İçeride Nesibe Hatunları hatırlatan birini, Saadet Hanım annemizi göreceksiniz. Annemizi yanında gelini Zeynep ve komşuları Nursel Abla ile kurabiyeler, mantılar yaparken göreceksiniz. Biz, ‘Gecenin bu vaktinde nedir hâliniz?’ demeye kalmadan o anlatmaya başlayacaktır, bu telâşın niye olduğunu. Belli ki yarın yapılacak kermes için hazırlık yapıyorlar. Kim bilir kaç saattir ince ince ter döküyorlar? İşte onları gece yarılarına kadar uykusuz bırakan Sen’in sevdan ve derdindir
Yâ Rasulallah! Haddim değil; ama bana misafir olsanız, Sizi kapıda karşılar; ellerinizi değil, ayaklarınızı öperdim. Sonra âb-ı hayat sunan yüzünüze doya doya bakar, yılların hasretini az da olsa gidermeye çalışırdım. Eğer müsaade ederseniz, Sizi ufak bir gezintiye davet ederdim.
Önce gecenin bir vakti, meslekleri, memleketleri farklı ama, duygu ve düşünceleri bir; aynı türküyü söyleyen, sîneleri yaralı, dertleri aynı, on beş-yirmi kişinin dertleştiği bir salona götürürdüm Sizi. Gecenin bir yarısı olmuş, herkes evinde çay keyfi yaparken, onlar Sen’in yolunun Mecnûn’u olmuş. Başka insanlar taksitlerden, ev kirasından, çoluk çocuktan dem tutarken, onların derdi de, ızdırabı da Sen’in garip kalan ismin olmuş Yâ Rasulallah! “Şu okul için şu kadar, bu yurt için bu kadar ihtiyacımız var. Önümüz Ramazan, ihtiyaç sahiplerine de bir Ramazan paketi hazırlasak nasıl olur? İşte mesele böyle ağabeyler, yük ağır, yollar yolcusuz, çeşmeler susuz ve yine başınızı ağrıtmaya geldik. Ne yapalım derdimizden başka anlayan yok ki, gidip kapısını çalalım.” diyerek konuya girilir yavaş yavaş. “Sen ne verirsin Mehmet Ağabey? denince, vallahi hocam işlerin de tam durgun zamanı, bir de şu ödemelerimiz var, bilmem ki ne diyeyim? Aslında şu kadar verecektim; ama bu durumlar...” İşte o an, ortalığın sessizliğe büründüğü andır. Bakışları buğulanmış bir hâlde başını yavaşça kaldırır Mehmet Ağabey, önceki titrek ses, yerini gök gibi gürleyen bir nidâya bırakmıştır: “Olsun be hocam! Üç diyecektim; ama beş olsun! Allah kerîm!” deyiverir. Sonra gözler başka bir ızdırap insanına çevrilir. Ahmet Ağabey durur mu? “Bana da şu kadar yazın! Mehmet Ağabey’den geri mi kalayım, burada beraber gidelim ki, öbür tarafta da ayrılmayalım!” der. Ve daha kim bilir ne kadar ismini bile bilmediğimiz fedakâr ağabeylerimiz, vermek bizden, yardım Allah’tan deyiverir. Bu uğurda hayat arkadaşlarının altınlarını, gelinlerinin bileziklerini, çocuklarının sünnet paralarını, hattâ ve hattâ kefen paralarını gözlerini kırpmadan veren; Ömerler gibi, Ebu Bekirlerle vermekte yarışan şu ağabeylerimizin hâline bir bakıver Yâ Rasulallah!
Buradan çıkıp kimselere fark ettirmeden Sizi başka bir yere götürmek isterdim. Gece yarısı olmuş; ama hâlâ ışığı sönmemiş bir mutfağa uğrardık Sizinle. İçeride Nesibe Hatunları hatırlatan birini, Saadet Hanım annemizi göreceksiniz. Annemizi yanında gelini Zeynep ve komşuları Nursel Abla ile kurabiyeler, mantılar yaparken göreceksiniz. Biz, ‘Gecenin bu vaktinde nedir hâliniz?’ demeye kalmadan o anlatmaya başlayacaktır, bu telâşın niye olduğunu. Belli ki yarın yapılacak kermes için hazırlık yapıyorlar. Kim bilir kaç saattir ince ince ter döküyorlar? İşte onları gece yarılarına kadar uykusuz bırakan Sen’in sevdan ve derdindir