Ayeti kerimede mealen, “…Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d; 11) buyruluyor.
Toplumlar, Rablerinin emir ve yasaklarına uymayarak, şirke, zulme, karanlığa battıkları gibi; Rablerine itaat ederek de tevhide, adalete ve mutluluğa kavuşurlar.
Günümüz Türkiye’sinde, bazılarımız işlerin iyi gittiğini, İslami çalışmaların semere verdiğini ve toplumun İslamî duyarlılıklarının artığını zannetse de bir nebzecik böyle görünse de maalesef gerçek bu değildir.
Küfür çarkları dönüyor, İslam âlemi elli parçaya bölünmüş ve birbirlerinden habersizleştirilmiş. Onca zengin kaynaklara rağmen, İslam âlemi sefalet içinde. Ulusal sınırlar içerisinde hapsedilen Müslümanlarda, farklı İslami inançlar tezahür etti. Artık İslam’ın gül ve laleleri koku vermiyor bu coğrafyada.
Bizim halimiz, adeta Nuh Aleyhisselam’ın gemisine benzemektedir. Her cinsten bir çift var gemide. Cahili hayatla fazla ihtilat halinde olduğumuzdan, çoğu İslami duyarlılıklarımızı kaybetmişiz. Adeta hendek kumla doldu ve İslam safları ile Ahzap ordusu birbirine karıştı.
İnsanlar, adeta yeryüzündeki günlük işlerinde ve hayatın kendisiyle kaim olduğu tüm alanlarda, Allah’ı unuttular. Bir bakıma (hâşâ) Allahu Zülcelal’in ulûhiyeti gökyüzü ile sınırlandırılmış ve yeryüzündeki Rableri nefisleri olmuştur. Yani sureten bir Müslümanlık söz konusu.
Televizyonlarda her gün İslam’a hakaretler ediliyor! Ailecek izlediğimiz dizilerde, insanlar gayet rahat bir şekilde hem ‘elfazı küfrü’ (dinden çıkarıcı sözler) söyleyebiliyor hem de uygunsuz, müstehcen davranışlarda bulunabiliyorlar.
Edebiyatçılarımız edepten uzak, okumuşlarımız şuursuz, kadınlarımızın hayâ perdesi yırtılmış, gençlerimiz asaletsiz, bilim adamlarımız hedefsiz! İşte böyle bir toplum var ortada…
Neler var neler! Televizyonlara bazı sözde ilahiyatçılar çıkıp inanan insanların kafalarını bulandıran açıklamalarda bulunuyorlar. Bu yaptıkları açıklamaların nelere yol açacağını hiç düşünmezler. İnsanlar adeta neyin doğru, neyin eğri olduğunu karıştırmaya başladılar.
Allah aşkına, Hz. Ebubekir Efendimiz dönemindeki bedeviler: “Biz İslam’ı bıraktık, biz gavur olduk” demiyorlardı ki onlar hevâlarına göre, yani dolaylı olarak, “Vahyin bildirdiği şekilde değil de bizim hoşumuza giden şekliyle iman etmek istiyoruz” diyorlardı. Bunu bazıları: “Biz Müslümanız ama zekât vermeyiz” bazıları: “Biz Müslümanız ama namaz kılarken secdeye gitmeyiz, Allah’ın buna ihtiyacı yok” diyerek dile getiriyorlardı.
Şimdi oturup o zamanla günümüzdeki toplumun halini kıyaslayalım. Gerçekten bugünkü toplumun ahvali, o bedevilerinkinden ne kadar farklıdır? Acaba Ekber Şah’ın söyledikleri bundan ne kadar farklıydı?
Şunu unutmamak lazım başımıza her ne geliyorsa bu “hevâi” hayatın neticesidir. Sünnetullah çerçevesinde işleyen bir mekanizmanın sonucudur başımıza gelenler. Yani elimizin kesbidir. Bir toplum, özündeki güzellikleri değiştirirse Allah da onların durumunu değiştirir.
Biri çıkıp “Yahu ne olacak bu halimiz, baksanıza toplum olarak batıyoruz!” derse buna verilecek cevap şu olsa gerek: “El ceza’u min cinsi’l amel” yani “amelimizin cinsinden olan ceza” demek doğru olur.
Maalesef durumumuzun vahametinin farkında değiliz. Her gün cinnet haberleriyle irkiliyoruz. Adam öldürmeler, kaçırmalar, delirenler, ırza geçmeler, ihanetler, şenaatler, günlük hayatımızda sıradan olaylar haline geldi. Yani içinde bulunduğumuz cemiyet gemisi batmaya yüz tutmuş.
Kimse çıkıp bu hali sorgulamıyor: “Biz bu hale nasıl geldik, bu durumlara nasıl düştük?” demiyor.
Dindar dediğimiz İslami kesimin de durumu pek iç açıcı değil. Zenginler zevkü sefaya düşmüş, fakir fukaradan haberleri yok. Geçenlerde, gazetelerde şöyle bir haber okumuştum; Müslüman bir zengin hem de sakallı, yatak odasına akasya ağacı koydurmuş. Mobilyalarını da İtalya’dan getirtmiş. Şu hale bakın!...
Tasavvuf ehli Müslümanlar?… Bölük pörçük olmuş ve her camianın farklı duyarlılıkları, olaylara farklı yaklaşım şeklileri var.
Netice itibarı ile herkes yeniden şunu düşünmeli: “Biz Müslüman mıyız?” İlk Müslümanlar İslam’ı nasıl algıladılar ve bugün biz onu nasıl algılıyoruz? Avam insanlar olarak bunu iyice düşünmeliyiz.
İlim sahibi olanlar da şunu düşünmeli: İslam ümmetinde; dinin, imanın ve amelin tahrifatında, nasıl bir tashih ameliyesi gerçekleştirmeli? Bir felaket veya sapma olduğunda, Hz. Ebubekir Efendimiz ne yapmıştı ve ondan sonraki dönemlerde yaşanan bozulmalarda, İslam âlimleri ne tür tedbirler aldılar, tebliğlerindeki yöntem neydi?
Ve biz bilcümle Müslümanlar, oturup Medine’de Resulullah’ın ordusu ile Ebu Süfyan ordusu arasında kazılan hendeği, tasavvurlarımızda yeniden kazmalıyız. Sonra dönüp bakmalıyız “Acaba biz bu hendeğin hangi tarafındayız?”
Allah Tealâ’nın şu emrini tefekkür ederiz, inşaallah: “Ey iman edenler! İman ediniz...” (Nisa; 136)
Allah, bizi gerçek İslam’a ve gerçek Allah dostlarına tabi eylesin, âmin.
MUHAMMED Z. YILDIZ
Toplumlar, Rablerinin emir ve yasaklarına uymayarak, şirke, zulme, karanlığa battıkları gibi; Rablerine itaat ederek de tevhide, adalete ve mutluluğa kavuşurlar.
Günümüz Türkiye’sinde, bazılarımız işlerin iyi gittiğini, İslami çalışmaların semere verdiğini ve toplumun İslamî duyarlılıklarının artığını zannetse de bir nebzecik böyle görünse de maalesef gerçek bu değildir.
Küfür çarkları dönüyor, İslam âlemi elli parçaya bölünmüş ve birbirlerinden habersizleştirilmiş. Onca zengin kaynaklara rağmen, İslam âlemi sefalet içinde. Ulusal sınırlar içerisinde hapsedilen Müslümanlarda, farklı İslami inançlar tezahür etti. Artık İslam’ın gül ve laleleri koku vermiyor bu coğrafyada.
Bizim halimiz, adeta Nuh Aleyhisselam’ın gemisine benzemektedir. Her cinsten bir çift var gemide. Cahili hayatla fazla ihtilat halinde olduğumuzdan, çoğu İslami duyarlılıklarımızı kaybetmişiz. Adeta hendek kumla doldu ve İslam safları ile Ahzap ordusu birbirine karıştı.
İnsanlar, adeta yeryüzündeki günlük işlerinde ve hayatın kendisiyle kaim olduğu tüm alanlarda, Allah’ı unuttular. Bir bakıma (hâşâ) Allahu Zülcelal’in ulûhiyeti gökyüzü ile sınırlandırılmış ve yeryüzündeki Rableri nefisleri olmuştur. Yani sureten bir Müslümanlık söz konusu.
Televizyonlarda her gün İslam’a hakaretler ediliyor! Ailecek izlediğimiz dizilerde, insanlar gayet rahat bir şekilde hem ‘elfazı küfrü’ (dinden çıkarıcı sözler) söyleyebiliyor hem de uygunsuz, müstehcen davranışlarda bulunabiliyorlar.
Edebiyatçılarımız edepten uzak, okumuşlarımız şuursuz, kadınlarımızın hayâ perdesi yırtılmış, gençlerimiz asaletsiz, bilim adamlarımız hedefsiz! İşte böyle bir toplum var ortada…
Neler var neler! Televizyonlara bazı sözde ilahiyatçılar çıkıp inanan insanların kafalarını bulandıran açıklamalarda bulunuyorlar. Bu yaptıkları açıklamaların nelere yol açacağını hiç düşünmezler. İnsanlar adeta neyin doğru, neyin eğri olduğunu karıştırmaya başladılar.
Allah aşkına, Hz. Ebubekir Efendimiz dönemindeki bedeviler: “Biz İslam’ı bıraktık, biz gavur olduk” demiyorlardı ki onlar hevâlarına göre, yani dolaylı olarak, “Vahyin bildirdiği şekilde değil de bizim hoşumuza giden şekliyle iman etmek istiyoruz” diyorlardı. Bunu bazıları: “Biz Müslümanız ama zekât vermeyiz” bazıları: “Biz Müslümanız ama namaz kılarken secdeye gitmeyiz, Allah’ın buna ihtiyacı yok” diyerek dile getiriyorlardı.
Şimdi oturup o zamanla günümüzdeki toplumun halini kıyaslayalım. Gerçekten bugünkü toplumun ahvali, o bedevilerinkinden ne kadar farklıdır? Acaba Ekber Şah’ın söyledikleri bundan ne kadar farklıydı?
Şunu unutmamak lazım başımıza her ne geliyorsa bu “hevâi” hayatın neticesidir. Sünnetullah çerçevesinde işleyen bir mekanizmanın sonucudur başımıza gelenler. Yani elimizin kesbidir. Bir toplum, özündeki güzellikleri değiştirirse Allah da onların durumunu değiştirir.
Biri çıkıp “Yahu ne olacak bu halimiz, baksanıza toplum olarak batıyoruz!” derse buna verilecek cevap şu olsa gerek: “El ceza’u min cinsi’l amel” yani “amelimizin cinsinden olan ceza” demek doğru olur.
Maalesef durumumuzun vahametinin farkında değiliz. Her gün cinnet haberleriyle irkiliyoruz. Adam öldürmeler, kaçırmalar, delirenler, ırza geçmeler, ihanetler, şenaatler, günlük hayatımızda sıradan olaylar haline geldi. Yani içinde bulunduğumuz cemiyet gemisi batmaya yüz tutmuş.
Kimse çıkıp bu hali sorgulamıyor: “Biz bu hale nasıl geldik, bu durumlara nasıl düştük?” demiyor.
Dindar dediğimiz İslami kesimin de durumu pek iç açıcı değil. Zenginler zevkü sefaya düşmüş, fakir fukaradan haberleri yok. Geçenlerde, gazetelerde şöyle bir haber okumuştum; Müslüman bir zengin hem de sakallı, yatak odasına akasya ağacı koydurmuş. Mobilyalarını da İtalya’dan getirtmiş. Şu hale bakın!...
Tasavvuf ehli Müslümanlar?… Bölük pörçük olmuş ve her camianın farklı duyarlılıkları, olaylara farklı yaklaşım şeklileri var.
Netice itibarı ile herkes yeniden şunu düşünmeli: “Biz Müslüman mıyız?” İlk Müslümanlar İslam’ı nasıl algıladılar ve bugün biz onu nasıl algılıyoruz? Avam insanlar olarak bunu iyice düşünmeliyiz.
İlim sahibi olanlar da şunu düşünmeli: İslam ümmetinde; dinin, imanın ve amelin tahrifatında, nasıl bir tashih ameliyesi gerçekleştirmeli? Bir felaket veya sapma olduğunda, Hz. Ebubekir Efendimiz ne yapmıştı ve ondan sonraki dönemlerde yaşanan bozulmalarda, İslam âlimleri ne tür tedbirler aldılar, tebliğlerindeki yöntem neydi?
Ve biz bilcümle Müslümanlar, oturup Medine’de Resulullah’ın ordusu ile Ebu Süfyan ordusu arasında kazılan hendeği, tasavvurlarımızda yeniden kazmalıyız. Sonra dönüp bakmalıyız “Acaba biz bu hendeğin hangi tarafındayız?”
Allah Tealâ’nın şu emrini tefekkür ederiz, inşaallah: “Ey iman edenler! İman ediniz...” (Nisa; 136)
Allah, bizi gerçek İslam’a ve gerçek Allah dostlarına tabi eylesin, âmin.
MUHAMMED Z. YILDIZ