Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

hazan mevsimi

İdi Amin Dada
 
Üyelik Tarihi
6 Eki 2009
Mesajlar
3,271
Aldığı Beğeniler
20
Konum
Baş Kurdistan
Takım
Galatasaray
Bundan yaklasik bir sene önce Yalniz Kur'an fikri ile ilk tanistigimda gerçekten heyecanlanmistim, uydurma hadis ve sünnet yalaniyla kandirilan kitleler ve Kur'an 'dan uzak, gaflet ile geçen uzun asirlar... Evet, Yalniz Kur'anci açidan bakinca manzara buydu...

Diger taraftan kendini müslüman olarak tanimlayan insan yiginlarinin dünya sahnesinde içine düstükleri perisanlik da, yine bizce Kur'an'dan uzak kalmanin dogal bir sonucu olarak görüldü ve bu sebeple yeniden Kur'an'a dönüs anlamina gelen bu haraket bizde son derece olumlu bazi beklentilerin dogmasina da yol açti.

Burada hadis ve sünnetin yalan oldugu, Kur'an'in ise tek ve yegane dogru dinsel kaynak oldugu düsüncesi de ayri bir gerekçe ile son derece mühim bir argüman olarak sunuluyordu:
Asil verilen mesaj ise su idi; Kur'an, Muhammed peygamberin aldigi yegane vahiydi ve o sebeple Kur'an'in yaninda dinsel hüküm kabul etmek, ALLAH'a es kosmak ile es anlamliydi.Yani hadis ve sünnet kaynaklarina dayali hüküm çikaranlar ve bu hükümlere uyanlar otamatik olarak sirke girmislerdi, dolayisiyla da bütün islam tarihi aslinda koca bir yanlisin tarihi demekti...


Bu büyük bir iddia idi ancak öne sürülen gerekçe tevhid ve Kur'an olunca itiraz etmenin güçlügü de ortadadir. Yalniz Kur'ancilar’in dinsel hayattaki büyük sapkinliga dair ortaya koyduklari somut deliller de önemsenmeyecek gibi degildir, Bu tespitlerin pek çogunun dogrulugu konusunda hala hemfikiriz. Bir takim sahte hadisler altinda Kur'an'daki dine muhalif, onun hükümlerini hiçe sayan neredeyse yeni bir din denebilecek fikri olusumlar muhakkak ki mevcuttur ve hala dinsel hayatta hakim bir mevkîi isgal etmektedir. Akil sahibi bir kimsenin bu konularda yapilan tespitlere katilmamasi mümkün degildir.Ayrica geçmisten günümüze devam eden ve Kur'an tarafindan sirk olarak nitelendirilen kimi uygulamalar da Islami gelenek içine sizmis ve büyük ölçüde dinsel hayatta kabul görmüstür.

Simdi durumu artisi ve eksisi ile böylece tespit ettikten sonra kendi konumunuz ve tüm bunlar hakkindaki en son degerlendirmemizi yapmak istiyoruz: Klasik dinsel anlayisin içinde barindirdigi tüm bu yanlislar ve öte yandan Tevhid düsüncesine dayali ve Kur'an'i birinci siraya çikartan yeni bir dinsel görüs alternatifi, dedigimiz gibi bizi de büyük bir heyecana sevketti ve bu düsüncelerin mutlaka herkesçe bilinmesi gerekir diye düsündügümüzden bir web sitesi kurarak elde edebildigimiz tüm bilgileri toplu olarak insanlarin kullanimina sunduk. Istedik ki baskalari da bizim heyecanimizi paylassin ve gerçeklerden haberdar olsun, aydinlansin, Rabbine es kosmasin.

Ancak bugün kendimizi yeni bir özelestiri yapmaya mecbur görüyoruz ve yine bir yol ayrimina geldigimize inaniyoruz: Su an bazi nedenlerden ötürü “yalniz Kur'an” fikrinin çok temel bir yanilgi içinde oldugu ve o sebeple bunun (“Yalniz Kur’an” fikrinin) etkileyici ama yanlis bir yol oldugu kanaatine vardik.

Bu yazimizda bu temel nedenleri ortaya koyup bir de duyuru yapmak istiyoruz. Teslimiyet isimli web sitemizi de belirsiz bir süre için kapatiyoruz. Bir daha açip açmayacagimiz da süpheli, muhakkak ki zamana ihtiyacimiz var ve bu son bakis açisi ile yarin nereye varacagimizi da ALLAH bilir. O sebeple artik kendimizin dogruluguna emin olmadigimiz bazi fikirlerimizi baskalarina da yaymamak daha dogru olacaktir. Eger yanlis bir sey söyleyerek birilerini olumsuz olarak etkiledikse de, Rabbimiz bizi affetsin. Hiç süphesiz niyetimiz yalnizca gerçegi duyurmak ve ALLAH rizasi idi.

Simdi ise susmak belki de konusmaktan daha hayirli olacak. Erdemli ve sorumlu davranis budur diye düsünüyoruz. Duamiz Rabbimizin herkese özelestiri yapabilme ve hatadan geri dönebilme nimetinden ihsan etmesi için...


Aminnn ...
 

hazan mevsimi

İdi Amin Dada
 
Üyelik Tarihi
6 Eki 2009
Mesajlar
3,271
Aldığı Beğeniler
20
Konum
Baş Kurdistan
Takım
Galatasaray
Yalniz Kur'anci tevhid anlayisi ne derece dogru? Yalniz Kur'an'in temel felsefesi otoriteyi Yalniz ALLAH 'a tahsis etmek (tevhid) olarak açiklanmistir. Bunun yolu ise Kur'an disinda hiçbir dinsel hüküm kaynagini kabul etmemektir.

Bu ifadeyle Kur'an'a dayali olan disindaki tüm sözlü ve pratik dini gelenek de reddedilmis olmaktadir. Yani Yalniz Kur'an'ci düsünceye göre bugünün müslümaninin saf bir tevhidi düsünceye ulasmasi önündeki en büyük engel son Peygamber' e izafe edilen kimi söz ve uygulamalar olmaktadir. Peygamberi sadece aldigini duyurmakla mükellef olan siradan bir insan olarak degerlendiren “Yalniz Kur'ancilar”, bu tavirlariyla onun ilahlastirilmasina karsi çiktiklari da düsünmektedirler.(hiç süphesiz Kur'an peygamberleri ilahlastiranlari da kinar) Bu konuda Kur’ani bir durus içinde olmaya çalisanlar, bizce bir noktadan sonrasini iyi degerlendirememekte ve dolayisiyla da asiri bir reaksiyon ile gerçekten uzaklasmaktadirlar.

Peygamberin peygamberliginin nerede baslayip nerede bittigi hassas bir konudur ve o sebeple de bu konuda dogru bir sinir çizebilmek için biraz açmak istiyoruz:
Hiç süphesiz Hiristiyanlar Isa peygamberi ve kendi din adamlarini ALLAH'a es kosmuslardir ve bu sebeple de kinanmislardir. Kur'an açik ifadelerle bu tespiti yapar ve inananlar olarak
bizlerin de gerekli dersleri çikarmasi kadar dogal bir sey yoktur. Simdi onlarin nasil es kostuguna bakalim ve Muhammed (as.)'in durumunu da yeniden degerlendirelim.

Hiristiyanlar Isa ALLAH'in ogludur demislerdir. Kur'an bunu sirk ve küfür olarak niteler.Onlarin Isa as.'i ALLAH'in oglu olarak nitelemekteki gerekçeleri ise öncelikle Isa (as.)'nin mucizevi dogumu ve mucizelerle dolu hayatidir. Inananlarin Muhammed (as.) hakkindaki kanaatlerine sirk gözü ile bakan “Yalniz Kur’an”'cilarin temel elestirisi ise daha farklidir. Onlara göre Müslümanlar Muhammed peygamber adina uydurulan hadis ve sünnete inanarak es kosmaktadirlar. Muhammed peygamber sadece vahiy alip insanlara bunu ileten, bunun disinda ise siradan bir insan olan normal bir varliktir.Onun aldigi vahiyler ise Kur'an' ile sinirlidir .

Muhammed peygamberin Kur'an'dan baska vahiy aldigi ve Kur'an'i tamamlayici nitelikte ilave hükümler vazettigi de yine asilsiz bir iddia olarak ilk kez Resat Halife tarafindan "Yalniz Kur'an'a inanmak için oniki sebep" isimli makalesinde açikça söylenmistir. Bu noktada dini bayramlar meselesi bizce bir dönüm noktasi olarak öne çikti.Bizi yol ayrimina getiren sorular ise sunlardir:

Eger Kur'an, dinin bütün temel gereklerini dogrudan veya dolayli olarak haber veriyorsa ve vahiy dini yalnizca bunlarla sinirliysa, siradan bir insan olan Muhammed peygamber nasil olup da Kur'an'da varolmayan bir seyi insanlara din olarak vaazetmistir?

Siradan insanlar olarak bizlerin de böyle dini vecibeler icad etmeye hakki olabilir mi? Yoksa "Yasayan Kur'an" olarak nitelenen Muhammed peygamberin Kur'an'a uyma anlayisi çok mu farkli idi? Yalniz Kur’anci açidan bakarsak peygamberin Kur’an'a uyma konusunda gevsek bir tutum içinde oldugu gibi bir sonuç ortaya çikmaktadir ki, bu dogru degildir.

Nesiller boyu hiçbir mesruiyet elestirisine maruz kalmadan genis kitleler tarafindan yasanarak günümüze getirilmis olan nice uygulamalarda vardir ki,Kur'an tarafindan haber verilmemistir ancak mesele, durusu itibariyle bir yanilgi olamayacagi konusunda son derece kuvvetli bir intiba vermektedir.Bazi seyler yanlis anlasilmis ve uygulanmis olabilir ancak mesela bir bayram konusunun bir yanilgi ve uydurma oldugunu söyleyebilmek de dogrusu son derece zordur.

Yani Yalniz Kur'anci teori yasanan pratigi açiklamakta bariz bir sekilde yetersiz kalmaktadir.
O açidan dini hayat ve düsüncenin sadece Kur’an bilgisine dayali olarak yeni bir sorgulamadan geçirilip islahinin yüzde yüz dogru olmayabilecegi de ciddi bir seçenek olarak belirmektedir
.

Dogrusu "tam, mükemmel ve detayli" bir kitabin bu ihtiyaci karsilamasi kadar dogal bir sey de olamaz, ancak (maalesef diyemiyoruz), durum bu degildir. Çünkü bizler Kur'an'a tabi olmakla ve ilahi iradeye uymakla mükellefiz ve bizim bu konuda bir tercihimiz de söz konusu degildir...

Söyle düsünün; Bir an için olaylara ALLAH'in açisindan bakmaya çalisalim, eger siz, insanlara kendi basina yetecek bir kitap indirseydiniz, bu kitapta hangi detaylara yer verirdiniz?
Hiç süphesiz, eger Yüce Yaratici dileseydi insanlara hiçbir süpheye yer birakmayacak sekilde detaylar içeren çok daha ayrintili bir kitap indirebilirdi ve bu kitap bugün tek basina pek çok
meseleyi çözebilirdi. Birkaç kelime ile namazlarin günde kaç vakit ve rekat kilinacagindan, zekatin yüzde kaç olduguna ve daha pek çok ayrinti verilebilir ve insanlar sadece Kuran ile hiç süphesiz tatmin olurlardi. Ancak her ne kadar anlamakta zorlansak da Rabbimizin böyle bir yolu tercih etmedigi apaçik ortadadir.Yalniz Kurancilarin bu boslugu doldurmak için ortaya koyduklari çesitli argümanlar ise, dinsel realiteyi bir bütün olarak ve tatmin edici bir tarzda açiklayamamaktadir.

Bunu Kur'an'in bir eksikligi olarak düsünmek de dogru degildir, eksiklik ancak yetersizlikten kaynaklandigi takdirde bir ayip ve kusur olur. Ancak eger yapmis oldugunuz sey mesela üç bacakli bir sandalye ise, bunun dördüncü bacagi nerede diye, hiç kimsenin sormaya hakki olamaz. Çünkü ise baslarken amaciniz üç bacakli bir sandalye yapmakti ve öyle de yaptiniz. Sonuçta ortaya çikan sey her ne kadar eksik ve kusurlu bir sey gibi görünüyor ise de, hayal ettiginizi yüzde yüz gerçeklestirdiginiz için kusursuz, tam ve mükemmeldir, çünkü plan öyledir.

Kur'an için de ayni seyi söyleyebiliriz, Kur'an'da bazi mühim bilgiler yoktur,ancak bu bilgiler Kur'an (hasa) yetersiz bir yazar tarafindan yazildigi için degil, öyle olmasi istendigi için noksan birakilmistir. Tamamen iradi ve planli bir olaydir. Kur'an'in kendi kendisi hakkindaki "tam, mükemmel ve detayli" tanimlamasini da böylece düsünmek gerekir.

Simdi de bunun sebebi hikmeti hakkinda düsünelim:Kur'an'in belli bilgileri kasten vermemesindeki en büyük sebep, bizce Son Peygamber olan Muhammed (as.)'in önemini azaltmamaktir. Dolayisiyla sahte peygamberlerin dogusuna izin vermemektir, çünkü hakikatin bir parçasi Kur'an ise digeri de Peygamberin fiili tebligi ve ögretisidir. Sadece birine dayanan, gerçegi açiklamakta yetersiz kalir ve kalmasi da istenmistir.


Bugün “Yalniz Kur'an”ci anlayisin bir yandan Islam’in son ve gerçekligi tartisilmaz Peygamberini bir sekilde devre disi birakmaya çalistigi görülürken, "tabiat bosluk kabul etmez" prensibi geregi ayni boslugun pekçok sahte elçi tarafindan doldurulmaya çalisildigi da görülmektedir. “Yalniz Kur'an” fikriyle birlikte yasanan resul(!) enflasyonun ana sebebi bizce budur.

Kur’an, ancak bir peygamber eliyle en mükemmel sekilde anlasilabilir ve yasanabilir, bu peygamber ise dogal olarak Muhammed (as.)'dir. ( O’nun biraktigi sözlü ve fiili gelenek sayesinde) Onu devre disi biraktiginizda onun mevkisinin birileri tarafindan doldurmasi da kaçinilmaz olmaktadir.

Özetle söylemek istedigimiz sudur, vahiy dini Yalniz Kur'an'dan ibarettir savi ile getirilen alternatif düsünce dini hayati açiklamakta yetersiz kalmaktadir ve bu sebeple dogru degildir. Ilahi irade de bu yönde kullanilmamistir, Kur'an’in tertibi bunu açikça göstermektedir. Hal böyle olunca Yalniz Kur'anci bakis açisiyla Islam dünyasina yöneltilen sirk elestirileri de geçerliligini yitirmektedir. Kur'an’i peygamberin ögretisi dogrultusunda anlamaya ve yasamaya çalisan kitleleri temel bir yanilgi içinde olmakla suçlayamayiz, her ne kadar pek çok hakli elestirimiz olsa da, Bir bayram günü olan bugün, inananlarla kucaklasma ve kaynasma günüdür. ALLAH, bir diyen, Kur’an'a ve peygambere iman etmis insanlarla bizim bir alip veremedigimiz olamaz. Onlara bazi sirk unsurlarina bulastilar diye müsrik gözü ile de bakmamaliyiz. Unutmayalim ki her günah bir küfür, küfür ise bir çesit sirktir. Simdi kim günah islemiyor?

Bunun anlami elbette ki yanlisi da dogru ile birlikte kabul etmek degildir. Yanlisa her zaman muhalif olmak her müminin boynunun borcudur. Öte yandan yanlisi bahane edip dogru islerde birlikte olmaktan da kaçinmamali ve mücadelemizi sistemin içinde kalarak sürdürmeliyiz. Çünkü ortada aksini gerektirecek derecede kuvvetli bir neden yok. Zaten sartlari olustugunda Rabb’e hicret etmek her müminin bir vazifesidir.

Dogru olan inananlarla ayrilmak için degil birlesmek için sebepler aramaktir. Kur'an kitap ehli ile bile ortak bir payda da bulusmaya çalisin diyor. Kendi aramizda ise bu paydalar zaten bolca mevcut, Bu vesileyle tüm inanan kardeslerimin bayramini da kutluyorum...
 

Katre-i Matem

Men câle nâle.
 
Üyelik Tarihi
2 Eki 2009
Mesajlar
4,267
Aldığı Beğeniler
49
Konum
İstanbul
Takım
Fenerbahçe
İslâm âlimlerinin hepsi, Kur’ân’ı açıklamada Peygamber (a.s.m.) sünnetini birinci kaynak olarak görmüşlerdir. Bunun dayandığı bir gerçek var mı?

Evet, peygamberlik görevi sadece Kur’ân’ı getirmekle bitmez; onu açıklamak, izah etmek ve nasıl tatbik edileceğini göstermek, onun görev sınırları içindedir. Meselâ şu âyetler onun İlâhî görevlerinden bir kısmını belirtiyor:

“Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.”(İbrahim Sûresi,14-4)

“O kimseler ki, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de vasıflarını yazılı buldukları ümmî peygamber olan Resulullaha uyarlar. O peygamber ise kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar; daha önce kendilerine yüklediğimiz ağır yükleri ve üzerlerindeki bağları onlardan kaldırır. İşte ona îmân eden, ona hürmet eden, düşmanlarına karşı ona yardımda bulunan ve onunla indirilmiş olan nûra uyanlar, kurtuluşa erenlerin tâ kendisidir.”(A'raf Sûresi, 7-157)

“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab Sûresi ,33-36)

“Hayır! Rabbine and olsun ki, onlar, aralarındaki anlaşmazlıklar için senin hükmüne müracaat edip, sonra da verdiğin hükme gönüllerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın tam bir teslimiyetle râzı olup uymadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa Sûresi, 4-65)

“Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhâfız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.”(Nisa, 4-80)

“Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.”(Haşir Sûresi, 59-7)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” (Âl-i İmran Sûresi, 3-31)

Evet, buna benzer âyetler Peygamberimizin (a.s.m.) görevini, sadece Kur’ân’ı insanlara getirmekle sınırlı olmadığını belirtiyor.

Bunu biraz açabilir miyiz?

1. Efendimizin bir görevi özet şeklinde olan âyetleri açıklamaktır: Meselâ Kur’ân “Namaz kılın” diyor, ama namaz nasıl kılınacak? “Rükû ve sücud yapın” diyor, ama rükû ve sücud nasıl yapılacak, teferruat vermiyor. Kıyam nasıl yapılacak, ayrıntı yok. İşte Peygamberimiz “Ben nasıl namaz kılıyorsam öyle kılın” diyerek âyet-i kerimeyi şekil ve muhteva olarak açıklıyor ve nasıl tatbik edilebileceğini gösteriyor. Namaz, oruç, zekât, hac gibi Kur’ân-ı Kerimde mücmel (özet) olarak gelip açıklanmayan emirleri Peygamberimiz açıklıyor.

2. Efendimizin görevleri arasında, anlaşılması zor olan âyetleri açıklamak da vardır.

Meselâ âyet-i kerîmede, “Onlara karşı gücünüzün yettiği her türlü kuvveti ve cihad için ayrılıp eğitilmiş atları hazır tutun ki, onunla Allah’ın ve sizin düşmanlarınızı ve bunlardan başka sizin bilemediğiniz, fakat Allah’ın bildiği düşmanlarınızı korkutasınız” (Enfâl Sûresi,8-60) buyuruluyor. Bu âyette “Kuvvet ve savaş atlarını hazır bulundurun” tabiri geçiyor. Sahabe Peygamberimize sormuş: “Kuvvet nedir?” Peygamberimiz, “Bilin, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır, kuvvet atmaktır” diye üç defa tekrar etmiştir. Her devrin değişen atma vasıtalarına süratle, vakit kaybetmeden ayak uydurmamızı emir buyurmuştur.

3. Sonra Kur’ân-ı Kerimin mutlak ve âm (sınırsız ve genel ifadeli olan) âyetlerini takyitle tahsis ediyor, yani onlara sınır getiriyor. Meselâ, “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı”(Bakara Sûresi,2-275) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmeye göre her şeyin alışverişi helâldir. Ama Peygamberimiz buna bir sınır getirerek domuzun ve içkinin alışverişini yasaklamıştır. Demek meşru alışverişin sınırlarını bu şekilde açıklamış oluyor.

Diğer bir örnek ise şu âyet-i kerimedir: “İman eden ve imanlarına zulüm bulaştırmamış olanlar—korkudan emin olmak işte onların hakkıdır ve doğru yola eriştirilenler de onlardır.”(En'** Sûresi,6-82) Sahabe bu âyet gelince telâşlanıp Peygamberimize sormuş: “Hepimiz nefsimize zulmediyoruz. Yâ Resulallah, bizde zulme düşmeyen var mı?” Peygamber (a.s.m.) “Şirk pek büyük bir zulümdür” âyetini hatırlatarak buradaki zulmün şirk olduğunu açıklamıştır. Dolayısıyla bu neviden olan Kur’ân-ı Kerimdeki anlaşılması zor olan âyetleri Peygamberimiz açıklıyor.

3. Sonra Kur’ân’da olan meseleler ayrıca Peygamberimiz tarafından tekraren teyit ve te’kid edilmiştir. Böylece onun daha iyi anlaşılması sağlanmıştır. Bu da bu sadette söylenebilir.

4. Peygamberimizin bir de şâri’ yönü, yani, Kur’ân’da olmayan hükümleri koyma yetkisi var. Meselâ, yiyeceklerden haram olanların isimleri iki âyet-i kerimede belirtilir. Ama onların hiçbirisinde eşek eti geçmez. Peygamberimiz Hayber Seferi sırasında, ehlî (evcil) eşek etini haram etmiştir.

Bunlar niçin Kur’ân’da açıklanmamış da Peygamberimize bırakılmıştır?
 

Katre-i Matem

Men câle nâle.
 
Üyelik Tarihi
2 Eki 2009
Mesajlar
4,267
Aldığı Beğeniler
49
Konum
İstanbul
Takım
Fenerbahçe
Kur’ân bütün teferruatı verseydi ciltlerle dolu bir kitap olurdu. Halbuki bu da Kur’ân’dan istifademizi zorlaştırır. Bu bakımdan meselelerin bir kısmının açıklamasını Peygamberimize bırakmıştır. Peygamberimize bıraktırmasının da ayrıca birtakım maslahatları var. Çünkü birtakım meseleler zaman içerisinde neshedilmiş, yürürlükten kalkmıştır.

Hem hadislerin bir kısmı bize zayıf hadisler şeklinde gelmiştir. Bu zayıf hadislerle amel ihtilâf getirmiştir. İhtilâf ise ümmet için rahmettir. Halbuki Kur’ân-ı Kerimde kesin olarak bütün bu meseleleri zikretmiş olsaydı, orada ihtilâf etme şartımız azalırdı. Dinimizin gelişen zamana ve toplum şartlarına göre esnekliği azalabilirdi. Halbuki dinimizin üstün bir yönü—kanatimce—zamana ve zemine göre yeni yorumlara imkân tanımasıdır. Bu güzel birşeydir.

Hattâ dahası var. Peygamberimiz de âlimlere bir marj bırakmıştır. Dinimizin güzelliği bu. Âlimler Kur’ân-ı Kerim ve Sünnetten hareketle hüküm koymada birtakım temel kaideler belirtmiş ve usul koymuştur. Âlimler bu usullerle yeni meseleleri yoruma kavuşturuyor. Böylece başka şeriata ve kültür sistemine ihtiyaç hasıl olmadan, kanun alma ihtiyacı duymadan yeni şartlara göre kanunlarımızı kendimiz koyabiliyoruz. Nitekim Osmanlının son dönemlerine kadar bütün ortaya çıkan yeni ihtiyaçlarımız kendi değerlerimiz çerçevesinde kanunlaştırılmış, Kur’ân ve Sünnetten çıkartılmıştır.

Halkımız hadislerle Kur’ân-ı Kerimi nasıl öğrenecek? Meselâ Yâsin Sûresini hepimiz çok okuyoruz. “Peygamberimiz acaba bu sûreyi nasıl tefsir etmiş” diye öğrenmek istesek, bunu nereden bulacağız. Bir usulü, yöntemi var mı bunun?

Öncelikle Kur’ân, Kur’ân ile tefsir edilir. Çünkü bir âyet diğer bir âyeti açıklar. Bir konu bir yerde bir yönü anlatılır, diğer bir yerde diğer bir yönü anlatılır ve hakeza. Fakat Peygamberimizin de Kur’ân’la ilgili çokça tefsiri vardır. Buharî’nin en geniş bölümlerinden birisi Tefsir’dir. Tirmizî’nin en geniş bölümlerinden birisi yine Tefsir bölümüdür. Kaldı ki Buharî ve Tirmizî’de yer almayan tefsire müteallik hadisler, başka kaynaklarımızda verilmiştir.

Ben bazan matematiği uygulayarak diyorum ki: bir doğru iki noktadan geçer. Aynı şekilde Kur’ân-ı Kerimden çıkaracağımız bir mânâda Kur’ân-ı Kerim çıkış noktasıdır. İkinci bir nokta olarak Hadise atıf yapmazsak, o zaman o tek noktadan binlerce görüş çıkabilir. Halbuki din nedir? Tevhid, birlik, beraberlik dinidir. O âyetten herkes kendi kafasına göre bir yorum değil, gerçeğe uygun yorum çıkaracaktır. Acaba Peygamber ne demiştir, ona bakacağız. Peygamber sözlerinde yoksa, acaba Sahabe ne demiştir, Tabiîn ne demiştir, Etbeuttabiîn ne demiştir, onlara bakacağız. Onlar Kur’ân’ı aslına uygun şekilde anlama şansına bizden daha çok sahipti.

Hadislere ne derece güvenilir?

Hadislere güvenmemek için bir sebep yok. Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kur’ân-ı Kerim insanları Peygamberimize yöneltiyor, “Onun getirdiğini alın, onun yasakladıklarından kaçının” diyor. Yani Kur’ân ikinci bir kaynağı olarak devamlı şekilde Peygamberimizi nazara veriyor.

İkincisi Peygamberimiz kendisini öne sürüyor, Sünnetine dikkat çekiyor ve Sünnetle bu işin yürüyeceğini Peygamber Efendimiz ifade ediyor. Meselâ Peygamberimiz Hz. Muaz’ı Yemen’e gönderiyor. “Orada ne ile amel edeceksin” diyor. Hz. Muaz “Kur’ân’la amel edeceğim” diyor. “Kur’ân’da bulamazsan?” diye soruyor Peygamberimiz. “Sizin sünnetinizle,” diyor Hz. Muaz. “Sizin sünnetinizde bulamazsam, içtihadımla” diyor. Peygamberimiz bundan çok memnun kalıyor. İslâm ulemasının hepsinin elinde delildir bu hadis. İçtihadın gerekli olması hususunda, Sünnetin delil olması hususunda bu delildir. Dolayısıyla Resulullahın sağlığında Sahabe ikinci kaynak olarak hadisi bilmektedir.

Hz. Ömer anlatıyor: “Ben emsalim bir kardeşimle münavebe yaptım. Bir gün o tarlaya gidiyor tarla işlerini yürütüyor, ben Resulullaha gidiyorum, orada Resulullahı dinliyorum. Akşam gelince emsalim olan kardeşime o gün Resulullahtan gördüğümü, duyduğumu anlatıyorum. Ertesi gün ben tarlaya gidiyorum, emsalim kardeşim Resulullahı takibe gidiyor, duyduğunu, gördüğünü akşam bana anlatıyor. Böylece Peygamberimizi her gün yakından takip etme fırsatı buluyoruz.”

Bir Sahabî diyor ki: “Ben Resulullahtan her duyduğumu yazardım. Bana dediler ki, ‘Resulullah da bir insandır. Bazan öfkeli halde konuşur, bazan sükûn halinde konuşur. Herşeyini yazmak doğru değildir.’ Bunun üzerine vazgeçtim. Ama duyduklarım aklımda kalmaz hale geldi. Onun için yine Peygambere gidip durumu anlattım. ‘Yâ Resulallah, senden güzel şeyler işitiyor ve bunları yazıyordum. Fakat Ensar böyle böyle söyledi. Bunun üzerine vazgeçtim. Ama şimdi yazmayınca da rahatsızım, ne yapayım?’ dedim. Resulullah mübarek ağzını göstererek ‘Bundan haktan başka birşey çıkmaz, yaz’ buyurdu.”

Yine Resulullaha uğrayanlar oluyor ve hafızalarından şikâyet ediyorlar. Peygamberimiz onlara “Sağ elini yardıma çağır” buyuruyor, yazmalarını söylüyor.

Bir başka şey daha söyleyeyim. Enes (r.a.) çok hadis rivayet edenlerin arasında yer alır ve Müksirûn denilen yedi kişiden biridir. Müstedrek’te rastladığım bir hadiste Hz. Enes diyor ki: “Ben Resulullahtan gündüzleri hadis yazar, geceleri tashih etmesi için ona okurdum.” Yani, Peygamberimiz onun yazdıklarını düzeltiveriyor. Ondan sonra hadis ilminde talebelerin öğrendiği hadisleri hocalara götürüp okuması, arz etmesi söz konusu olmuştur. Talebe yazdığını, ezberlediğini hocanın önünde okur, hoca onu tashih ederdi ve öyle icazet alınırdı.

Bütün hadislere Kur’ân tefsiridir diyebilir miyiz?

Evet. Peygamberimiz (a.s.m.) yaşayışı ile Kur’ân-ı Kerimi pratiğe dökmüştür. Dolayısıyla Kur’ân’ın insanlardan istediği ideal hayat tarzı ve şekli Peygamberimizde kendini göstermektedir. Bunu eğer kulluk noktasından ele alırsak, Allah’a karşı kulluğumuzun nasıl olması gerektiğini en mükemmel şekilde Peygamberimiz göstermiştir. İbadetlerin hepsini Peygamberimiz en mükemmel şekilde yerine getirmiştir. Peygamberimizin kulluğu, Kur’ân-ı Kerimin bizden istediği kulluğun en mükemmel şeklidir, bütün yönleriyle. Beşerî münasebetler de öyle. İnsanlarla ve komşularıyla olan münasebetlerinde en güzel örnekleri göstermiştir. Karı-koca münasebetlerinde en güzel karı-koca münasebetlerini ortaya koymuştur. Çocuk terbiyesinde, çocuklara karşı nasıl davranılması gerektiğini göstermiştir.

Demek ki Peygamberimiz (a.s.m.) bütün hayatının her safhasında, her kesitinde, her karesinde en güzel örnek olarak Kur’ân-ı Kerimin idealini temsil etmiştir, yaşamıştır, göstermiştir. Müslümanlar bunu imkânları nispetinde aynen Peygamberden alabilirler. Bir hadiste Hz. Ayşe Peygamberimiz ahlakını “Onun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı” diye ifade ediyor. Dolayısıyla Peygamberimiz ahlâk yönüyle de Kur’ân-ı Kerimin ahlâkını şerh etmiştir, açıklamıştır. Belki hepsini kelama dökmemiştir, ama fiile dökmüştür. Onun her sözü, her fiili ve her davranışı, Kur’ân-ı Kerimin ruhunun tefsiridir.

Diğer yandan, eski milletlerle ilgili kıssalara da açıklama getirmiştir. Hz. İbrahim’in bazı Kur’ân’da olmayan meselelerini Peygamberimizin hadislerinde bulabiliyoruz. Demek ki, Kur’ân’ın temas ettiği, insanlığa getirmek istediği, vermek istediği, hukuk olsun, ahlâk olsun, yaşayış tarzı olsun, bütün derslerin hepsini Peygamberimizin hayatında, bazan sözleriyle, bazan fiilleriyle, bazan tahlilleriyle bulabiliyoruz.

Şimdi Kur’ân-ı Kerimde “Yiyin, için, israf etmeyin” buyuruluyor. Başka bir âyette de, tebziri yasaklıyor. tebzir, israfın kardeşidir. Şimdi bu iki âyeti daha iyi anlamak için Peygamberimizin uygulamasına bakalım:

Efendimiz israfa gayet net bir sınırlama getirmiştir ki, bunun en canlı örneği abdesttir. Abdest alırken suyu israf etmemek için ölçülü kullanırdı. Üç avuç suyla organları yıkamayı emir buyurmuştur. Fazlası mekruhtur. Bu miktarla sınırlamış Peygamberimiz. Sahabe şaşırıyor ve diyor: “Yâ Resulallah, suyun tasarrufu için mi?” “Hayır,” diyor Peygamberimiz. “Nehir kenarında olsan bile organlarını üçer defa yıkayacaksın.”

Ben hadislerde gördüm, Ebu ed-Derdâ’dan gelen bir rivayet: “Birgün Peygamberimiz bir yere giderken nehre rastlamış. Oradan bir kap su getirmişler Peygamberimize. O da onunla abdest almış ve bir miktar su artmış. Biz olsak o suyu şöyle etrafa serpiveririz. Halbuki Peygamberimiz buyuruyor ki: ‘Gidin, bunu nehre boşaltın. Ola ki ileride bir canlının kursağına gıda olur.”

Bir de, fazla yesek, fazla konuşsak, zamanımızı boş yere geçirsek, israf yapmış oluruz. Bunlar da bizim geri gelmeyecek israflarımız. Veya bir kibrit çöpünün yakılması da israftır. Bunlar da mekruhtur. Günde beş defa abdest alırken suyun israf edilmemesiyle, tabiata karşı saygı dersi verilmiştir. İsrafın hayatın diğer alanlarında da ciddî bir mesele olduğu, abdest örneğiyle ders veriliyor.

Şimdi, “İsraf etmeyiniz” âyet-i kerimesinin açıklanmasına bakınız. Demek âyet-i kerimeyi okuduğumuz zaman bu âyetlerin hadis-i şeriflerde nasıl açıklandığına bakmamız lâzım. Hadis kültürümüz ne kadar geniş olursa Kur’ân-ı Kerimi o nisbette anlamış oluruz.

Ben sonuç itibarıyla şöyle bir şey söyleyebilir miyim? Kur’an-ı Kerimden bir ayet okuduğumuz zaman, bunun anlamını meallerden ve tefsirlerden öğrenmeye çalışacağız. Ancak bununla yetinmeyeceğiz, hadis kültürümüzü çoğaltacağız. Bol miktarda hadis öğrenerek bunlarla hayatımızı şekillendireceğiz. Bu şekilde Kur’ân’ı okuduğumuzda onun anlamını Efendimizden bizzat öğrenmiş gibi olacağız.

Kesinlikle. İşte bunu anlayan âlimlerimiz, meselâ Taberî, bir âyetle ilgili aklına ne kadar hadis gelmişse hepsini yazmıştır. Taberî tefsirinde çok hadis naklediyor diye bazıları tenkit bile etmiş. Kırk ciltlik tefsirinin büyük bir bölümü hadislerle doludur. Ama hadislere baktığımız zaman, âyetleri daha iyi anlıyoruz. Çünkü hadisin verdiği nur başka, kendi tefekkürümüzle çıkartacağımız mânâ başka. Benim görüşüm, Kur’an-ı Kerimi hadislerle anlamaya yönelmek en güzeli.
 
Üst Alt