- Üyelik Tarihi
- 1 Eyl 2005
- Mesajlar
- 1,561
- Aldığı Beğeniler
- 10
- Takım
- Galatasaray
Yatağında kımıldamayan Durmuş Ağa, gözlerini basık tavana dikmişti. Sanki iki saattir eski, sararmış hatılları sayıyordu. Yüzü toprak rengin-deydi. Kırmızı kaplı yorganın üstüne serili elleri artık bir insan azasına benzemiyordu. O kadar kuru, o kadar zayıf, kadar cansızdı ki... Ancak duyulan boğuk bir sesle:
-- Yahu, ben ölüyon!
Dedi. Ocağın başında yusyumru oturan bir ihtiyar kadın doğruldu. Hastaya baktı:
-- Hedi sus, hedi sus. Deli gibi söylenme...
-- Ben ölüyon diyon, gadın!
-- Hedi sus, hedi sus...
-- ...
Durmuş Ağa, mor dokuma örtülü yastığından başını kaldıramıyor, sağına soluna döndüremiyordu. Gözlerini karısına çevirdi. Ocağın önünü görebilmek için gözbebekleri çukurlarının kenarına batıyor, beyazları alabildiğine büyüyordu. Zavallı işte bir aydır böyleydi. Her gün eriyip gittikçe, karısı onun "hiçbir şeyciği olmadığını" tekrarlıyor, ölümünü hatırına getirmiyordu. Fakat, o işi anlamıştı. Artık gözlerinden başka bir yerini oynatamıyordu. Vücudu tamamıyla ölmüştü. Bir şey yemek şöyle dursun, hatta bir damlacık su bile içemiyordu. İçinden diyordu ki: "Yalnız canım kaldı. O da çıkacak!" Göğsünde, boğazının biraz aşağısında, sıcak bir ürperme vardı. Galiba, işte bu candı. Nefes alırken, ya ağzından, ya burnundan uçuverecekti.
-- Ah nittim de, böyle bekledim!
Diye inledi. Müseyyibin biriydi. Her işi ihmal ederdi. Hac parasını fazlasıyla hazırladığı hâlde "ha bu yıl, ha gelecek yıl..." bahanesiyle bir türlü davranıp gidememişti. İki oğlu vardı ki, birbirinden berbattı. En canlı zamanında bile "ne vakit ölecek?" gibi tâ gözünün içine bakarlardı. Daha hastalığının başında mallarını taksim etmesi, hayır ve hasenat için bir şey ayırıp emniyetli bir adama vermesi lâzımdı. Şimdi, evet, artık bu mümkün değildi. Acaba akşama kadar yaşayabilecek miydi?
-- Yahu, Hacı Ağa'yı çağırt!
Dedi.
-- Nideceksin ki?..
-- Çağırt, vasiyetimi diyeceğim.
-- Hedi sus, hedi sus; deli gibi söylenme...
-- ...
Hastanın gözleri, kaynayan bir civa gibi alev, saçarak parladı. Beyaz dudakları titredi. Dişleri kısıldı. Bu Hacı Ağa, ona her vakit, hayır, hasenat için bir şey ayırmasını tavsiye eden komşusuydu. Derdi ki: "Ecelin gelişi duyulmaz! Birdenbire bizi bastırır. Adam sağken vasiyetini filân etmeli, namının hayırla anılması için bir şeyceğiz ayırmalı. Sonra arkasından lokma filân dökmek değil ya, bir yasin, bir fatihacık bile okuyan bulunmaz. Mezarı taşsız kalır..." Halbuki Durmuş Ağa, çekmecesinde, bir çeşme parası bile ayırmıştı. Komşusunu çağırtıp bunu vermek, hac parasıyla mescidin tamir olunmasını vasiyet etmek istiyordu. Fakat, işte karısı inat ediyor, yaklaşan ölümün lâfını ağzına aldırmıyordu. Sesi bitmişti:
"Hacı Ağa, Hacı Ağa!" diye bağırsa kimseye işittiremeyecekti. Karısının, ocağın önünde vişne çürüğü yemenisini çözüp, kınalı saçlarını taradığını görüyordu. Bu son derece inatçı bir kadındı. Bir şeyi zihnine koydu mu, aksini dinlemez, "Nuh" der, "Peygamber" demezdi. Durmuş Ağa, gençliğinde bu inadı için çok dövmüştü. O kadar uğraştığı hâlde karısının geçiremediği bu huyu çocuklarına ayniyle geçmişti. İkisi de inatçıydı. İnatlarıyla bütün köyü patlatırlardı. Hem babalarına, hem birbirlerine dargındılar. Kendisi ölür ölmez, miras kavgasına düşecekler, mezarına taş diktirmek, arkasından bir mevlit, bir yasin okutmak değil, hatta nereye gömüldüğünü bile sorup araştırmayacaklardı. Göğsünün içindeki sıcak ürperme yanmaya başlıyor, bir ateş, bir zehir oluyordu. Şimdi ihmalciliğinden pişmandı. Karısına son kuvvetiyle seslendi:
-- Yahu, ölüyon. Şu Hacı Ağa'yı çağırıvi...
-- Hedi sus, hedi sus! O gevezeyi ne yapacaksın ki?
-- Bir diyeceğim var.
-- Bana di...
-- Gayri ölüyon. Şu Hacı'yı çağır ki, son lâfımı ideyün.
-- Hedi sus, hedi sus, ağzını hayrı aç...
-- ...
Pencereden akseden aydınlık, kadının kınalı saçlarını parlatıyordu. Taranması bittikten sonra, tekrar yemenisini bağladı. Küçük, buruşuk, çirkin yüzüne, mavi büyük gözleri yabancı gibiydi. İri burnunun altında kısık, sanki daima bir şey ısırıyormuş gibi duran kısa bir çehresi vardı. Ocağı karıştırdı. Bacadan düşen bir rüzgâr külleri uçurmuştu. Sıska elleriyle yerleri süpürü-yor, savrulan külleri topluyordu. Hatta aksırır gibi bir ses çıkardı. Döndü, baktı:
-- Ne istiyon?..
Dedi. Ağa cevap vermedi. Çenesi atıyordu. Kadın kalktı. Yatağın yanına gitti. Eğildi. Kocasının yüzüne baktı. Gözleri kapanmıştı: "Uyuyo mu ki?" diye şüphelendi. Eliyle omzuna dokundu. Ölümüne inanamıyordu:
-- Uyumuş!
Dedi. Bekledi. Fakat Durmuş Ağa, bu uykudan bir daha uyanamadı. Oğulları, mirasın üzerine aç kurt gibi atılmışlar, daha babalarının, toprağı kurumadan gürültülü bir kavga çıkarmışlardı. Çift şeylerin birini biri, birini biri alıyor; lâkin tek şeyleri bir türlü pay edemiyorlardı. Meselâ, babalarının kürkünü, ipek halıdan seccadesini ortasından kesip ikiye böldüler. Ev de tekti. Onu da yıktılar. Kapıları, pencereleri, enkazı müsavat üzere aralarında taksim ettiler.
Bu kavgalı taksim bir ay kadar sürdü. Durmuş Ağa'nın yurdu artık bir harabeydi. Güzel evinin yerinde yeller esiyor, bahçesinde baykuşlar ötüyordu. Hacı Ağa, bir gün bu viranenin önünden geçerken komşusunun iki oğlunu gördü. Sıska köpeği tutmuşlar:
-- Sen alacaksın!
-- Ben alacağım!
Diye çekişip duruyorlardı. Yaklaştı, sordu:
-- Ülen, ne çekişip duruyorsunuz?
-- Sen garışma...
Diye onu başlarından savmak istediler. Hacı Ağa, ısrar etti. Gürültülerinin sebebini anladı. Ellerindeki köpek babalarından kalma idi. İkisi de haklarından vazgeçmiyorlardı. Nihayet, bu hayvancığı iki parça kesip paylaşmaya karar vermişlerdi. Hacı Ağa:
-- Vazgeçin, dedi. Bu itin ne eti yenir, ne kemiği para eder, ne derisi işe yarar!
Büyük sordu:
-- Öyle emme nidelüm ?
-- Bir "hayır" işleyün, ülen...
-- ...
-- Bu sefer küçük sordu:
-- Nasıl hayır?
-- Bu köpeği kesmekten vazgeçin, bırakın, babanızın canına ulusun dursun!..
-- ...
-- ...
İki kardeş birbirlerine baktılar. Bu oldukça makul bir nasihatti. Karşılıklı haklarından vazgeçtiler.
... Sahipsiz kalan köpek açlıktan, susuzluktan, soğuktan bütün kış, yıkılmış evin yerinde uludu, inledi.
Onun ulumasından gece gündüz taciz olan köy halkı, bu dinmez, acı feryadı, zavallı hayvanın ölen efendisi hakkındaki muhabbetine yoruyorlar:
"Rahmetli Durmuş Ağa, hasislik etmeyip bu köpek kadar oğullarına da kendini sevdirseydi, ne mezarı taşsız kalır, ne de böyle mevlitsiz, hayırsız, hasenatsız toprak altında yatardı bugün..." diyorlardı.
Ömer Seyfettin
_________________