Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
 Peki, Onun bu ilmi bizi şöyle veya böyle konuşmaya zorluyor mu?

 Hayır.

 Biz bu sohbeti on gün sonra yapsak durum de işir mi?

 De işmez.

Arif Bey:

 O halde, dedi, bu noktada, bugün ile on gün sonrasının farkı yok...

Şimdi aynı soruyu, geçmiş zaman için sorayım:

 Biz bu sohbeti on gün önce yapsaydık, Allah'ın bunu bilmesi irademizi hükümsüz kılacak mıydı? Yâni, biz kendi irademizle konuşamayacak mıydık?

 Elbette diye karşılık verdi Çetin.

 Demek ki mâzi, hâl ve istikbâl, yâni, geçmiş zaman, şu an ve gelecek zaman Allah'ın ezelî ilmi için fark etmiyor. Ve her üç halde de ilim malûma tâbi... Biz ne konuştuysak, ne konuşuyorsak yahut ne konuşacaksak Allah, ezeli ilmiyle onu biliyor. Malûm ilme tâbi olmadı ı içindir ki, Allah'ın bilmesi bizi zorlamıyor, irademizi ba lamıyor...

Bunu vicdanen bildi imiz halde aksini nasıl iddia edebiliriz? Nasıl olur da on gün sonra işleyece imiz günahlar için böyle bir özre yapışabiliriz?!..

Az önce belirtti im gibi, bu adamlar Allah'ın zamandan münezzeh oldu unu unutuyorlar. Bu hakikatten gaflet ediyorlar.

Allah'ın hem zâtı ezelî, hem de sıfatları... Bizim ise zâtımız ve sıfatlarımız sonradan yaratılmış... Elbette biz Onun ne zâtını, ne de sıfatlarını lâyıkıyla bilemeyiz... Ezeliyetini, zamandan münezzeh oluşunu hakkıyla kavrayamayız... Nasıl kavrayabiliriz ki, henüz zamanın ne oldu unu bile anlamış de iliz!..

...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Çetine soran gözlerle baktı:

 Zaman nedir? Nasıl bir şeydir? Aynı anda o nehir içinde her şey akıyor, ama niçin her birine ayrı tesirleri oluyor?.. Çocukları gençli e tırmandırırken, olgunları ihtiyarlı a do ru götürüyor... İhtiyarları ölüme sürüklüyor. Bu nehir aşa ı do ru mu akıyor, yukarı do ru mu?

Şair, haklı olarak soruyor:



Nedir zaman nedir?

Bir su mu, bir kuş mu?

Nedir zaman, nedir?

İniş mi yokuş mu?



Arif Bey bu mısraları a ır a ır okuduktan sonra sa elini şaka ına dayadı:

 Biz zamanla kayıtlıyız, dedi. Dünümüz var, yarınımız var. Bunlar, ömür denilen hayat süresinin safhaları... Lâkin, bu safhalar hep nisbî, yâni birbirine göre bu isimleri alıyorlar... Bu günümüz, yirmi-otuz saat kadar önce, yarın diye yâd ediliyordu. Sabaha çıktı ımızda ondan söz ederken, dün diyece iz. Geçmiş ve gelecek zaman da dün ve yarından farklı de il.

Her gün, her saat, hatta her an ayrı bir âlem... Belli bir anda kâinatta cereyan eden bütün hadiseler, bir an öncesine ve bir an sonrasına göre ayrı ayrı tablolar meydana getiriyorlar. Öyleyse her an bu âlemde ayrı bir levha sergileniyor...

Çetin, başını hayret mânâsına sallayarak:

 Enteresan!.. dedi.

Devam etti Arif Bey:

 İşte zaman, sıra sıra dizilen bu tablolarda okunuyor... Yahut, bu tablolar zamanın içinde dokunuyor...

Zaman hakkında çok şeyler söylenmiş. Mâhiyeti ne olursa olsun, gerçek şu ki, varlıkların hareketleriyle, seyirleriyle, konup göçmeleriyle ilgili bir mefhum olan zaman, bütün âlemlerin Rabbi ve Hâlıkı için söz konusu olamaz... Yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyayı, ezelî ilmiyle bilir. Bu ilim Onun kemâlindedir...

Âyet-i Kerime'de ne güzel buyurulur:

Yaratan bilmez olur mu? O Lâtif ve Habir'dir.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Kısa bir sessizlik oldu. Arif Bey, birisini arar gibi, etrafı şöyle bir süzdü ve Çetine:

 Ben bir çay içece im. Sana da söyleyeyim mi? diye sordu.

 Olur, ben de içerim... İzin verirseniz çaylar gelinceye kadar lavaboda yüzüme bir su serpeyim. Hava biraz a ırlaştı galiba?..

Arif Bey, bir hayli insanın tıka basa oturdu u küçük mekânda baya ı sıkılmıştı. Ama Çetinin hatırı için ve ona faydalı olma ümidiyle sabrediyordu. Ömründe ci erlerine hiç bu kadar sigara dumanı girmiş de ildi.

 Evet, dedi. Hava gerçekten a ır. Buna bir de konunun a ırlı ını ekleyebilirsin.

Biraz durakladı:

 Dilersen çaylarımızı içip caddeye çıkalım, dedi. Parka do ru yürüyelim. İkinci meseleyi orada da konuşabiliriz.

Çetin:

 Çok iyi olur, deyip kalktı.

Arif Bey de çayları söyledi.

Çetin döndü ünde Arif Bey:

 Geçenlerde harika bir yazı okumuştum, dedi. Sen yüzünü yıkarken hatırıma geldi. Özet olarak şöyle: Bir kitaba bakan insan düşünmeli ki, bu kitaptaki her kelime, her satır, her harf yazılmış. O halde bunları yazan zât, yazı cinsinden olmayan, kelimeye, harfe benzemekten münezzeh birisi olmalı!..

 Gerçekten harika!..

 Şimdi bu ifadeleri konumuza tatbik edelim. Şu dünyamız, şu bütün insanlar, hayvanlar, bitkiler zaman nehrinde durmadan akıyorlar... Ölüme, kıyamete do ru yol alıyorlar... Bu nehri akıtan zât, elbette zamandan münezzehtir. Yâni, onunla ba lı ve kayıtlı de ildir... Ve bu nehirde akanların hiçbiri, zamandan münezzeh olmayı lâyıkıyla bilemez.

Çetin, do ru mânâsına başını salladı:

 Konuşmalarınız benim için gerçekten faydalı oldu.

Sonra yüzünde acı bir tebessüm belirdi:

 Ancak, bir noktayı belirtmek isterim. Bu soruyu soranların, zamanı yanlış yorumladıklarını söylemiştiniz. Ben ise şöyle diyorum: Bu soruyu soranlar, zamanı hiç düşünmüyorlar...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Arif Bey, gülümseyerek:

 Senin de mizah yönün varmış, dedi.

 Biraz, diye karşılık verdi Çetin.

Çaylar gelmişti. Arif Bey çayından iki yudum aldı:

 Son olarak, sana bir kaideden kısaca söz etmek isterim, diye söze başladı:

Bir fiili bilmek, onun fâili olmak için yeterli de ildir.

Çetin, soran gözlerle baktı.

Arif Bey:

 Bildi in gibi fiil, iş mânâsına geliyor. Fâil ise, fiili yapan, icra eden... Bir misâl vereyim:

Konuşmayı herkes bilir, de il mi?..Ama, bir insan bu işe teşebbüs etmedikçe ve konuşma fiilini işlemedikçe onun konuştu undan söz edilebilir mi?

 Elbette edilemez, dedi Çetin.

Arif Bey:

 Bir misâl daha vereyim, dedi. Emniyet görevlileri, filan adamın falan ma azayı soydu unu bilirler. Bu bilgileri için onlara hırsız damgası vurulabilir mi? Yahut, bir insan İstanbul'un falan tarihte fethedildi ini bilir. Bu bilgisi için ona fatih diyebilir misiniz?

Çetin, cevap vermek yerine sadece gülümsedi. Devam etti Arif Bey:

 Demek ki fâil olmak için fiili bilmek yetmiyor... Onu irade etmek, bizzat teşebbüs etmek ve işlemek gerekiyor... İşte Allah insanın bütün amellerini, bütün fiillerini bilir. Lâkin, o fiilleri işleyen insandır ve sorumluluk ona aittir.

Daha önce de belirtti im gibi; kul, kendi cüz'i iradesini, -hayır olsun, şer olsun- hangi işe sarf ederse, Cenâb-ı Hak onu yaratır. İstemek kuldan, yaratmak Allah'tandır. Ama bütün fiilleri Allah'ın yaratması, insanı sorumluluktan kurtarmaz... İnsana kuvvet ihsan eden, her türlü imkânı ba ışlayan Allah'tır. Kul bu imkânı, bu kuvveti Onun rızasına aykırı olarak kullanırsa elbette suçlu olur, mesul olur.

Bir süre Çetini süzdü:

 Bir düşünelim, dedi. Bir emniyet mensubu, yetkisini ve silâhını kötüye kullanarak birisini haksız yere vursa, devlete mi katil denilecektir, yoksa görevliye mi?

 Katil elbette o görevlidir, dedi Çetin.

 Evet, katil o görevlidir!.. Şimdi böyle bir görevli, Ben bu suçu devletin imkânlarıyla işledim. Ne kendi silâhımı kullandım, ne de kendi mermimi, diye özür beyan edebilir mi?.. E er etse, ayrıca devlete hakaret ve iftiradan dolayı cezalandırılması gerekmez mi?..

Derince bir nefes aldı:

 Ne demek istedi imi anladı ını sanıyorum!

 Çok iyi anlıyorum, diye karşılık verdi Çetin.

Arif Bey, üzüntülü biraz da öfkeli bir edâ ile:

 Maalesef, dedi, Allah'ın mutlak saltanatına, sonsuz kudretine ve sınırsız merhametine karşı bu küstahça ve nankörce iftirayı yapanlar çıkabiliyor!..

Bir süre sustu. Başını hayret! der gibi hafifçe salladı:

 Anlamıyorum, dedi, bu adamlar neye güveniyorlar?!..
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Çaylarını içip kalktılar. Caddeye çıkarak parka do ru yürümeye başladılar.

Arif Bey:

 A abeyin ne âlemde, teftişten döndü mü? diye sordu.

 Hayır. Henüz dönmedi.

Uzun bir süre her ikisi de hiçbir şey konuşmadılar. Sessizli i bozan Arif Bey oldu. Yolun iki tarafında sıra sıra uzayıp giden a açları göstererek:

 Şu a açları her seyredişimde bir hatıramı yeniden yaşarım, dedi. On, on iki yıl öncesiydi. Bir Eylül sonu... Yapraklar yeni yeni sararmaya başlamıştı. Ama bütün a açlarda yeşil hâkimdi... Ertesi sabah uyandı ımızda her tarafı bembeyaz bulduk. Kar, beklenenden çok daha erken ya mıştı. Biraz garipsedik, ama pek fazla de il... Fakat, soka a, hele bu caddeye çıktı ımda hayretler içinde kaldım. A açların o kocaman dalları bütünüyle kırılmıştı...

 Gerçekten enteresan!

Arif Bey:

 Bu olay, dedi, yıllardır düşünemedi im bir hikmeti, bir sırrı ö retti bana. Niçin önce yapraklar sararıp dökülüyorlar da sonra kar ya ıyordu? İşte o zaman anladım... Kar yapraklara yüklenince, dallar dayanamayıp kırılmıştı...

 Asıl enteresan tarafı burasıymış, dedi Çetin.

Arif Bey:

 Aslında hayret edilecek o kadar çok şey var ki! Cenâb-ı Hak her şeyde sonsuz hikmetini gösteriyor. Ama, biz insanlar gaflet ile o hikmet ve rahmet tecellilerini göremiyor, yahut gere i gibi tefekkür edemiyoruz. Meselâ, biz şu anda yürüyebiliyorsak ne sayede biliyor musun?.. Evvelâ kalbimizden beynimize, ci erimizden gözümüze kadar bütün bedenimizin muntazam çalışması sayesinde... Sonra şu kâinatın, bütün gezegenleriyle, yıldızlarıyla, en küçük bir aksaklık olmaksızın faaliyet göstermesi sayesinde... Öyle de il mi?

Çetin, evet mânâsına, başını salladı.

Devam etti Arif Bey:
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
 Ne kanımızın hassas deveranı bizim elimizde, ne gezegenlerin muhteşem seyahatleri... Hepsi Allah'ın kudretiyle dönüyor, Onun hikmetiyle vazife görüyorlar... Gel gör ki, bunlar ço u zaman unutuluyor veya hiç düşünülmüyor...

Şu kadar para biriktirece im... Gelecek yıl şunu alaca ım... Bu akşam bize buyurun... Yarın pikni e çıkalım... Derken, geçiyor ömür. Her gün yüz binlerce insan kabir âlemine göçüyor ve bu seyahatin farkında olanlar, öteye hazırlık yapanlar az, hem de çok az!..

Parka gelmişlerdi. Pek az kişi vardı. Arif Bey:

 İstersen havuzun kıyısına inelim, dedi.

 Olur, diye karşılık verdi Çetin.

İndiler. Kısa bir süre dinlendiler.

Arif Bey:

 İkinci soruyu bir daha tekrar eder misin? dedi.

Çetin tekrarladı soruyu:

 Rusya'nın kuytu bir maden oca ında çalışan bir işçinin İslâm dinini bilmesi mümkün de ildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?!..

Arif Bey:

 Çetinci im, dedi. Şu nokta üzerinde iyice bir düşünmek gerek:

Annesine hakaret, babasına isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan, 'benden sonra tufan' felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz, Rusya'daki tanımadı ı birinin îmanını dava etmeye kalkışıyor!.. Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!...

Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşısına menhus bir gaye çıkıyor!.. Nedir, bilir misin?

 ...

 Allah'ın adaletine itiraz!.. Bu soru, müzmin bir hastalı ın dışa vuran görüntüsünden başka bir şey de il. Bunun için, meselenin esasına, bir derece, inmekte fayda görüyorum. Önce, İlâhî adalet hakkında birkaç hususu belirtmek isterim... Bilmem ne dersin?

 Nasıl isterseniz.

 Zulmün tarifini iyice bellemek gerek: Zulüm, başkasının mülkünde, izni olmaksızın, tasarruftur.

Allah hakkında bu muhâldir... Çünkü mülkün Ondan başka sahibi yoktur...

Gerçe i böylece tespit ettikten sonra adalet konusuna girebiliriz... Adalet, başlıca iki esas üzerine kurulu: Birincisi, ihkak-ı hak, yani her yaratı a, her hayat sahibine, varlı ının devamı için gerekli her şeyin en güzel şekilde verilmesi...

Bedenimize bir göz atalım:
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Organlarımızın hangisinin yerini veya şeklini be enmiyoruz?.. Hangisinin vazifelerine itirazımız var?.. Sayılarını noksan mı buluyoruz, fazla mı?..

Göz yüze, parmak ele takılmış. İki kula a karşılık bir a zımız var. Ayaklarımız altta, başımız üstte yer almış. Bu İlâhî tanzime kim itiraz edebilir?!..

Her bir a aç, her bir hayvan, her bir çiçek, her molekül, her atom ve semadaki her sistem ihkak-ı hakkı güneş gibi göstermiyor mu?..

İnsano lu adaletin bu tecellisi üzerinde çok durmuş ve onu anlamada hayli yol kat etmiş... Astronomiden biyolojiye, tıptan jeolojiye kadar yazılan bütün eserler, bir bakıma, bu hakikatin tefsiri...

Adaletin di er yönü ise, her ferdin lâyık oldu u mükâfatı, yahut cezayı görmesi ve kişilerin haklarının birbirinden alınması...

İşte, akıl ve vicdan emrediyor ki, adaletin birinci yönünün sonsuz bir hikmetle işledi ini gören insan, âhiretle ilgili bu ikinci yönüne de iman ile, teslim ile mukabele etsin. Ama, gel gör ki, ço u insan bu gerçe in gafili. Niceleri, âhiretteki tecelliyi bu dünyada arıyorlar. Zaten, adalet tartışmalarının ço u bu yanlış arayıştan kaynaklanmıyor mu?

O sırada, parkın üzerindeki yolda, bir karartı belirdi. Onu bir düdük sesi takip etti. Gece bekçisiydi bu. Yolun kenarında durdu. Bir süre Arif Beyle Çetini süzdü. Sonra yoluna devam etti.

Arif Bey:

 Bu adamın bize bakması bana neyi hatırlattı biliyor musun?

Çetin, Arif Beyin yüzüne, soran gözlerle baktı.

Cevap verdi Arif Bey:

 Bu bekçi, vazifesi icabı ne var ne yok kabilinden bu parka u radı. Bizi seyrederken konuştu umuz konuyu, bizi bu parka getiren sebepleri, içinde bulundu umuz ruh halini kavrayabildi mi?

 Elbette ki hayır.

 Ya ne yaptı? Şöyle bir bakıp geçti. İşte bizim şu kâinata, içindeki olaylara, bitkilere, hayvanlara ve nihayet insanlık âlemine bakışımız da onunkinden pek farklı de il!..
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Şu anda sen ve ben, birer derya olan iç âlemlerimizden, ancak kelimelere döküp dışarı vurabildiklerimize vâkıf oluyoruz... Gerisinin gafiliyiz. Yeryüzünde yaşayan beş milyardan fazla insanın iç dünyalarından habersiziz. Bugüne kadar nelerle karşılaştılar? Ne gibi imtihanlardan geçtiler? Nefisleri neler istedi? Şeytan onlara neleri telkin etmeye çabaladı. Akılları, kalpleri ve vicdanları neleri kabul etti, nelere meyletti, nelere razı oldu? Bundan sonra daha ne gibi hadiselerle yüz yüze gelecekler?.. Bütün bunları bilemiyoruz...

Nasıl can verecekler? Kabirde nasıl bir muameleye tâbi tutulacaklar? Mahşere nasıl çıkacaklar? O dehşetli meydanda ne gibi sıkıntılar çekecekler? O mizanda nasıl ve ne kadar zaman hesap verecekler? Sıratı hangi vasıtayla ve ne süratle geçecekler? Geçemeyenler cehennemin hangi tabakasında ne gibi azaplar görecekler?.. Bunlardan ve daha nice gaybî hadiselerden haberimiz yok...

Buna ra men, Allah'ın mutlak adaletini şu dar ve geçici dünya menzilinde hakkıyla görme çabası içindeyiz.

Ne tuhaf, de il mi?!..

Bir süre sustu:

 Sana bir şey sorayım Çetin, dedi.

 Buyurun.

 Biz Allah'ın kullarıyız ve Ona karşı birçok vazifemiz var. Öyle de il mi?

 Evet.

 Bu vazifeler içerisinde, Onun mutlak adaletini tam mânâsıyla kavramak da var mı?

 ...

 Yok elbette! Çünkü, buna hiçbir kul güç yetiremez. Ve insanlar böyle bir imtihana tâbi tutulsaydı hiçbiri kazanamazdı... O halde, kendi asli vazifelerimizi bir yana bırakıp, haddimizi aşan sahalara niçin giriyoruz?!..

Çetin:

 Haklısınız, dedi. Her insan kendi üzerine düşen görev için kafa yormalı... Bu yapılmayınca böyle konularla avunmaya çalışıyorlar. Sizin tabirinizle, herkes bir özür kapısı arıyor.

Arif Bey, 'evet' mânâsına başını salladı ve parma ıyla Çetinin kafasını işaret ederek,

 İnsan kafası bir harika!.. dedi. İçerisinde, on milyar hücreden ve sayısız liften meydana gelen mükemmel bir tezgâh taşıyor. O beyin tezgâhında Allah'ın rahmetine isyan ve adaletine itiraz dokunmamalı!.. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin Kahhar ve Cebbar da oldu u unutulmamalı!..

Arif Bey, alnına dökülen saçlarını, eliyle, yukarı do ru topladı. Daha sonra, parktaki çiçekleri göstererek:
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
 Şu çiçeklere bak! dedi. Hepsi ayrı renkte, ayrı şekilde... İnsanlar da öyle... Hiçbiri di erine benzemiyor... Dünyadaki bütün insanları burada hazır kabul et. Bu altı milyar insan içerisinde birbiriyle her bakımdan aynı olan iki fert göremezsin. Bir a acın bütün yapraklarını incele. Yüzde yüz uygunluk gösteren iki yapra a rastlamazsın... Deniz sahiline in. Birbirine tıpa tıp uyan iki çakıl taşı bulamazsın... Çık semaya, yıldızları incele. Her yönüyle birbirine tam uyan iki yıldız göremezsiniz...

Bütün bu suretler âlemi, tek bir hakikati haykırıyor:

Bize suret veren bir zat var!

İşte, suret vermek bir hakikat... Bu hakikat bir Musavviri, bir suret vericiyi gösteriyor. Yaratmak da ayrı bir hakikat... Bir Hâlıkı, bir yaratıcıyı bildiriyor. Daha böyle nice hakikat sayılabilir. İşte, adalet de ayrı bir hakikat... Bu hakikat da bir Âdili gösteriyor...

Cenâb-ı Hakk'ın Esma-i Hüsnasından birisi de, çok âdil', en âdil', 'mutlak âdil' mânâsına gelen Âdl ismi...

Geçenlerde, Peygamber Efendimizin doksan dokuz Esma-i Hüsna'yı saydı ı hadis-i şeriflerini okudum. Adaletle ilgili sorulara çok sık muhatap oldu umdan olacak, Âdl isminden önce ve sonra gelen isimler dikkatimi çekti.

Âdl'den önce Basir ve Hakîm; Âdl'den sonra ise Lâtif ve Habir isimleri sayılmıştı...

Şöyle düşündüm:

Her şeyin her şeyini her an gören ve yaptı ı her işini hikmetle yapan Allah, elbette mutlak âdildir.

En ince şeyleri bilip, kullarına sezilmez yollardan lütuflarda bulunan ve her şeyin iç yüzünden haberdar olan Allah, elbette sonsuz derecede âdildir.

Di er isimleri de aynı şekilde tefekkür edebiliriz:

Rahman ve Rahim olan Allah, şüphe yok ki, kullarına adaletle muamele eder.

Kahhar ve Cebbar olan Allah, muhakkak ki, adaleti en iyi tatbik edendir.

Gaffar ve Settar olan Allah, kulunu cezalandırırsa, artık o bunu hak etmiş demektir...

Öyle de il mi?

Onun adaletine itiraz edenler, kalp ve ruhlarını ne ile tatmin edebilirler?

Her ikisi de bir süre konuşmadılar. Çetin, bakışlarını yerdeki belli bir noktadan ayırmıyor, düşünüyor, düşünüyordu...

Arif Bey, onu bir süre süzdü:

 Şimdi gelelim malûm sorunun cevabına, dedi.

Çetin, bir dakika! mânâsına, baş parma ını kaldırdı:

 Affedersiniz, dedi, konuşmanızın başında bir noktaya temas etmiştiniz!..

 Ne demiştim?

 Ço u insan, eşitlikle adaleti karıştırıyor, demiştiniz.

 Evet, öyle!... Gerçekten, çokları adaletle eşitli i bir sayıyor, bunları birbirine karıştırıyor. Halbuki, mutlak eşitlik, yâni, her şeyin her yönden aynı olması, adalete zıt!..

 Nasıl yani?

 Anlatayım, dedi Arif Bey... Önce insanların icraatlarından bir iki misal vereyim:

Bilirsin, bir şâir, kasidesinde her harfi kelimenin tamamını dikkate alarak yazar. Her kelimeyi, o şiirin bütününü nazara alarak yerleştirir. Her mısrayı da kasidenin tamamını gözeterek kaleme alır. Burada mutlak eşitlik de il, adalet söz konusu... İlk mısra başa gelir, son mısra dipte kalır, ama hepsi aynı gayeye hizmet ederler.

Bir fabrikatör, fabrikasının büyüklü ünü, bölmelerini, motorlarını, tâ en küçük cıvatasına varıncaya kadar hikmet ve adaletle tanzim eder. Ve ortaya mükemmel bir fabrika çıkar. Mutlak eşitlik, bu düzeni harap eder.

Bir ressam da öyle de il mi?.. O, çizdi i her bir tabloda, her şeyi yerli yerine oturtur. Renkleri, şekilleri mutlak eşitlikle de il, adaletle taksim eder. Neye ne yakışırsa, onu onunla boyar. Kime ne gerekliyse ona o şekli verir. Ve ortaya harika bir eser çıkar...

İşte Çetin! Bu kâinat da mükemmel bir kaside, muazzam bir fabrika ve harika bir tablo gibi. Bizim vazifemiz, bu İlâhî eserdeki sonsuz adalet tecellilerini hayretle ve hayranlıkla seyretmek...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Arif Bey, çantasını açtı. İçinden üç tane dergi çıkardı. Başka bir şey de yoktu çantada:

 Biliyorsun, dedi, her ay İlim ve Araştırma dergisinde bir yazım yayınlanıyor. Belki lâzım olur diye bunlarda üçünü yanıma aldım. Her üçüne de ilgi duyaca ını tahmin etmiştim.

Dergilerden birini seçti. İçinden bir yazı arayıp buldu. Çetine uzatarak:

 Bu yazıda eşitlik konusunu işledim. Ben çeşmeye varıp bir su içmek isterim. Bu arada sen de yazıya bir göz atsan iyi olur.

Çetin, parkın sönük lâmbalarının elverdi i ölçüde yazıyı okumaya başladı:
 
Üst Alt