Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
EŞİTLİK GÜZEL Mİ?



Eşitlik güzel midir? konusunda bir anket yapsanız, umarım, ço u kimse sorunuzu tuhaf karşılayacak, bunun da sözü mü olur? diyecektir. Ama, meseleye dikkatle yaklaşsalar ibretle görürler ki, hemen bütün güzelliklerin kayna ında eşit olmamak yatar.

Şu kâinat yaratılmadan, bütün varlık âlemi yoklukta eşittiler. Cenâb-ı Hakk bu âlemi yaratmayı irade buyurunca bu eşitli in de ömrü sona erdi.

Kâinat sarayı, bildi imiz kadarıyla, yüz yedi elementle, yani yüz yedi tip taşla bina edildi. Böylece de işiklikler ve aykırılıklar da başlamış oldu. Zaten, saray dediniz mi, mutlak eşitlik kalmaz ortada. Merdivenlerle kanepeleri, panjurlarla kandilleri eşit kılabilir misiniz? Sarayı güzel yapan da bu başkalıklar, de il midir?

İşte, kâinat böylesine başkalıklarla bezendi ve sonunda bu sarayda bambaşka misafirler boy gösterdiler. Yosunundan meyve a açlarına kadar bütün bitkiler, karıncasından devesine kadar çeşit çeşit hayvanlar kafileler halinde dünyaya geldiler ve bu âlemi şenlendirdiler

Ve en sonunda başkaların başkası halifeler halifesi ufukta göründü: İnsan.

Bilindi i gibi, varlık alemi üç ana gruba ayrılıyor. Cansızlar, yarı canlılar (bitkiler) ve canlılar. Mutlak eşitli i bu sınıflandırmaya uyarak biraz tahlil edelim.

İşe cansızlardan başlayalım:

Cansızların eşit olması için ya güneş taşlaşacak, ya taş alev saçacak; ya bütün hava su olacak veya bütün denizler havaya uçacaktı. Meselâ, Güneş Sisteminde eşitlik olsaydı bu durumda herhalde Dünya Güneş'in gezegeni olmayacak, Ay da Dünya'nın ete ini bırakacaktı; her gezegen Güneş kadar büyüyecek, hepsi alev kesileceklerdi.

Kaldı ki, eşitlik için hiç olmazsa, iki taraf bulunması gerekmez mi? Halbuki her şey eşit olunca, her şey bir şeye iner.

Bitkilerin eşitli ine gelince, lâleden elma a acına, ısırgan otundan çama kadar bütün bitkilerin eşit olması halinde, milyonu aşkın çeşitteki güzellikler bire inecek, ortada bir tek bitki çeşidi kalacaktı.

Cenâb-ı Hak bütün hayvanları da bir tek nev'i olarak yaratabilirdi. Ama, o zaman bülbül şakımasından serçe cıvıltısına, aslan kükreyişinden kedi miyavlamasına, öküz bö ürtüsünden kuzu melemesine, kurba a viyaklamasından sinek vızıltısına kadar bütün sesler bire iner, bu harika âhengin yerini monoton bir u ultu alırdı.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Di er yandan, böyle bir eşitlik için ya balı ın kava a çıkması, ya bülbülün denize girmesi lâzım.

Gelelim insan nevine:

Ruhla beden eşit olsaydı, ortada ne ruh kalırdı, ne beden. İnsan, ancak ruhunun sultan, her organının da birer nefer olmasıyla güzelleşir. Sultan neferle eşit olursa ortada devlet kalmaz.

Ruh, mahiyetini ancak Yaratan'ın bildi i harika bir âlem. Bu âlemde çok de işik ülkeler var. Ruhun güzelli i akıl, kalp, hafıza, hayal gibi ana unsurların; sevgi, korku, merak, endişe gibi de işik hislerin bütününden ortaya çıkıyor. Bunları eşitlerseniz güzellikten eser mi kalır?

Ruhta uzaktan uza a görebildi imiz bu gerçe i, bedende çok daha açık seyredebiliriz:

Göz kapa ımızla diz kapa ımız aynı özellikte mi?

Gö üs çatımızla kafatasımız, içlerinde aynı şeyleri mi saklıyorlar?

Beyin hücresiyle tırnak hücresi aynı vazifeyi mi görüyorlar?

Akci erle karaci eri nasıl bir tutabiliriz? O zaman, alyuvarlarla akyuvarları da eşitlememiz, gözümüzün akıyla karasını birbirlerine katmamız gerekmez mi?

Organlar arasında eşitlik sa lamaya kalkarsak, ortada hiçbir şey kalmaz. Kalsa bile dövülmüş et gibi bir şey kalır ki, ona da neyin organı diyece iz?!..

Eşitli in güzel oldu u bir tek saha var: Hukuk... Kanun karşısında herkesin eşit olması.

Ama, ço u insanımız bu mânâyı pek de hatırlamıyor. Ve eşitlik denilince dünya nimetlerinden aynı miktarda faydalanmayı anlıyor.

Herkesin bir başka türlü imtihan edildi i bu dünya meydanında, böyle bir eşitli i ancak hayal âleminde yakalayabiliriz.

Farklı imtihanların soruları da farklı olur. Çirkin sandı ımız hadiselerin altında yatan derin hikmetleri ve gizli güzellikleri bu dünyada görmemiz mümkün de il. Onun için, eşitlik münakaşaları ve kader tartışmaları da kıyamete dek sürecek gibi görünüyor.

"""
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Çetin, yazıya tek kelimeyle hayran kalmıştı.

Arif Bey:

 Bir noktaya da kısaca de inip bu konuyu kapamak istiyorum, dedi.

 ...

 Eşitlik konusunda şöyle düşünmemiz gerekiyor:

İnsanlar arasında mutlak eşitlik olsaydı; her şeyden önce, anne, baba ve evlat mefhumları kalır mıydı ortada?.. Ve yine böyle bir eşitlikte âmiri ve memuruyla, çiftçisi ve tüccarıyla, ö retmeni ve ö rencisiyle, işçisi ve işvereniyle bir bütün teşkil eden cemiyet hayatından artık söz edilebilir miydi?

Elini Çetinin omzuna hafifçe vurdu:

 Çetinci im, dedi, biz varlık âlemindeki farklı tecellileri ibretle seyretmeli ve şu geçici dünya hayatında insanların de işik imtihana tâbi tutulmalarını da bu şuurla de erlendirmeliyiz... Hikmeti, ancak âhirette anlaşılabilecek bazı farklılıkları, hemen itirazla karşılamamalıyız!..

Ve devam etti:

 Dünya bir imtihan salonu ve imtihanlar çeşitli.. Zengin ayrı imtihan oluyor, fakir ayrı...

Zengin, kazancını meşru yolla elde edip etmemekten imtihan oluyor... Zekâttan, sadakadan imtihan oluyor... Şefkatten, merhametten imtihan oluyor...

Fakir ise sabırdan, kıskançlıktan, hasetten ve en önemlisi kadere itiraz edip etmemekten imtihan oluyor.

Biraz durakladı:

 Başkalıklar hep hikmet dolu. Ama insan aklı bunu anlamaktan âciz. Şimşek çakıyorsa; bulutların yükleri aynı olmadı ındandır; biri negatiftir, di eri pozitif.

Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını:

 İnsanlı ı bir bütün olarak düşünürsek, şu dünya, her an milyonlar, belki milyarlarca çeşit imtihana sahne olmakta... Kendisine rüşvet teklif edilen bir görevli, hastalıktan inleyen bir biçare, haram bir çehreyle karşılaşan genç... Ve daha niceleri... Hep imtihan oluyorlar. Sadece sorular farklı, o kadar.

Bakışlarını, Çetine çevirdi:

 Çetinci im, dedi, bunu böyle bilip, bu dünya imtihanında kul oldu umuzu unutmayacak ve haddimizi aşmayaca ız. Ne kendi nefsimize, ne de bir başkasına Allah'tan daha merhametli olamayaca ımızı hatırdan çıkarmayaca ız. Fuzulî avukatlı ını yaptı ımız o sakat, kör yahut fakir insanlar hep Allah'ın kulları... Onları yokluk karanlıklarından kurtarıp varlıkla şereflendiren O. Annelerinin rahimlerinde her şeyden habersiz olarak geçirdikleri o dokuz aylık devreyi safha safha tanzim eden O. Şu anda hepsi Onun verdi i can ile yaşıyor, Onun taktı ı organları kullanıyor, Onun dünyasında geziyor, Onun güneşiyle aydınlanıyorlar...

Ve hepsi âhiret yolcusu... Onun huzuruna çıkacak, Ona hesap verecekler. Salih kullar Onun Cennetine varacaklar. Küfür ve isyan yolcuları ise Onun azabına u rayacaklar.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Şunu da unutmamak gerek:

Kimin hakkında neyin hayırlı oldu unu biz bilemeyiz!.. O, bir İlâhî sırdır. Biz gerek kendi nefsimize, gerekse başkalarına karşı vazifemizi elden geldi ince yapmakla mükellefiz.

Çetin:

 Çok do ru! dedi. Gerisi sadece boş bo azlık.

Arif Bey:

 O kadarla da kalmaz. En akılsız adam bile vicdanen bilir ki, kadere ve adalete itiraz onu cennete götürmez, ancak cezaya u ratır.

Arif Bey bir süre sustu. İçini çekerek:

 Bu kadar basit bir hesabı, ne yazık ki, bazı insanlar yapamıyorlar!..dedi.

Bu sözleri uzun süren bir sessizlik takip etti. Arif Bey saatine baktı.

 Vakit hayli ilerlemiş. Hava da serinliyor. İstersen sorunun cevabını vereyim de kalkalım.

 Yoruldunuz herhalde. Sizi fazla meşgûl ettim.

 Hayır öyle düşünme. Ben bunu bir vazife telâkki ederim.

 Teşekkür ederim.

Arif Bey:

 Şunu hemen belirteyim, dedi. Bu, zannetti in gibi, yeni bir mesele de il. Asırlar önce tartışılmış, halledilmiş, rafa kaldırılmış... Şu kadar var ki, Rusya'daki işçi' denmemiş de 'ıssız bir da da, cemiyet hayatından habersiz yaşayan bir adam' denmiş... Yahut buna benzer bir başka tip üzerinde konuşulmuş.

Kur'ân-ı Kerîm'de bir âyet-i kerîme var. Meâli şöyle:



Allah, hiçbir nefse gücünün yetti inden fazlasını teklif etmez. (Bakara Sûresi, 286)



Yani, her şeye taşıyabilece i kadarını yükler. Herkesi güç yetirebildi i işlerle mükellef kılar.

Teklif: Vazife vermek; zor bir şey istemek; İlâhî emirleri yerine getirme ve yasaklardan sakınmayla görevlendirmek mânâlarına geliyor.

Âlimlerimiz, bu İlâhî hüküm üzerinde hayli durmuşlar ve âyet-i kerîmeyi çeşitli yönlerden tefsir etmişler.

Fâkihler, bu âyeti fıkıh yönünden, kelâm âlimleri ise itikat yönünden incelemişler. Bu ikinciler, âyette geçen 'güç yetme' meselesini akıl yönüyle ele almış ve şu mânâda birleşmişler:

Dünyanın ıssız bir köşesinde yaşayan ve cemiyet hayatından habersiz olan bir insan, mücerret aklıyla, hangi hakikatleri bilmeye güç yetirebilirse, sadece onlardan sorumludur.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Çetin:

 Mücerret akıl mı dediniz?.. Pek anlayamadım. Biraz açıklar mısınız?

 Türkçe'sini tam olarak vermek çok zor, dedi Arif Bey... Bir peygambere muhatap olmamış kendisine İlâhî emirler ulaşmamış, rehbersiz, yalnız başına bir akıl...

İşte, böyle bir aklın ulaşabilece i saha konusunda, de işik görüşler ileri sürülmüş:

İtikat imamlarından, İmam Mâturîdî Hazretleri, insanın, kendi aklını kullanarak bir yaratıcısının oldu unu bilmeye güç yetiremiyece i hükmüne varır. Ve onun Allah'a inanmaktan sorumlu tutulaca ını, di er iman rükünlerinden ve ibadetlerden mesul olmayaca ını ifade eder.

Bir di er itikat imamı olan İmam Eş'arî Hazretleri ise, böyle bir insanın, peygamber olmaksızın, Allah'ı bilmesinin de mümkün olamayaca ı fikrini savunur ve bu adamın bir taşa bile tapsa necat ehli, yani kurtuluşa erenlerden olaca ını söyler.

Görüldü ü gibi, her iki imamın da ittifak ettikleri esas nokta şu:

Kişi, içinde bulundu u şartlarda, neyi bilmeye güç yetirebiliyorsa ondan sorumlu!..

Sözünü şöyle noktaladı:

 Şüphesiz, hakikati en iyi bilen Allah'tır. Onun ilmine havale ederiz.

Arif Bey, elini Çetinin omzuna vurarak:

 Bilmem, bir şeyler anlatabildim mi? dedi.

 Sa olun. Teşekkür ederim. Cidden çok istifade ettim.

 Öyleyse kalkalım, dedi Arif Bey.

Çetin başıyla tasdik etti.

Kalktılar. Birkaç adım atmışlardı ki, Arif Bey durdu ve yolun üst tarafındaki belediye parkını göstererek:

 Bak Çetin, dedi. Şurası bir zamanlar kabristandı. Sonraları maalesef parka çevrildi... Bu da başka bir dert... Üniversite yıllarımda hep o kabristanın önünden geçerdim. Hele bir kabir vardı ki, dikkatleri fazlasıyla çekerdi. Yere do ru, otuz kırk derece e ilmiş, devrilmeye hazır vaziyette bekliyordu. Bazı haylaz gençler, onu, işi aksi giden bir tüccara, bazıları da okuldan atılmasına ramak kalmış bir ö renciye benzetirlerdi... Allah affetsin!...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Şimdi o yan yatan kabir de yok ortada, dik duranlar da... Sanki o beldeden ölüler göç etmişler; yerlerini yeni, ölüm yolcularına bırakmışlar... Nöbet bizde Çetin!... Gel öyle şeyler konuşalım ki, ötede hesaba çekildi imizde yüzümüz kızarmasın!.. Öyle fikirlerle dolalım ki, orada mahcup olmayalım!.. Öyle yerlere gidelim ki, sonu azaba çıkmasın!.. Öyle işler görelim ki, neticede pişman olmayalım!..

Yürümeye başladılar. Parkın çıkış kapısına kadar birşey konuşmadılar. Çetin düşünüyor, durmadan düşünüyordu. Yıllardır belki de ilk defa bu kadar düşünme fırsatı bulmuştu. Daima konuşmuş, hep anlatmış, durmadan sormuştu... Halbuki susmak, dinlemek ne güzel şeydi!..




Sessizli i bozan Arif Bey oldu:

 Cenâb-ı Hak, insanların, zerre kadar dahi olsa, yaptıkları hayır ve şerrin karşılı ını göreceklerini Kur'an-ı Kerimde bize haber veriyor. Yaratan böyle buyururken, biz bu cüz'i ilmimizle İlâhî kader ve adâlet hakkında nasıl olur da ileri geri konuşabiliriz?!..

Allah, o sonsuz ilmiyle şu semâdaki her yıldızı, her mele i bildi i gibi, zemin yüzündeki her canlıyı, denizdeki her balı ı da biliyor... Denizin dibindeki yosunları da biliyor, atmosferin dibinde boy gösteren ormanları da. Bedenimizi bildi i gibi, onda dolaşan kanımızı ve o incecik nehirde yüzen alyuvarlarımızı, akyuvarlarımızı da biliyor...

Biraz durakladı:

 Ruhumuzu bildi i gibi, onda cevelan eden iyi ve kötü duygularımızı, aklımızdan geçen do ru ve yanlış fikirlerimizi de biliyor.

Elini gökyüzüne uzatarak:

 Bak şu Samanyoluna!, dedi. Bir sis nehri gibi, de il mi?.. O nehir, sayısız yıldızlardan meydana gelmiş. Dünyamızı oraya götürsek, o âlemde bir zerre gibi kalacak... Üzerinde yaşayan bu kadar bitki, hayvan ve insan görülemez, seçilemez olacak... Haddimizi bilmek istiyorsak; ya dünyamızı orada hayal edelim; yahut hayâlen oraya gidip, yeryüzüne bakalım. Bu uçsuz bucaksız kâinatta zerre kadar dahi kalmayan insanın, kaderi ve İlâhî adaleti tam olarak anlamaya kalkışmasındaki tuhaflı ı görelim.

Yol ayrımına gelmişlerdi.

Arif Bey, şefkatli bakışlarla Çetini bir süre süzdü:

 Haydi Allah rahatlık versin; a abeyine de selâm söyle, diyerek ayrıldı.

Çetin, arkasından, uzun süre hürmet ve minnet dolu bakışlarla süzdü Arif Beyi. Birkaç saatlik sohbette sanki beş-on yıl ömür sürmüştü. Kendisini o kadar olgunlaşmış hissediyordu...

Şimdi, başka bir âlemde yaşıyor gibiydi...



...
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Çetin, o gece neşesinden saatlerce uykuya geçemedi. Birkaç kez yataktan kalktı. Bir süre oyalandı, biraz kitap okudu.

Kesinlikle kararını vermişti. Bundan sonra çok okuyacaktı. Bunu fikir münakaşalarında yenik düşmemek için de il, fikir sahibi olmak için yapacaktı. Ve kaderden başlayacaktı... Bu konuda çok eksi i oldu unu, Arif Beyle konuştuktan sonra çok daha iyi anlamıştı. Onunla her şeyi konuşmaya fırsat bulamamışlardı. Sadece arkadaşlarının o gün ortaya attıkları iki sorunun cevapları üzerinde durmuşlardı. Ama kader konusu bu iki sorudan ibaret de ildi. Nitekim Arif Bey de bu noktaya kısaca de inmişti.

Evet, evet! Okuyacak hem de çok okuyacaktı! Ve sonra, Arif Beyle yine görüşecekti. Ama bu defa, görüşmeleri bir başka olacaktı. Çünkü artık kader konusunda bir şeyler araştırmış, okumuş, düşünmüş bir Çetin olarak çıkacaktı onun karşısına.

Bir süre de bu düşüncelerle uykuya geçemedi.

Ertesi gün fakülteye şöyle bir u radı. Ö leye kadar dersi yoktu. Mühendislik fakültesine gitmeye ve Muratı bulmaya karar verdi. Arif Beyle görüşmelerini ona anlatmak, neşesini onunla da paylaşmak istiyordu. Çünkü, Muratta kendi fakültesinde Çetinin aynı konumundaydı. Ona da aynı maksatla sıkça sorular sorulur, onun da zihni karıştırılmak istenirdi. Ama Murat öyle kolay yutulacak cinsten de ildi. Okuyan, araştıran biriydi. Olsun, yine de Arif Beyin fikirlerini ona mutlaka nakletmeliydi. Çok faydalanacak ve çok sevinecekti.

Fakülteye vardı ında hemen programa baktı. Murat o anda derste olmalıydı. Bekledi. Ders bitiminde onu buldu. Birlikte kantine gittiler.

Çetinin neşesi her halinden belliydi. Daha düne kadar içine kapanmış ve birçok arkadaşından ilgisini kesme noktasına gelmiş olan Çetini bu derece rahat ve mutlu görmek Muratı da çok sevindirmişti.

Çetin, olanları Murata bir bir anlattı. O anlattıkça Murat hayret ve takdir hislerini dile getiriyor ve o gece kendisini aramadı ı için Çetine sitem etmekten de geri durmuyordu.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Sonunda anlaştılar. Arif Beye bu defa birlikte gideceklerdi.

Çetin, birkaç hafta sürekli okudu, araştırdı. Şimdi kendisini bir başka hissediyordu. Bu konuda artık bir şeyler bilmenin rahatlı ı içindeydi. Yine de Arif Beyle bir kez daha görüşmeli ve böylece kader konusunu bir süre için de olsa noktalamalıydı. Çünkü daha araştıraca ı çok konu ve okuyaca ı çok kitap vardı.

Görüşmelerinin üzerinden yaklaşık bir ay geçmişti ki, Çetin, Arif Beyi telefonla aradı. Önce, gösterdi i yakın ilgi ve verdi i faydalı bilgiler için kendisine tekrar teşekkür etti ve konuya ilgi duyan bir arkadaşıyla birlikte kendisini son kez rahatsız etmek istedi ini bildirdi.

Arif Bey:

 Olur ama, benim teklif edece im yerde buluşmamız şartıyla, dedi.

Buluşma yerimiz bizim ev olacak.

Çetin, ummadı ı bir teklifle karşı karşıyaydı:

 Bilmem nasıl olur? Arkadaşımla ilk kez görüşeceksiniz. Acaba sıkılır mı? diye düşünüyorum.

Arif Bey:

 Bu hafta evde yalnızım. Kimseyi rahatsız etme endişeniz olmasın, diyerek ısrarını sürdürdü. Hem, gerekti inde kütüphanemden de faydalanma yoluna gideriz. Sohbetimiz daha verimli olur.

Çetin ne kadar özür dilediyse de dinletemedi. Sonunda Arif Beyin dedi i oldu. Cumartesi günü, yani üç gün sonra, Muratla birlikte onu evinde ziyaret edeceklerdi.

Arif Bey tam telefonu kapayacaktı ki:

 Ha! Bir dakika! dedi. Bir şey hatırıma geldi. İlim ve Araştırma dergisinin son sayısında adalet konusunda bir yazım neşredildi. İstersen arkadaşınla birlikte bir okusanız iyi olur.

Çetin bu habere çok sevinmişti. Hayalen iki ay öncesine gitti. Arif Beyin, aynı dergide yayınlanan bir yazısını parkta okumuş ve çok faydalanmıştı. Bu yazı da onun gibi güzel ve faydalı olmalıydı. Hem, Muratı bu yazıyla, bir bakıma, Arif Beyle tanıştırmış olacaktı. Böylece evde yapacakları sohbet için de bir alt yapı kurulmuş olurdu. Konuşmaları daha bir samimi hava içinde geçerdi.

Ertesi gün elinde dergiyle Muratın yanına gitti. Arif Beyin, Adaleti Kavramak başlıklı yazısını buldu. Murata gösterdi.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
ADALETİ KAVRAMAK



Her insan, hayatı boyunca başından geçen bütün hadiseler, alâkadar oldu u bütün meseleler ve ruhunda kaynayan bütün düşünce ve hislerle ayrı bir eser sergiliyor. Bu eserin, tamamına beşer olarak sadece kendisi vâkıf. Gel gör ki, o bile eserini kelimesi kelimesine hıfzetmiş de il. Baş sayfalara do ru gidildikçe unuttu u şeyler ço alır.

Hâl böyle olunca, bir insanın bir başkası hakkında bildikleri ne kadar üstünkörü, ne kadar sathî, ne kadar gelişigüzeldir!

Her insanın hayatına ayrı bir eser dedik. Biz bu milyarlarca eserden bazılarının sadece isimlerini biliyoruz. Bir kısmının ancak bazı yönlerine vâkıfız. Di er bir kısmını da şöyle bir görmüş geçmişiz. Bu üç sınıfın dışında kalan milyarların ise yüzlerini dahi görmüş de iliz.

İşte, sayısını dahi bilmedi imiz bunca insanın hukukullah ve hukuk-u ibadla (kul hakkıyla) ilgili her çeşit düşünce, niyet ve fiillerine vâkıf olmadıkça İlâhî adaleti kavrayamayız.

Nedir hukukullah?

Başta, Allah'ın varlı ına iman, birli ini tasdik, mukaddes Zâtını bütün noksan sıfatlardan tenzih.

Sanatını tefekkür, cemâline muhabbet ve kemaline hayret, nimetlerine hamd etmek.

Azamet ve celâline karşı korku içinde bulunmak.

Emirlerine sımsıkı sarılmak, yasak kıldıklarının semtine u ramamak. Yaklaşma! dedi inin gölgesinden tiksinmek, U raşma dedi inin kokusundan i renmek.

Ve daha niceleri.

Kulların hukukuna gelince, en kısa ifadesiyle, hem bir kul olan nefsimizin, hem de di er nefislerin maddî-manevî haklarına riayet etmemiz ve onları her çeşit tehlikelerden korumamız.

Elimizi başkasının malından, dilimizi gıybetten uzak tutmamız. Organlarımızı, duygularımızı, servet ve makamımızı meşru hudutlar dahilinde kullanmamız...

Gelelim bir başka sahaya:

İnsan, zaman şeridinin sadece küçük bir bölümünü ve ancak üstünkörü seyredebiliyor. Bilgisi kısır, ufku dar. Ruhlar âleminde başlayan ve Cennet yahut Cehennemle son bulacak olan beşer yolculu unun yalnız elli altmış senelik bir bölümünü görebiliyor. Halbuki, adaletin önemli bir cephesi zalimlerin cezalandırılması, zerre kadar da olsa hayır, yahut şerrin neticesiz kalmaması, hayaline dahi tahammül mümkün olmayan o azabın tadılması ve o akıl almaz saadetlerin bahşedilmesidir.

İnsan, altmış yılın sonsuzluk yanında hiçe indi ini, tamamının saadetle geçse de ruhu doyurmadı ını, hep elemle dolsa da bir önem taşımadı ını kavrayabilse, meselenin özüne yanaşacaktır.

Yoksa, ölüm hadisesiyle bu dünya rahminden dışarı atıldı ını, hakikî hayatın ondan sonra başladı ını bilmezse kendisini aldatır.

Her insanın bedeni bir elbise gibi. Kısa bir imtihandan sonra, ölüm kanunuyla o kumaş sökülür, her ip eski yerini alır. Ama bu arada çok şeyler olmuş, o bedende misafir kalan ruh, ya iman, ilim ve güzel ahlâkla dolarak göçmüş, yahut azabı hak ederek ayrılmıştır.

Bunu unutan ve hadiseler içerisinde kendini kaybeden bir ruh adaleti kavrayamaz.
 

KIRIKMIZRAP

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
3 Eyl 2005
Mesajlar
910
Aldığı Beğeniler
1
Takım
Galatasaray
Ruhunu unutan insan, bedeniyle, eviyle, işyeriyle oyalanır. Kalbinin açlı ını, başkasının servet ve makamına hasetle tatmin etmek ister. Kıskandı ı o şaşaaların arkasında da tatmin olmak isteyen başka ruhlar oldu unu bilmezlikten gelir. Mevcut hâlin, o ruhların lehine mi, aleyhine mi oldu unu bilemez. Artık bu insan adaleti tam mânâsıyla nasıl anlayabilir?

İnsan, hangi musibetin hangi ruhu ne kadar yükseltti ini, yahut hangi debdebenin hangi insanı nerelere düşürdü ünü hakkiyle bilemiyor. Bu hâliyle İlâhî adaleti nasıl kavrayabilir?

"""

Elem ve lezzet bu âlemde iç içe. İkisi de hem cefanın hem de sefanın tohumunu saklar. Elemlere sabır, ihsanlara şükür; ikisi de insanı lütuf beldesine götürür. Aynı şekilde hastalıklara isyan, yahut sıhhatin kadrini bilmemek; ikisi de kahır zindanına düşürür.

Kısacası, önemli olan akıbettir, yolculuk de il; hedeftir, vasıta de il.

Adaleti bundan gafil olarak düşünenler hakikati bulamaz, ancak kendilerini oyalar, aldatır.

"""

Her ikisi de yazıyı çok be enmişlerdi.

Çetin, Arif Beyle ilk görüşmesinde de benzer şeyler işitmişti. Ama onlar çok kısa ve öz idi. Şimdi konuyu çok daha iyi anlamıştı.

Muratın ise merakı iyiden iyiye artmıştı. Üç günü iple çekecekti.

Beklenen gün geldi. Çetinle buluştular ve Arif Beyin evine do ru yola koyuldular.

"""

Arif Bey gençleri candan ve çok samimi bir şekilde karşıladı ve misafir odasına aldı:

 Bu ev sizin, dedi. Ben yaşça a abeyiniz sayılırım, ama konuşmalarımızın, daha çok, bir arkadaş havası içinde geçmesini isterim, diye ekledi. Ama önce bir şeyler yiyelim.

Gençler kahvaltı yaptıklarını söylediler.

 Öyleyse bir şeyler içelim. Çayım hazır. Size kahve yahut meyve suyu da ikram edebilirim, dedi.

Gençler çayı tercih ettiler.

Arif Bey, mutfa a gitti. Muratla Çetin odayı hayretle seyrediyorlardı. Kendilerini bir evde de il, büyük bir kütüphanede hissetmişlerdi. Burası ne oturma odasına benziyordu, ne de misafir odasına.

Murat, hissiyatını, Arif Bey çok de işik bir insan, sözleriyle dile getirdi.

Çay faslından sonra, Çetin konuya giriş yaptı.:

 Arif a abey, dedi, Murat, okuma meraklısı, kültürlü ve de erli bir arkadaşımdır. Sizinle geçenlerde yaptı ımız sohbeti kendisine aktardı ımda, oldukça ilgi duydu. O sohbette bulunmayı çok isterdim, diye bana bir hayli sitem etti. Ben de kendisini sizinle tanıştırmaya söz verdim. Ziyaretimizin sebebi öncelikle tanışmak.
 
Üst Alt