Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

eslem

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
2 Eyl 2005
Mesajlar
1,072
Aldığı Beğeniler
2
ON SEKİZİNCİ MEKTUP


Bu Mektup, Üç Mesele-i Mühimmedir.
BİRİNCİ MESELE-İ MÜHİMME
Fütuhat-ı Mekkiye sahibi Muhyiddin-i Arabî (k.s.) ve İnsan-ı Kâmil denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (k.s.) gibi evliya-yı meşhure, küre-i arzın tabakat-ı sebasından ve Kaf Da ı arkasındaki arz-ı beyzâdan ve Fütuhatta "meşmeşiye" dedikleri acaipten bahsediyorlar, "Gördük" diyorlar. Acaba bunların dedikleri do ru mudur? Do ru ise, halbuki bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem co rafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. E er do ru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilâf-ı vaki ve hilâf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?
Elcevap: Onlar ehl-i hak ve hakikattirler, hem ehl-i velâyet ve şuhuddurlar. Gördüklerini do ru görmüşler; fakat ihatasız olan hâlet-i şuhudda ve rüya gibi rüyetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadı ı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edemedi i gibi, o kısım ehl-i keşif ve şuhud dahi rüyetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek, "asfiya" denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.
 

eslem

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
2 Eyl 2005
Mesajlar
1,072
Aldığı Beğeniler
2
Şu hakikati izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri a aç kâsesine süt sa ıp yanlarına bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi "Uykum geldi" deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat
Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.eder. Bakar ki, sinek gibi bir ¸ey, yatanın burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar, gider, bir geven altındaki deli e girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki:
"Ey arkadaş, acip bir rüya gördüm."
O da der: "Allah hayır etsin, nedir?"
Der ki: "Sütten bir deniz gördüm. Üstünde acip bir köprü uzanmış. O köprünün üstü kapalı, pencereli idi. Ben o köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri. Onun altında bir ma ara gördüm, içine girdim, altın dolu bir hazine gördüm. Acaba tabiri nedir?"
Uyanık arkadaşı dedi: "Gördü ün süt denizi, şu a aç çanaktır. O köprü de şu kavalımızdır. O başı sivri meşelik de şu gevendir. O ma ara da şu küçük deliktir. İşte, kazmayı getir, sana hazineyi de gösterece im."
Kazmayı getirir. O gevenin altını kazdılar, ikisini de dünyada mesut edecek altınları buldular.
İşte, yatan adamın gördü ü do rudur. Do ru görmüş; fakat rüyada iken ihatasız oldu u için tabirde hakkı olmadı ından, âlem-i maddî ile âlem-i mânevîyi birbirinden fark etmedi inden, hükmü kısmen yanlıştır ki, "Ben hakikî, maddî bir deniz gördüm" der. Fakat uyanık adam, âlem-i misal ile âlem-i maddîyi fark etti i için, tabirde hakkı vardır ki, dedi: "Gördü ün do rudur, fakat hakikî deniz de il. Belki şu süt kâsemiz senin hayaline deniz gibi olmuş, kaval da köprü gibi olmuş ve hâkezâ..."
Demek oluyor ki, âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi birbirinden fark etmek lâzım gelir. Birbirine mezc edilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ, senin dar bir odan var. Fakat dört duvarını kapayacak dört büyük ayna konulmuş. Sen içine girdi in vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün. E er desen, "Odamı geniş bir meydan kadar görüyorum"; do ru dersin. E er "Odam bir meydan kadar geniştir" diye hükmetsen, yanlış edersin. Çünkü âlem-i misali âlem-i hakikîye karıştırırsın.
İşte, küre-i arzın tabakat-ı sebasına dair bazı ehl-i keşfin, Kitap ve Sünnetin mizanıyla tartmadan beyan etti i tasvirat, yalnız co rafya nokta-i nazarındaki maddî vaziyetten ibaret de ildir. Meselâ, demişler: "Bir tabaka-i arz, cin ve ifritlerindir. Binler sene genişli i var." Halbuki, bir iki senede devredilen küremizde o acip tabakalar yerleşemez. Fakat âlem-i mânâ ve âlem-i misalde ve âlem-i berzah ve ervahta küremizi bir çamın çekirde i hükmünde farz etsek, ondan temessül ve teşekkül eden misalî şeceresi, o çekirde e nisbeten koca bir çam a acı kadar oldu undan, bir kısım ehl-i şuhud, seyr-i ruhanîlerinde, arzın tabakalarından bazılarını âlem-i misalde pek çok geniş görüyorlar, binler sene bir mesafe tuttuklarını görüyorlar.

Gördükleri do rudur. Fakat âlem-i misal sureten âlem-i maddîye benzedi i için, iki âlemi memzuç görüyorlar, öyle tabir ediyorlar. Âlem-i sahve döndükleri vakit, mizansız oldu u için, meşhudatlarını aynen yazdıklarından, hilâf-ı hakikat telâkki ediliyor. Nasıl küçük bir aynada büyük bir saray ile büyük bir bahçenin vücud-u misaliyeleri onda yerleşir. Öyle de, âlem-i maddînin bir senelik mesafesinde, binler sene vüsatinde vücud-u misalî ve hakaik-i mâneviye yerleşir.
Hâtime: Şu meseleden anlaşılıyor ki, derece-i şuhud, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşa ıdır. Yani, yalnız şuhuduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, veraset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve muhakkikînin, şuhuda de il, Kurâna ve vahye, gaybî fakat daha sâfi, ihatalı, do ru hakaik-i imaniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez. Demek, bütün ahval ve keşfiyatın ve ezvak ve müşahedatın mizanı, Kitap ve Sünnettir. Ve mihenkleri, Kitap ve Sünnetin desâtir-i kudsiyeleri ve asfiya-i muhakkikînin kavânin-i hadsiyeleridir.
 
Üst Alt