Ben kimseye bağlanmam, herhangi bir Mürşide mürit olmam!..” diyen bir kimse....
Esasen bir mürşidin elini tutarak biat eden, Allahu Teala’ya tövbe etmiş demektir. Ama kimi zaman olur ki, insan verdiği bu sözünde duramaz.
Bu yüzden halk arasında yaygın bir kanâat vardır. O da şudur:
“Kim bir mürşide gidip tövbe eder ama daha sonra bir günah işlerse, mürşidin verdiği zikir ve diğer vazifeleri terk ettiğinden çarpılır; helak olur!..”
Bu yanlış bir değerlendirmedir. Bu konu özellikle dini konularda yeterli birikimi olmayan insanımızda olumsuz tesirler meydana getirmektedir. Bu sebeple nice iyi niyetli insanımızın zaman zaman şu sözlerine tanık oluyoruz:
“Bir mürşidin yanına gidip de böyle bir yükün ve tehlikenin altına gireceğime, kendi kendime kulluk yaparım daha iyi!”
Bir mümini bu sonuca sevk edenler elbette sorumludur. Zira ulaşılan sonuç büyük bir gaflettir. Koyu bir cehaletin neticesidir.
Oysa Rabbimiz bakınız bize ne buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikrediniz ki kurtuluşa erebilesiniz.”
Bu emir her müminin Allah’ı zikretmesinin farz olduğunu gösterir. Ve bu emir kıyamete kadar devam edecektir. Dolayısıyla bir mürşit, talebesine zikir öğretirken ve bunu şiddetle ona tavsiye ederken, nasıl o müride fazladan bir yük yüklemiş olabilir?!..
Halbuki mürşidi kamil sadece Allahu Teala’nın yüklediği yükü yüklemektedir. Yanına gelen bir mümine de bu yükü taşımada yol gösterip yardımcı olmaktadır.
Çünkü mürşit kendi yükünü güzel taşımakta, zayıf insanların kendi yüklerini çekmesi için ise destek vermektedir. Hal böyleyken kamil bir mürşit terbiyesinden kaçan kimse, ‘Rahatlık arıyorum’ derken kendi işini zorlaştırmış olmuyor mu?!..
Hürriyet ararken, kölelikle yüz yüze gelmiyor mu?!.. Bu kölelik, nefsin arzularına hizmet etmek olmuyor mu?!..
“Ben kimseye bağlanmam, herhangi bir mürşide mürit olmam!..” diyen bir kimse, eğer tek başına takva hâlini muhafaza edebiliyorsa ne güzel!..
Ancak bu kimse her an kötülüğü emreden nefsin keyfine göre yaşıyorsa o, nefsin müridi olmuş demektir.
İşte bu yüzden şu sonuç önemlidir:
Hepimiz Yüce Allah’a güzel kul olmakla mükellefiz. Bu bize farz kılınmıştır. Bu farzı hangi yolla yerine getirirsek getirelim fark etmez. Yol önümüzde, halimiz ise ortadadır.
Allah dostları herkes için bir nimettir. Onlar ilâhi sevginin ve feyzin dağıtım yeridir. Onlara gidip samimi olarak gönül verenler nasibini alır. Böyle bir hazineyi bulup da bir şey alamayanlar da olabilir.
Bir mürşit eli tutan ve Allah için güzel kulluk yapmaya söz veren herkesin sözüne sadık kaldığı, kemale erdiği söylenemez. Fakat mürşit eli tutanların ekseriyeti Allah dostu ile olmanın bereketini görür, hal ve hareketleri ve ya en azından fikirleri güzelleşir.
Mürşide verdiği sözünde durmayanlar, tövbesini bozanlar dünyada şekil olarak çarpılıp çarpık bir hâle gelmezler. Ağızları burunları çarpılmaz. Gözleri kör olmaz.
Ancak işledikleri günahlar yüzünden gönül dünyaları yıkıma uğrar. Kalpleri hastalanır, katılaşır. Böylece basiret gözleri kör olur. Güzel halleri değişir, gönül sâfiyetleri kaybolur. Buna kalbin manen ölmesi denir.
Kalbi ölen ve gaflete düşenler, nefsin elinde perişan olurlar. Bu durumda mürşidin bir vebâli yoktur. Ancak mürşit hali bozulan talebesi için üzülür, gözyaşı döker, dönüşünü bekler.
Mürşidiyle yaptığı sözleşmeyi bozan ve güzel hâli bozulan bir mürit tövbe etmeli, biatını yenilemelidir. Sevgi bağını kuvvetlendirmeli ve yeniden güzel amellere sarılmalıdır.
Böyle yapmayıp günah ve isyan içinde ölür giderse işte o zaman mürşit sorumlu değildir. Kendisi sorumludur. Çünkü tövbe edilmeyen günahların çirkinliği zahire yansır, herkes sıfatına göre bir şekil alır.
İşte o zaman nice insanlar dünyada iken yaptıkları amellerinin bir karşılığı olarak ahirette kör-kötürüm olmuş, farklı hayvan şekillerine dönmüş bir halde ilâhi huzura gelir. Böyle bir halden Yüce Allah’a sığınırız.
Büyük arif Muhammed Masum (k.s) bu konuya şu sözleri ile açıklık getirmiştir.
“Kendilerinin irşat edilmesini talep eden insanların ibadetlere teşvik edilmesi lazımdır. Maksat bu şerefli yola girişin gerçekleşmesidir. Bunun gerçek manada gerçekleşmesi de ancak Allahu Teala’nın lütuf ve keremi ile olur.
Bir kimse mürşidin yanına gelir, kendisine intisap eder de onun dediklerini yapmazsa, bunun zararı ancak kendisine olur.
Bu yolu fazla aramadan, zahmet çekmeden kolayca intisap edenler kıymetini bilmiyorlar. Genellikle iradesi zayıf kimseler bu işin şeref ve yüceliğini anlayamaz, onu basit bir şey görür.
Bir şeyi talep edip maksada ulaşmak, ancak peşine düşülen şeyi aziz bilmek ve ona layık olan değeri vermekle mümkün olur.
Herkes iyi bilir ki, dünya malının derdine düşenler, birazcık dünyalık elde etmek için, diyar diyar dolaşır, her türlü zahmeti çeker.
Allah rızasını arayan kimse, eğer bu isteğinde samimi ise onun fedakarlığı dünya ehlinin fedakarlığından daha çok fazla olmalı. Bu hususta sabırlı, azimli ve kararlı olmalı ve şunu bilmelidir:
Önceki büyükler, bir hakikat ehli mürşidi bulmak için memleket memleket dolaşır, uzak beldelere hicret ederlerdi.”
İmam Rabbani’ye (k.s) her zaman sıkça rastlanan şu mesele soruldu:
- Tarikata girenlerin bir kısmı istikâmet hallerini muhafaza etmiyorlar. Tarikata girdikten kısa bir süre sonra soğuyorlar. Sadık mürit ise kolay kolay bulunmuyor. Bu durumda ne yapmalı?
Hazret şu cevabı verdi:
- Tasavvuf yoluna girmek isteyenler için önce bir istihare yapılsın. Sonra onun durumu istişâre edilsin.
Bundan sonra, intisabı kabul edilen kimseler, eğer istikâmet üzere giderler ve bu yolun adabına uygun hareket ederlerse kurtulurlar; etmezlerse zararı kendilerine olur, size bir zararı olmaz.
SEMERKAND YAYINLARI- KAYNAKLARIYLA TASAVVUF-Dilaver SELVİ
(Daha fazla bilgi edinmek isteyen> SEMERKAND Temsilciklerinden bu kitabı temin edebilir inşallah)
_Kalpden
Esasen bir mürşidin elini tutarak biat eden, Allahu Teala’ya tövbe etmiş demektir. Ama kimi zaman olur ki, insan verdiği bu sözünde duramaz.
Bu yüzden halk arasında yaygın bir kanâat vardır. O da şudur:
“Kim bir mürşide gidip tövbe eder ama daha sonra bir günah işlerse, mürşidin verdiği zikir ve diğer vazifeleri terk ettiğinden çarpılır; helak olur!..”
Bu yanlış bir değerlendirmedir. Bu konu özellikle dini konularda yeterli birikimi olmayan insanımızda olumsuz tesirler meydana getirmektedir. Bu sebeple nice iyi niyetli insanımızın zaman zaman şu sözlerine tanık oluyoruz:
“Bir mürşidin yanına gidip de böyle bir yükün ve tehlikenin altına gireceğime, kendi kendime kulluk yaparım daha iyi!”
Bir mümini bu sonuca sevk edenler elbette sorumludur. Zira ulaşılan sonuç büyük bir gaflettir. Koyu bir cehaletin neticesidir.
Oysa Rabbimiz bakınız bize ne buyurur:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikrediniz ki kurtuluşa erebilesiniz.”
Bu emir her müminin Allah’ı zikretmesinin farz olduğunu gösterir. Ve bu emir kıyamete kadar devam edecektir. Dolayısıyla bir mürşit, talebesine zikir öğretirken ve bunu şiddetle ona tavsiye ederken, nasıl o müride fazladan bir yük yüklemiş olabilir?!..
Halbuki mürşidi kamil sadece Allahu Teala’nın yüklediği yükü yüklemektedir. Yanına gelen bir mümine de bu yükü taşımada yol gösterip yardımcı olmaktadır.
Çünkü mürşit kendi yükünü güzel taşımakta, zayıf insanların kendi yüklerini çekmesi için ise destek vermektedir. Hal böyleyken kamil bir mürşit terbiyesinden kaçan kimse, ‘Rahatlık arıyorum’ derken kendi işini zorlaştırmış olmuyor mu?!..
Hürriyet ararken, kölelikle yüz yüze gelmiyor mu?!.. Bu kölelik, nefsin arzularına hizmet etmek olmuyor mu?!..
“Ben kimseye bağlanmam, herhangi bir mürşide mürit olmam!..” diyen bir kimse, eğer tek başına takva hâlini muhafaza edebiliyorsa ne güzel!..
Ancak bu kimse her an kötülüğü emreden nefsin keyfine göre yaşıyorsa o, nefsin müridi olmuş demektir.
İşte bu yüzden şu sonuç önemlidir:
Hepimiz Yüce Allah’a güzel kul olmakla mükellefiz. Bu bize farz kılınmıştır. Bu farzı hangi yolla yerine getirirsek getirelim fark etmez. Yol önümüzde, halimiz ise ortadadır.
Allah dostları herkes için bir nimettir. Onlar ilâhi sevginin ve feyzin dağıtım yeridir. Onlara gidip samimi olarak gönül verenler nasibini alır. Böyle bir hazineyi bulup da bir şey alamayanlar da olabilir.
Bir mürşit eli tutan ve Allah için güzel kulluk yapmaya söz veren herkesin sözüne sadık kaldığı, kemale erdiği söylenemez. Fakat mürşit eli tutanların ekseriyeti Allah dostu ile olmanın bereketini görür, hal ve hareketleri ve ya en azından fikirleri güzelleşir.
Mürşide verdiği sözünde durmayanlar, tövbesini bozanlar dünyada şekil olarak çarpılıp çarpık bir hâle gelmezler. Ağızları burunları çarpılmaz. Gözleri kör olmaz.
Ancak işledikleri günahlar yüzünden gönül dünyaları yıkıma uğrar. Kalpleri hastalanır, katılaşır. Böylece basiret gözleri kör olur. Güzel halleri değişir, gönül sâfiyetleri kaybolur. Buna kalbin manen ölmesi denir.
Kalbi ölen ve gaflete düşenler, nefsin elinde perişan olurlar. Bu durumda mürşidin bir vebâli yoktur. Ancak mürşit hali bozulan talebesi için üzülür, gözyaşı döker, dönüşünü bekler.
Mürşidiyle yaptığı sözleşmeyi bozan ve güzel hâli bozulan bir mürit tövbe etmeli, biatını yenilemelidir. Sevgi bağını kuvvetlendirmeli ve yeniden güzel amellere sarılmalıdır.
Böyle yapmayıp günah ve isyan içinde ölür giderse işte o zaman mürşit sorumlu değildir. Kendisi sorumludur. Çünkü tövbe edilmeyen günahların çirkinliği zahire yansır, herkes sıfatına göre bir şekil alır.
İşte o zaman nice insanlar dünyada iken yaptıkları amellerinin bir karşılığı olarak ahirette kör-kötürüm olmuş, farklı hayvan şekillerine dönmüş bir halde ilâhi huzura gelir. Böyle bir halden Yüce Allah’a sığınırız.
Büyük arif Muhammed Masum (k.s) bu konuya şu sözleri ile açıklık getirmiştir.
“Kendilerinin irşat edilmesini talep eden insanların ibadetlere teşvik edilmesi lazımdır. Maksat bu şerefli yola girişin gerçekleşmesidir. Bunun gerçek manada gerçekleşmesi de ancak Allahu Teala’nın lütuf ve keremi ile olur.
Bir kimse mürşidin yanına gelir, kendisine intisap eder de onun dediklerini yapmazsa, bunun zararı ancak kendisine olur.
Bu yolu fazla aramadan, zahmet çekmeden kolayca intisap edenler kıymetini bilmiyorlar. Genellikle iradesi zayıf kimseler bu işin şeref ve yüceliğini anlayamaz, onu basit bir şey görür.
Bir şeyi talep edip maksada ulaşmak, ancak peşine düşülen şeyi aziz bilmek ve ona layık olan değeri vermekle mümkün olur.
Herkes iyi bilir ki, dünya malının derdine düşenler, birazcık dünyalık elde etmek için, diyar diyar dolaşır, her türlü zahmeti çeker.
Allah rızasını arayan kimse, eğer bu isteğinde samimi ise onun fedakarlığı dünya ehlinin fedakarlığından daha çok fazla olmalı. Bu hususta sabırlı, azimli ve kararlı olmalı ve şunu bilmelidir:
Önceki büyükler, bir hakikat ehli mürşidi bulmak için memleket memleket dolaşır, uzak beldelere hicret ederlerdi.”
İmam Rabbani’ye (k.s) her zaman sıkça rastlanan şu mesele soruldu:
- Tarikata girenlerin bir kısmı istikâmet hallerini muhafaza etmiyorlar. Tarikata girdikten kısa bir süre sonra soğuyorlar. Sadık mürit ise kolay kolay bulunmuyor. Bu durumda ne yapmalı?
Hazret şu cevabı verdi:
- Tasavvuf yoluna girmek isteyenler için önce bir istihare yapılsın. Sonra onun durumu istişâre edilsin.
Bundan sonra, intisabı kabul edilen kimseler, eğer istikâmet üzere giderler ve bu yolun adabına uygun hareket ederlerse kurtulurlar; etmezlerse zararı kendilerine olur, size bir zararı olmaz.
SEMERKAND YAYINLARI- KAYNAKLARIYLA TASAVVUF-Dilaver SELVİ
(Daha fazla bilgi edinmek isteyen> SEMERKAND Temsilciklerinden bu kitabı temin edebilir inşallah)
_Kalpden