HİKMET GÜVEMLİ
Her zamanki gibi öğle yemeğine inmiş ve akabinde de cuma namazına gidecektim ki, çalışmakta olduğum kuruma yeni gelmiş, oldukça sevecen, nazik olan garson kardeşimiz yemeğini yemiş olarak gelip karşıma oturdular. Buyrun dedim.
Hocam size bir sey sorabilir miyim? dedi.
Estağfirullah dedim, şaka yollu da, Zor olmasın diye ekledim.
Hocam, sahabe efendilerimize bakıyorum nelere katlanmışlar. Hele bir de boykot hadisesi var ya, nasıl tam üç yıl o şartlara katlanmışlar? Onların o haline bakıyorum, bir de bizim şu anki halimize, sonra diyorum ki bize verdiğin bu nimetleri biz hak ettik mi ki böyle muamelede bulunuyorsun? Ne dersin?
Ben de acizane, Biz hak etme penceresinden bakarsak neyi hak ediyoruz ki? dedim. Herşey sadece Onun lütuf ve kereminden dedim. Sonra herkesin imtihanı farklı şekillerde olur. Büyük insanlar büyük şeylerle imtihan olurlar makamları da ona göre yüksek olur. Biz de aslında bugün muhtelif seviyede imtihan ve zorluklara muhatap oluyoruz. Önemli olan herkesin karşı karşıya kaldığı imtihanlardaki durumu dedim.
O da ikna olduğunu söyleyerek müsaade istedi ve ayrıldı.
Tabii ben şaşırmıştım işin doğrusu, bu konumdaki bir kardeşimizden böyle bir soru ve böyle bir misal gelmesine.
Zira işaret edilen siyerden bu kesit, büyüklüğünün zıddına maalesef çok bilinmeyen hatta siyerle ilgili eserlerde birkaç satırla geçiştirilen bir hadise. Halbuki tam üç yıl çok ciddi bir imtihandı o ilk inananlar için.
Mekke döneminin en tahammülü zor vakalarından biri idi.
Tevafuk olacak ya, ben de bu hadiseyi bilirdim de detayıyla bir daha okuyalı çok uzun zaman olmamıştı. O ilklerin; maruz kaldığı o insafsız muameleleri; çoluk çocuk, yaşlı genç, Şibi Ebu Talip denen o yerde yaşananlar. Hüzün sardı içimi ve daldım gittim. Ne büyüklerdi onlar dedim kendi kendime.