İlahi aşk, sohbetle Allah dostlarının gönlüne muhatap olmak suretiyle, onların talim ve terbiyesinden geçerek kazanılabilen bir duygudur. İnsanın, bu duygunun yaşandığı hale ulaşmak için kâmil mürşidin gönlünü kendisine sunmasını istemesi, ondan himmet ve feyz istemesidir. Bu istek, kişinin kendini bilmeye başlamasıyla belirir. Şair bir beka yahut ebedî hayat arzusuyla himmet ve feyz arayışına yöneldiğine göre, varlığının hakikatine vâkıf olmaya başlamış demektir. İnsanda “bekâ” sıfatı da diğer bütün ilahî sıfatlar gibi mücmelen vardır ve insanı aziz kılan da bu hususiyetidir. Kendini bilen, sıradan canlılar gibi sadece dünya hayatına razı değildir, dünyadaki ölümle yok olmaya da... Ölmeden evvel ölerek ölümü yenmenin, beka bulmanın, gerçekten diri olmanın yollarını arar.
Bu yolun evveli de ahiri de aşktır. Aşk, her halükârda maşukun rızasını gözetmeyi, ona asla muhalefet etmeden ittibayı gerektirir. Âşık, yegane maşuk olan Cenab-ı Hakk’ın, ahirette dostları için vaat ettiği ebedi saadetle bekâ bulur böylece. Hakiki aşk, âşığa bu dünyada da bekâ duygusunu yaşatır. Çünkü aşk, insanın âşık olunan varlıkta kendisini yok ederek ikilikten kurtulmasının, vahdete ermesinin de imkanıdır. Vahdet şuuruna ulaşan âşıklar ölmez. Yunus’un dediği gibi “aşk şarabın içen canlar” konmaya, göçmeye uymaz.
İyi güzel de, tasavvuf ehli olmayan, işret müptelası bir şairin bütün bunları kastettiği ne malum? Böyle bir suali, modern zamanların dünya ile dini, yaşanılan hayat ile tasavvufu ayıran bölmeli kafa yapısı sordurabilir. Zira İslâm’ın tasavvufî bir neşveyle hayatı bütünüyle tanzim ettiği devirlerde “canlanma” arzusunu başka türlü düşünmek abesle iştigal olur. Kaldı ki günahkârların feyz ve himmete herkesten daha fazla ihtiyacı vardır. Bütün mesele, eskilerin “âb-ı hayat” dediği bir iksirin varlığına inanıp inanmamaktadır. Âb-ı hayatı her arayan bulur mu bilinmez ama, bulanlar, günahkâr da olsa ancak arayanlardır.
Bu yolun evveli de ahiri de aşktır. Aşk, her halükârda maşukun rızasını gözetmeyi, ona asla muhalefet etmeden ittibayı gerektirir. Âşık, yegane maşuk olan Cenab-ı Hakk’ın, ahirette dostları için vaat ettiği ebedi saadetle bekâ bulur böylece. Hakiki aşk, âşığa bu dünyada da bekâ duygusunu yaşatır. Çünkü aşk, insanın âşık olunan varlıkta kendisini yok ederek ikilikten kurtulmasının, vahdete ermesinin de imkanıdır. Vahdet şuuruna ulaşan âşıklar ölmez. Yunus’un dediği gibi “aşk şarabın içen canlar” konmaya, göçmeye uymaz.
İyi güzel de, tasavvuf ehli olmayan, işret müptelası bir şairin bütün bunları kastettiği ne malum? Böyle bir suali, modern zamanların dünya ile dini, yaşanılan hayat ile tasavvufu ayıran bölmeli kafa yapısı sordurabilir. Zira İslâm’ın tasavvufî bir neşveyle hayatı bütünüyle tanzim ettiği devirlerde “canlanma” arzusunu başka türlü düşünmek abesle iştigal olur. Kaldı ki günahkârların feyz ve himmete herkesten daha fazla ihtiyacı vardır. Bütün mesele, eskilerin “âb-ı hayat” dediği bir iksirin varlığına inanıp inanmamaktadır. Âb-ı hayatı her arayan bulur mu bilinmez ama, bulanlar, günahkâr da olsa ancak arayanlardır.
Son düzenleme: