"20. yüzyılın teknik dünyasında sadece akıl vardı; duygular ise boynu bükük çocuklardı. O küçük kızlar, oğlanlar bir köşede ağladılar. Salt akıl ve mutlak mantığın çelik korsesinde hapsolan insan, tartışmasız tek doğruydu. Bu büyük boşlukta sahte parıltılar, çakan flaşlar hep teknolojik dünyanın görkemi. Tekniğin yüceltilmesi, sosyal plancı ideolojiler... Toplum ve insan, cetvelle çizilip planlanacak; mühendislik hesaplarıyla mükemmelleştirilecek bir yapı değildir. Bu, varlığımızın reddi anlamına gelir, varoluşumuzu tehlikeye sokar."
İkiyüzlülük toplumsal ve bireysel alanda yükseldikçe insanların içindeki boşluk büyüdü. Herkesin canı sıkılır oldu. Kimse kendi kendiyle baş başa kalamaz hale geldi. Dış uyaranlar olmadan nefes alamıyor insanlar. Uyanır uyanmaz gözünden çapağı silmeden televizyon açanlar, telefona her an sarılmış uzananlar ve de koşanlar, bilgisayara kilitlenenler, alışverişle sakinleşenler, sonuna kadar müzik sesiyle varlığını bastıranlar, arabasını her an kontrol ederek kendinden geçenler diye listeyi uzatmak mümkün. Hoşlanmadığımız, korktuğumuz ya da üstünde hiç düşünmek istemediğimiz her şeye karşı ikiyüzlü davranır olduk; çifte standart geliştirdik. Annem çok katı bir kadındı derken en katı tavrımızı sergilemekte olduğumuzu fark etmedik. Sevdiğimizi sandığımız kadına ihanet ederken, yuva kurmak istemezken onu kaybettiğimizi düşünmek istemedik.
Bütün yarışma programlarında insanların dış uyaranlara olan ihtiyacını görüyoruz. Neden? Çünkü bir iç dünyaları yok. 20. yüzyıl iç dünyalarımızı elimizden çekip aldı. "Güç" anlayışı ve teknolojik uyarıcılar bizim duygularımızı yaşamamıza engel, doğayı tanımamıza engel olduğu gibi. Ne rüzgarın sesini duyabiliyoruz plazalarda ne de güneşin sıcaklığını hissetmemize izin var. Yapay ortamlarda ısınıp üşüyoruz ve sürekli hastayız.
&
Sadece başkalarının kendinden istediğini yaparak kendini hiç tanımayan ve de içindeki boşlukla sallanan insanın öfkesi tavan yapar. Şiddet açığa çıkar. Televizyonlarda izlediklerimiz de budur. Ruhsal körelme yaşayan kadın, erkek, genç ve de çocuklar resmi geçidi sanki önümüzden akıp giden. Hayatı kucaklama ve sevmekten uzaklaşan insanın dramı bu.
Hayatı boyunca boş bir iç yapı ruhsuz bir beden, yani ceset taşımaya mahkum eder bizi. Bunun sonucu ruhsal zayıflık ve sahtecilik hayat tarzına dönüşür. İşte, bugün herkesin şikayetçi olduğu bu gerçek; bize ucu ne kadar dokunuyor dersiniz? Kendimize yabancılaşarak ne kendimize ne de başkalarına yaptıklarımızın farkına varırız. Çelişkili bir top yumak halinde yuvarlanır gideriz. Geriye pişmanlıklar, suçluluk duygusu kalır: "Kimseye yetemedim"! Çünkü duygularına sahip çıkmayan, acı çekmemek için onları bastıran ve iç dünyasını susuz bir çöle çevirenin varacağı yer burası.
Batı kültüründe bu bir ideolojik yaptırımdı. Bizim gibi bir iç dünya cenneti olan muhabbet kültüründen bu kopyalar nasıl çıktı? Yaşama sevinci içeren kültürümüze ne yaptık? Mevlana bu sevinci tarifler bize:
"Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/ benim sarhoşluğum ebedi/ tarhana çorbası içmem ben, can yemeği yerim. Can şerbeti içerim."
Can, içindeki özün. Sen kendin olmazsan can kuşu uçar gider.
İkiyüzlülük toplumsal ve bireysel alanda yükseldikçe insanların içindeki boşluk büyüdü. Herkesin canı sıkılır oldu. Kimse kendi kendiyle baş başa kalamaz hale geldi. Dış uyaranlar olmadan nefes alamıyor insanlar. Uyanır uyanmaz gözünden çapağı silmeden televizyon açanlar, telefona her an sarılmış uzananlar ve de koşanlar, bilgisayara kilitlenenler, alışverişle sakinleşenler, sonuna kadar müzik sesiyle varlığını bastıranlar, arabasını her an kontrol ederek kendinden geçenler diye listeyi uzatmak mümkün. Hoşlanmadığımız, korktuğumuz ya da üstünde hiç düşünmek istemediğimiz her şeye karşı ikiyüzlü davranır olduk; çifte standart geliştirdik. Annem çok katı bir kadındı derken en katı tavrımızı sergilemekte olduğumuzu fark etmedik. Sevdiğimizi sandığımız kadına ihanet ederken, yuva kurmak istemezken onu kaybettiğimizi düşünmek istemedik.
Bütün yarışma programlarında insanların dış uyaranlara olan ihtiyacını görüyoruz. Neden? Çünkü bir iç dünyaları yok. 20. yüzyıl iç dünyalarımızı elimizden çekip aldı. "Güç" anlayışı ve teknolojik uyarıcılar bizim duygularımızı yaşamamıza engel, doğayı tanımamıza engel olduğu gibi. Ne rüzgarın sesini duyabiliyoruz plazalarda ne de güneşin sıcaklığını hissetmemize izin var. Yapay ortamlarda ısınıp üşüyoruz ve sürekli hastayız.
&
Sadece başkalarının kendinden istediğini yaparak kendini hiç tanımayan ve de içindeki boşlukla sallanan insanın öfkesi tavan yapar. Şiddet açığa çıkar. Televizyonlarda izlediklerimiz de budur. Ruhsal körelme yaşayan kadın, erkek, genç ve de çocuklar resmi geçidi sanki önümüzden akıp giden. Hayatı kucaklama ve sevmekten uzaklaşan insanın dramı bu.
Hayatı boyunca boş bir iç yapı ruhsuz bir beden, yani ceset taşımaya mahkum eder bizi. Bunun sonucu ruhsal zayıflık ve sahtecilik hayat tarzına dönüşür. İşte, bugün herkesin şikayetçi olduğu bu gerçek; bize ucu ne kadar dokunuyor dersiniz? Kendimize yabancılaşarak ne kendimize ne de başkalarına yaptıklarımızın farkına varırız. Çelişkili bir top yumak halinde yuvarlanır gideriz. Geriye pişmanlıklar, suçluluk duygusu kalır: "Kimseye yetemedim"! Çünkü duygularına sahip çıkmayan, acı çekmemek için onları bastıran ve iç dünyasını susuz bir çöle çevirenin varacağı yer burası.
Batı kültüründe bu bir ideolojik yaptırımdı. Bizim gibi bir iç dünya cenneti olan muhabbet kültüründen bu kopyalar nasıl çıktı? Yaşama sevinci içeren kültürümüze ne yaptık? Mevlana bu sevinci tarifler bize:
"Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/ benim sarhoşluğum ebedi/ tarhana çorbası içmem ben, can yemeği yerim. Can şerbeti içerim."
Can, içindeki özün. Sen kendin olmazsan can kuşu uçar gider.
Nevval SEVİNDİ
