1896 yılının Ramazan ayı gelmiş, cemaat ilk teravihten çıkmıştı.
İşte tam o esnada, Elazizin Kesrik köyünde mutlu bir doğum gerçekleşmiş, mübarek bir anne-baba, mübarek bir evlâda kavuşmuştu.
Adını Hulusi koydular. Bütün ömrü bu ismin tecellisinden ibaret oldu. Gerçekten de halis bir insandı. Her hususta, daima Allah rızasını gözetirdi.
Çarşı Camisi imamı Sarı Hafızdan aldığı ilk dersleri hiç unutmadı.
Genç yaşta kumandan oldu
Memleketi Elazizde Askeri Rüştiyesinde ortaokul tahsilini tamamladı. İstanbuldaki Kuleli Askeri Lisesini bitirdikten sonra, Harbiye Mektebine geçti. Ancak Birinci Dünya Savaşının çıkması üzerine tahsilini tamamlayamadı. Kısa bir savaş hazırlığı döneminin peşinden, 12 Nisan 1915te Çanakkale Cephesine sevk edildi. O zaman 19 yaşındaydı. Ateş hattına aşkla şevkle vardı.
Biz harbe, pilav yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. der.
25. Piyade Alayı bünyesinde savaşa katıldı. 23 Temmuzda zabit vekili oldu. O artık, gencecik yaşına rağmen bir kumandandı.
26 Temmuzda Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinde, yüzünden, göğsünden ve sol kolundan yaralandı.
Biga ve İstanbul Harbiye Hastahanelerinde tedavi edildikten sonra, Anafartalardaki kıtasına döndü. Üç gün sonra da düşman çekildi.
Hulusi Bey, birliğiyle birlikte, 1 Ocak 1916da, artık Doğuda Rus-Ermeni cephesinde çarpışmak üzere Çanakkaleden ayrıldı.
1916 yılını Erzincan cephesinde geçirdi. 1917de Ruslar çekilmeye başlayınca, Ermeniler de silahlarını bırakıp gittiler.
Savaşan tarafların, ateşkes ilan etmesi üzerine, Hulusi Bey, Batum üzerinden Trabzona döndü. Galip iken, mağlup sayılan bir ordunun subayı olarak, yeniden savaştı.
Bediüzzamanla tanışması
İstiklal Savaşında da Antep ve Sakarya savaşlarına katıldı.
1922 yılında yüzbaşı oldu.
1927de Şarkta eşkıya takibinde bulundu.
1928in Ocak ayında Eğirdir Dağ Talimgâh öğretmenliğine nakledildi.
İşte bu tayin, Hulusi Beyin hayatında bir milat oldu. Âdeta yeniden doğdu. Çünkü Eğirdirin yanı başındaki Barlada Bediüzzaman Hazretleri sürgün olarak bulunmaktaydı.
Kader hükmünü icra etti; bir tayin ve bir sürgün, ebedileşen bir vuslata vesile oldu. 14 Nisan 1929 tarihinde halis bir gönül, coşkun bir nur deryası ile buluştu. Hulusi Bey, Bir kere Üstad dedim, hata etmedim. dedi.
O aşkla, Nura müştak bir talebe oldu. En halis ilk talebe, o günden sonra inançsızlıkla ve ahlâksızlıkla savaştı. Yine, hep zaferlerin temsilcisiydi. Zira, emekli Albay Hulusi Bey, artık gönüllere girmenin ve Cenab-ı Hakkı sevdirmenin eriydi.
31 yıllık tanışıklık döneminde, Üstadı ile sadece sekiz kere görüştü. Ne var ki, bir olan gönüllerin arasına mesafeler, engeller giremezdi. Bu sebeple, hep mektuplaştı, halleşti, mânâ âleminde daima görüştü.
Hulusi Bey, sorularıyla, Bediüzzamanın Mektubat isimli eserinin doğuşuna vesile oldu.
Ve Albay Hulusi Yahyagil, nurlu bir dost sohbetinden sonra, 26 Temmuz 1986da, görürcesine inandığı ebediyet âlemine yürüdü.
Hulusi Beyin Destanı
Hulusi Bey, askerlik tahsilini yarıda bırakarak, gencecik yaşında, bir kan ve ateş anaforuna dönüşen Çanakkalede bulundu. Genç zabit vekilinin, her şeye dost olan yüreği, atına da dosttu.
Dostlaştığı atına, Destan adını vermişti. Destanla arasındaki sıcak samimiyet dillere destandı. Destan, genç kumandanın bir parçası gibiydi.
Bazen bırakırdı onu ormanlık alana. Ancak lâzım olunca, adını söylemesi yeterdi. Destaaan! diye çağırdı mı, koşarak gelirdi.
Süvarisini görünce, sevinçle kişner, âdeta keyiflenirdi. Hele de sahibi sırtındayken kanatlanırdı Destan. Uçardı siperler arasında.
Destan namlandı, şanlandı, cephenin her yanında tanındı.
Genç kumandanın kumandanı da tanıdı Destanı. Ve bir gün onu çağırıp, Destanı kendisine vermesini istedi.
Bu, ne zor bir işti. Ama dileğin sahibi de sevilen bir kumandandı.
Zabit vekili, duygularını bastırdı ve hüznünü gizlemeye çalışarak, peki, kumandanım dedi. Ancak, Destandan ayrılmak için biraz süre istedi.
Destan destanlaşıyor
İşte, tam da o günlerde, Hulusi Beyin birliğine önemli bir görev verildi. Çanakkalede zora giren durumu kurtarmak için, İstanbuldan yeni toplar getiriliyordu. Bu toplardan birinin cepheye ulaştırılması onun birliğince sağlanacaktı.
Topu normal yollardan cepheye götürmek imkansızdı. Çünkü, cepheye giden yollar düşmanın ateşi altında kalıyordu. Bu sebeple topu, orman içinden ve patikalardan geçirmek gerekiyordu.
Öyle de yapıldı. Ancak toprağın hafif bir yağmurla ıslandığı çukur bir yerde topu çeken hayvanlar çaresiz kalmıştı.
Ne kadar kırbaçlansalar, topu çukurdan kurtaramıyorlardı. Tekerlekler tam çıkacak gibi oluyor, ancak son anda geriye kaçıyodu.
Bu durum birkaç kere tekrarlandı. Vakit geçiyor, topun cepheye ulaşması da gecikiyordu. Bu durumu üzüntüyle gören genç kumandan, sonunda dayanamadı. Atından indi. Onu da götürüp topu çeken hayvanların arasına kattı.
Bu yeni kuvvetle birlikte, hayvanlar bir daha dehlendi. Topun tekerlekleri tam da tümseği aşacak gibi olmuştu ama nafile. Hâlâ güç açığı vardı, tekerlekler geri gitti.
Bu durumu gören genç kumandan, hemen koştu Destana, boynuna sarıldı ve titreyen sesini yükseltti:
Haydi oğlum Destan, haydiii! Din, iman işi bu; din, iman işi!
Tüyleri diken diken eden bu çığlık, ruhlara işlemişti. Hayvanlar bir daha dehlendi. Mehmetçikler de bütün güçleriyle destek verdiler.
Ve hayvanlar, can havliyle çektiler ağır yüklerini, asıldılar, asıldılar. Top, son anda güçlükle çukurdan kurtulmuş, düzlüğe çıkmıştı.
Ancak, var gücüyle topa asılan atlardan birinin cansız bedeni de oracığa yığılıvermişti. Bu at, genç kumandanın can dostu Destandan başkası değildi.
Destan, gücünün üstünde bir güç ortaya koymuş, bu yüzden de çatlamıştı.
Genç kumandan, gözyaşlarıyla çöktü Destanın başına, ağladı, ağladı, ağladı.
Vehbi VAKKASOĞLU
Bu yazı Moral Dünyası Dergisinin 30.sayısında yayınlanmıştır.
İşte tam o esnada, Elazizin Kesrik köyünde mutlu bir doğum gerçekleşmiş, mübarek bir anne-baba, mübarek bir evlâda kavuşmuştu.
Adını Hulusi koydular. Bütün ömrü bu ismin tecellisinden ibaret oldu. Gerçekten de halis bir insandı. Her hususta, daima Allah rızasını gözetirdi.
Çarşı Camisi imamı Sarı Hafızdan aldığı ilk dersleri hiç unutmadı.
Genç yaşta kumandan oldu
Memleketi Elazizde Askeri Rüştiyesinde ortaokul tahsilini tamamladı. İstanbuldaki Kuleli Askeri Lisesini bitirdikten sonra, Harbiye Mektebine geçti. Ancak Birinci Dünya Savaşının çıkması üzerine tahsilini tamamlayamadı. Kısa bir savaş hazırlığı döneminin peşinden, 12 Nisan 1915te Çanakkale Cephesine sevk edildi. O zaman 19 yaşındaydı. Ateş hattına aşkla şevkle vardı.
Biz harbe, pilav yemeye gider gibi hevesle gitmiştik. der.
25. Piyade Alayı bünyesinde savaşa katıldı. 23 Temmuzda zabit vekili oldu. O artık, gencecik yaşına rağmen bir kumandandı.
26 Temmuzda Anafartalar, Conkbayırı muharebelerinde, yüzünden, göğsünden ve sol kolundan yaralandı.
Biga ve İstanbul Harbiye Hastahanelerinde tedavi edildikten sonra, Anafartalardaki kıtasına döndü. Üç gün sonra da düşman çekildi.
Hulusi Bey, birliğiyle birlikte, 1 Ocak 1916da, artık Doğuda Rus-Ermeni cephesinde çarpışmak üzere Çanakkaleden ayrıldı.
1916 yılını Erzincan cephesinde geçirdi. 1917de Ruslar çekilmeye başlayınca, Ermeniler de silahlarını bırakıp gittiler.
Savaşan tarafların, ateşkes ilan etmesi üzerine, Hulusi Bey, Batum üzerinden Trabzona döndü. Galip iken, mağlup sayılan bir ordunun subayı olarak, yeniden savaştı.
Bediüzzamanla tanışması
İstiklal Savaşında da Antep ve Sakarya savaşlarına katıldı.
1922 yılında yüzbaşı oldu.
1927de Şarkta eşkıya takibinde bulundu.
1928in Ocak ayında Eğirdir Dağ Talimgâh öğretmenliğine nakledildi.
İşte bu tayin, Hulusi Beyin hayatında bir milat oldu. Âdeta yeniden doğdu. Çünkü Eğirdirin yanı başındaki Barlada Bediüzzaman Hazretleri sürgün olarak bulunmaktaydı.
Kader hükmünü icra etti; bir tayin ve bir sürgün, ebedileşen bir vuslata vesile oldu. 14 Nisan 1929 tarihinde halis bir gönül, coşkun bir nur deryası ile buluştu. Hulusi Bey, Bir kere Üstad dedim, hata etmedim. dedi.
O aşkla, Nura müştak bir talebe oldu. En halis ilk talebe, o günden sonra inançsızlıkla ve ahlâksızlıkla savaştı. Yine, hep zaferlerin temsilcisiydi. Zira, emekli Albay Hulusi Bey, artık gönüllere girmenin ve Cenab-ı Hakkı sevdirmenin eriydi.
31 yıllık tanışıklık döneminde, Üstadı ile sadece sekiz kere görüştü. Ne var ki, bir olan gönüllerin arasına mesafeler, engeller giremezdi. Bu sebeple, hep mektuplaştı, halleşti, mânâ âleminde daima görüştü.
Hulusi Bey, sorularıyla, Bediüzzamanın Mektubat isimli eserinin doğuşuna vesile oldu.
Ve Albay Hulusi Yahyagil, nurlu bir dost sohbetinden sonra, 26 Temmuz 1986da, görürcesine inandığı ebediyet âlemine yürüdü.
Hulusi Beyin Destanı
Hulusi Bey, askerlik tahsilini yarıda bırakarak, gencecik yaşında, bir kan ve ateş anaforuna dönüşen Çanakkalede bulundu. Genç zabit vekilinin, her şeye dost olan yüreği, atına da dosttu.
Dostlaştığı atına, Destan adını vermişti. Destanla arasındaki sıcak samimiyet dillere destandı. Destan, genç kumandanın bir parçası gibiydi.
Bazen bırakırdı onu ormanlık alana. Ancak lâzım olunca, adını söylemesi yeterdi. Destaaan! diye çağırdı mı, koşarak gelirdi.
Süvarisini görünce, sevinçle kişner, âdeta keyiflenirdi. Hele de sahibi sırtındayken kanatlanırdı Destan. Uçardı siperler arasında.
Destan namlandı, şanlandı, cephenin her yanında tanındı.
Genç kumandanın kumandanı da tanıdı Destanı. Ve bir gün onu çağırıp, Destanı kendisine vermesini istedi.
Bu, ne zor bir işti. Ama dileğin sahibi de sevilen bir kumandandı.
Zabit vekili, duygularını bastırdı ve hüznünü gizlemeye çalışarak, peki, kumandanım dedi. Ancak, Destandan ayrılmak için biraz süre istedi.
Destan destanlaşıyor
İşte, tam da o günlerde, Hulusi Beyin birliğine önemli bir görev verildi. Çanakkalede zora giren durumu kurtarmak için, İstanbuldan yeni toplar getiriliyordu. Bu toplardan birinin cepheye ulaştırılması onun birliğince sağlanacaktı.
Topu normal yollardan cepheye götürmek imkansızdı. Çünkü, cepheye giden yollar düşmanın ateşi altında kalıyordu. Bu sebeple topu, orman içinden ve patikalardan geçirmek gerekiyordu.
Öyle de yapıldı. Ancak toprağın hafif bir yağmurla ıslandığı çukur bir yerde topu çeken hayvanlar çaresiz kalmıştı.
Ne kadar kırbaçlansalar, topu çukurdan kurtaramıyorlardı. Tekerlekler tam çıkacak gibi oluyor, ancak son anda geriye kaçıyodu.
Bu durum birkaç kere tekrarlandı. Vakit geçiyor, topun cepheye ulaşması da gecikiyordu. Bu durumu üzüntüyle gören genç kumandan, sonunda dayanamadı. Atından indi. Onu da götürüp topu çeken hayvanların arasına kattı.
Bu yeni kuvvetle birlikte, hayvanlar bir daha dehlendi. Topun tekerlekleri tam da tümseği aşacak gibi olmuştu ama nafile. Hâlâ güç açığı vardı, tekerlekler geri gitti.
Bu durumu gören genç kumandan, hemen koştu Destana, boynuna sarıldı ve titreyen sesini yükseltti:
Haydi oğlum Destan, haydiii! Din, iman işi bu; din, iman işi!
Tüyleri diken diken eden bu çığlık, ruhlara işlemişti. Hayvanlar bir daha dehlendi. Mehmetçikler de bütün güçleriyle destek verdiler.
Ve hayvanlar, can havliyle çektiler ağır yüklerini, asıldılar, asıldılar. Top, son anda güçlükle çukurdan kurtulmuş, düzlüğe çıkmıştı.
Ancak, var gücüyle topa asılan atlardan birinin cansız bedeni de oracığa yığılıvermişti. Bu at, genç kumandanın can dostu Destandan başkası değildi.
Destan, gücünün üstünde bir güç ortaya koymuş, bu yüzden de çatlamıştı.
Genç kumandan, gözyaşlarıyla çöktü Destanın başına, ağladı, ağladı, ağladı.
Vehbi VAKKASOĞLU
Bu yazı Moral Dünyası Dergisinin 30.sayısında yayınlanmıştır.