- Üyelik Tarihi
- 30 Ara 2007
- Mesajlar
- 8,908
- Aldığı Beğeniler
- 128
- Takım
- Fenerbahçe
Can’da Canan Olmak..
Çok şey istiyoruz, oysaki istediğimiz tek’bir’ şeydi…
O’na doğru yürürken siyah dünya, beyaz vuslat, yeşil örtülü iman, maviye bürünen umman, ummanda zerredir canlar…
Soğuk morg, gri ölüm, aslına dönen toprak dam, tenin tasviri mezar taşları ve ölü sessizlik.
Musa (a.s.) asasıyla yardığı denizde susuzum…
Leyla’sına âşık kays’ çöldeki Mecnun’um, Züleyha’nın gözüne siyah sürme, kuyulardan zindan edilen Yûsuf’um, Nuh tufanında zelzele, balık karnında vuslata gebe yunus’um, Eyüp’üm şükür kıldı Yâkûp’um sabırla niyaza durdu ki; şimdi benden, tenden arınan ”biz” bir’canız…
Can’da canan olmak can’da can bulmak gönül işidir. Âriflerin dergâhına birgün düşerse yolun, sabır der bükülür boyun. Ey yâr duy can sesimi, durduğun kapıyı engel bilme o kapıda durmayı bil ser düşür kapıya vurmayı bil, gönül nar-ı ateşte yansın, yanan gönülde ihlâsla teslimiyetin artsın.
Rabıta ehline beklemek ne ki, bu kapıda yol olurum… Bu kapıda kul olurum. Hakk’ aşığı Hakk’ der yürür. Rabbani duyguyu tatmak İrem bağından geçip Kevser çeşmesinden kana kana içip, içinde yanan ilahi aşk’a bir nebze derman bulmak huzuru ilahide baki sessizliğe ram olmak…
”Geçti kervan kaldık yaya, ah kör olası koca dünya, sana da bana da kalmaz bu rüya…
Geçti kervan kaldık yaya, bir ömür sürdük sefa, ara ara tattığımız cefa, dosttan bulduk dosttan vefa…”
Takıldık rüzgârın seyrine, yağmur olup sağanak sağanak düş/tük toprağa ruhu tenden ayır/ıp yeniden hayat bul/mak ve yeniden aşk’a ram ol/mak. Ezelden ebede giden kervan, kervanda yer bul/up bekaya yol al/mak ve geride kal(m)an sağlar siz/in/dir…
Ahmet Faruk GÜVENÇ
Güvenin Canına Kıydılar...
Kelimelerin duygularını ifade edemeyeceğini gayet iyi bildigi için sustu …
Anlamın muğlâklığı, yorumun sınır tanımayışı ve muhatabın yargıları, konuşmanın safiyetini erittiği / incittiği için sustu …
Halbuki konuşma, kendini ele vermek demekti. Düşündüğünü dillendirmekti. Duygularına harf elbisesi giydirip harfleri, dağarcıktaki kelimelerin emrine vererek cümleleri Aşikar eylemekti, içini Aşikar eylemekti. Ve söz, güven demekti, “içten pazarlıklı değilim” demekti, “Söylediğim gibiyim” demekti. Yalan, söze karışmamalıydı zaten; samimiyete kıyılmamalı, öz hırpalanmamalıydı.
Yalanı, oynamayı, gevelemeyi gönderince uzaklara, sadece yüreğin yansıması kalmıştı sözcüklere. Ve konuşan ne derse, muhatap dinler, kulak verirdi. Gereğini gücü nispetinde yapardı. Çünkü güvenirdi. Insanı hırpaladılar, güvenin canına kıydılar, Güveni öldürünce maskeler çıktı tozlu sandıklardan.
İnsanlar yüzlerine takındılar kendilerinin olmayan şeyleri. Örtmek için içlerini. Yutmak için sözlerini. Gizlemek için yüzlerini. Gözlere siyah gözlükler taktılar, görünmemek için. Çünkü biliyorlardı gözün gücünü, sözü söz yapanın göz olduğunu, ÖZÜN göze yansıdığını.
Evet, insanı hırpaladılar güvenin canına kıydılar, güveni öldürünce çıktı maskeler tozlu sandıklardan. Maskeler takındı saklanmak isteyenler. Ve öyle bir hal aldı ki her şey, maskesizler dışlanır oldu. Kendini Aşikar eylemek, kabalık diye adlandırıldı. Duygularını söylemek ötelendi. Samimiyet aldı başını gitti. Söz gidince ne yapsındı, sustu.
Onu susmak zorunda bıraktılar. Çünkü onun insanlara verecek bir tek yüzü vardı. İkincisini kimsenin görmediğine, herkesi görene saklardı; ıssız anlara saklardı, gecelere saklardı, secdelere saklardı.
Evet, sustu. Çünkü söze önem verilmediğini düşündü. Görselliğin, insanı avucunun içerisine aldığını, insanların artık sadece görülen yanlarıyla değerlendirildiğini gördü. Halbuki onun modern dünyada kendisini pazarlayabilecek herhangi bir şeyi yoktu. O fazlaca Sıradan, fazlaca iddiasızdı kimilerine göre. Yaşam felsefesi “içinde bir insan olarak” hayatını idame ettirme üzerineydi insanlar. Sözü katledince, Elsiz-dilsiz kaldı, Ne yapacağını bilemedi. Uykusuz geceler geçirdi, Yapılacak en iyi şeyin, susmak olduğuna kanaat getirdi. Ve sustu.
Istiyordu ki, / kendi özüne dönsün kendi olsun herkes. Maskelerini çöpe atsın, bir de dünyaya kendi olarak baksın. Olmadı … Bu olmayışlar onu yıprattı, koşmanın verdiği yorgunluğa Dostların çekimserliği de eklenince şaşırıp kaldı, böyle olmamalıydı ona göre.
Yorulmaktan Şaşkın, şaşkınlıktan yorgun idi. “Ne yapabilirim” diye bir kez daha sordu kendisine. Yani kalan iki yarenine. Sus dediler. , Yine dinledi ve sustu her zaman Onları dinlemişti. Çünkü susmak da bir tür konuşmaktı. Ama susmanın dilini sadece susanlar bilirdi. Tüm duyma güdüsünü kulaklarına indirgeyenler, tüm Tıpkı düşünme becerisini Aklına hapsedenler gibiydi onun Gözünde.
Halbuki onu hakikat olanlar bile her zaman konuşmamışlardı tarih içerisinde söylediği. Bu dertliler Zaman, zemin ve yürek bulunca serpmişlerdi incilerini. Ama malumatfuruşluğu alim olmak, birkaç sevi şiiri ezberlemeyi Aşık olmak, biraz felsefe okumayı hakim olmak sananlar onu bıktırdı. “Ah” etti onlara, kendi içleri gibi kendi dışlarında olan her şeyi de kirlettikleri için. Biraz dinginleştiğinde ise duyguları, sustu.
Işte sessizliğe kanat çırpıyordu bir kez daha. Dinlemenin erdem olduğunu kitaplardan okumuştu, soylenen kendisine her bir şeye kulak vermenin ve ama en iyiye tabi olmanın gerekliliğini. Ancak bunun bu kadar insana ait bir şey olduğunu yeni anlamıştı. Evet, insan dinlemeliydi. Kulak kesilmeliydi. O zaman duydukları onu ürpertmişti, bunları yıllardır nasıl olup da duyamadığına hayret ediyordu. Hayreti zaten Nimet biliyordu, şimdi ise her bir nimeti hayret olarak görmeye başlamıştı.
Galiba sessizlik buydu.
Ve sustu … kelimelerini beline doladığı kuşağın içerisine sıkıca yerleştirdi. Orucunu bozacağı zaman için onları gizledi. Ak akçelerin saklandığı Keçe keseye bir kez daha baktı. Susmanın kendisine sağladığı benliği kucakladı. Susmaktan sonra yapılacak en iyi şeyin buralardan gitmek olduğunu gayet iyi biliyordu. Öyle yaptı. Yürüdü, gitti uzaklara …
alıntı.
Çok şey istiyoruz, oysaki istediğimiz tek’bir’ şeydi…
O’na doğru yürürken siyah dünya, beyaz vuslat, yeşil örtülü iman, maviye bürünen umman, ummanda zerredir canlar…
Soğuk morg, gri ölüm, aslına dönen toprak dam, tenin tasviri mezar taşları ve ölü sessizlik.
Musa (a.s.) asasıyla yardığı denizde susuzum…
Leyla’sına âşık kays’ çöldeki Mecnun’um, Züleyha’nın gözüne siyah sürme, kuyulardan zindan edilen Yûsuf’um, Nuh tufanında zelzele, balık karnında vuslata gebe yunus’um, Eyüp’üm şükür kıldı Yâkûp’um sabırla niyaza durdu ki; şimdi benden, tenden arınan ”biz” bir’canız…
Can’da canan olmak can’da can bulmak gönül işidir. Âriflerin dergâhına birgün düşerse yolun, sabır der bükülür boyun. Ey yâr duy can sesimi, durduğun kapıyı engel bilme o kapıda durmayı bil ser düşür kapıya vurmayı bil, gönül nar-ı ateşte yansın, yanan gönülde ihlâsla teslimiyetin artsın.
Rabıta ehline beklemek ne ki, bu kapıda yol olurum… Bu kapıda kul olurum. Hakk’ aşığı Hakk’ der yürür. Rabbani duyguyu tatmak İrem bağından geçip Kevser çeşmesinden kana kana içip, içinde yanan ilahi aşk’a bir nebze derman bulmak huzuru ilahide baki sessizliğe ram olmak…
”Geçti kervan kaldık yaya, ah kör olası koca dünya, sana da bana da kalmaz bu rüya…
Geçti kervan kaldık yaya, bir ömür sürdük sefa, ara ara tattığımız cefa, dosttan bulduk dosttan vefa…”
Takıldık rüzgârın seyrine, yağmur olup sağanak sağanak düş/tük toprağa ruhu tenden ayır/ıp yeniden hayat bul/mak ve yeniden aşk’a ram ol/mak. Ezelden ebede giden kervan, kervanda yer bul/up bekaya yol al/mak ve geride kal(m)an sağlar siz/in/dir…
Ahmet Faruk GÜVENÇ
Güvenin Canına Kıydılar...
Kelimelerin duygularını ifade edemeyeceğini gayet iyi bildigi için sustu …
Anlamın muğlâklığı, yorumun sınır tanımayışı ve muhatabın yargıları, konuşmanın safiyetini erittiği / incittiği için sustu …
Halbuki konuşma, kendini ele vermek demekti. Düşündüğünü dillendirmekti. Duygularına harf elbisesi giydirip harfleri, dağarcıktaki kelimelerin emrine vererek cümleleri Aşikar eylemekti, içini Aşikar eylemekti. Ve söz, güven demekti, “içten pazarlıklı değilim” demekti, “Söylediğim gibiyim” demekti. Yalan, söze karışmamalıydı zaten; samimiyete kıyılmamalı, öz hırpalanmamalıydı.
Yalanı, oynamayı, gevelemeyi gönderince uzaklara, sadece yüreğin yansıması kalmıştı sözcüklere. Ve konuşan ne derse, muhatap dinler, kulak verirdi. Gereğini gücü nispetinde yapardı. Çünkü güvenirdi. Insanı hırpaladılar, güvenin canına kıydılar, Güveni öldürünce maskeler çıktı tozlu sandıklardan.
İnsanlar yüzlerine takındılar kendilerinin olmayan şeyleri. Örtmek için içlerini. Yutmak için sözlerini. Gizlemek için yüzlerini. Gözlere siyah gözlükler taktılar, görünmemek için. Çünkü biliyorlardı gözün gücünü, sözü söz yapanın göz olduğunu, ÖZÜN göze yansıdığını.
Evet, insanı hırpaladılar güvenin canına kıydılar, güveni öldürünce çıktı maskeler tozlu sandıklardan. Maskeler takındı saklanmak isteyenler. Ve öyle bir hal aldı ki her şey, maskesizler dışlanır oldu. Kendini Aşikar eylemek, kabalık diye adlandırıldı. Duygularını söylemek ötelendi. Samimiyet aldı başını gitti. Söz gidince ne yapsındı, sustu.
Onu susmak zorunda bıraktılar. Çünkü onun insanlara verecek bir tek yüzü vardı. İkincisini kimsenin görmediğine, herkesi görene saklardı; ıssız anlara saklardı, gecelere saklardı, secdelere saklardı.
Evet, sustu. Çünkü söze önem verilmediğini düşündü. Görselliğin, insanı avucunun içerisine aldığını, insanların artık sadece görülen yanlarıyla değerlendirildiğini gördü. Halbuki onun modern dünyada kendisini pazarlayabilecek herhangi bir şeyi yoktu. O fazlaca Sıradan, fazlaca iddiasızdı kimilerine göre. Yaşam felsefesi “içinde bir insan olarak” hayatını idame ettirme üzerineydi insanlar. Sözü katledince, Elsiz-dilsiz kaldı, Ne yapacağını bilemedi. Uykusuz geceler geçirdi, Yapılacak en iyi şeyin, susmak olduğuna kanaat getirdi. Ve sustu.
Istiyordu ki, / kendi özüne dönsün kendi olsun herkes. Maskelerini çöpe atsın, bir de dünyaya kendi olarak baksın. Olmadı … Bu olmayışlar onu yıprattı, koşmanın verdiği yorgunluğa Dostların çekimserliği de eklenince şaşırıp kaldı, böyle olmamalıydı ona göre.
Yorulmaktan Şaşkın, şaşkınlıktan yorgun idi. “Ne yapabilirim” diye bir kez daha sordu kendisine. Yani kalan iki yarenine. Sus dediler. , Yine dinledi ve sustu her zaman Onları dinlemişti. Çünkü susmak da bir tür konuşmaktı. Ama susmanın dilini sadece susanlar bilirdi. Tüm duyma güdüsünü kulaklarına indirgeyenler, tüm Tıpkı düşünme becerisini Aklına hapsedenler gibiydi onun Gözünde.
Halbuki onu hakikat olanlar bile her zaman konuşmamışlardı tarih içerisinde söylediği. Bu dertliler Zaman, zemin ve yürek bulunca serpmişlerdi incilerini. Ama malumatfuruşluğu alim olmak, birkaç sevi şiiri ezberlemeyi Aşık olmak, biraz felsefe okumayı hakim olmak sananlar onu bıktırdı. “Ah” etti onlara, kendi içleri gibi kendi dışlarında olan her şeyi de kirlettikleri için. Biraz dinginleştiğinde ise duyguları, sustu.
Işte sessizliğe kanat çırpıyordu bir kez daha. Dinlemenin erdem olduğunu kitaplardan okumuştu, soylenen kendisine her bir şeye kulak vermenin ve ama en iyiye tabi olmanın gerekliliğini. Ancak bunun bu kadar insana ait bir şey olduğunu yeni anlamıştı. Evet, insan dinlemeliydi. Kulak kesilmeliydi. O zaman duydukları onu ürpertmişti, bunları yıllardır nasıl olup da duyamadığına hayret ediyordu. Hayreti zaten Nimet biliyordu, şimdi ise her bir nimeti hayret olarak görmeye başlamıştı.
Galiba sessizlik buydu.
Ve sustu … kelimelerini beline doladığı kuşağın içerisine sıkıca yerleştirdi. Orucunu bozacağı zaman için onları gizledi. Ak akçelerin saklandığı Keçe keseye bir kez daha baktı. Susmanın kendisine sağladığı benliği kucakladı. Susmaktan sonra yapılacak en iyi şeyin buralardan gitmek olduğunu gayet iyi biliyordu. Öyle yaptı. Yürüdü, gitti uzaklara …
alıntı.