Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
İnsan topluluğu, bir fikir ve inanç etrafında toplanmış kimseler. İslâm cemâati.

İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir. Peygamber (s.a.s.) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir. Kur´an-ı Kerîm de, onları "kardeşler" olarak niteler.

İslâm cemâati kardeşlik, eşitlik, yardımlaşma ve karşılıklı fedakârlık üzerine kurulmuştur. Aralarında sınıflaşma, ırk ve bölge ayırımı yoktur.

Aralarındaki birlik ve beraberliğin temel dayanağı ise Kur´an ve Kur´an´ı açıklayan sünnettir. Birlik, Kur´an ve sünnetin bildirdiği yol üzere olur. "Ey inananlar, Allah´tan O´na yaraşır biçimde korkun ve ancak müslümanlar olarak ölün. Ve topluca Allah´ın ipine (Kur´an´a) sarılın, ayrılmayın." (Âli İmrân, 3/102-103). "Sen yönünü Allah´ı birleyici olarak doğruca dine çevir. Allah´ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, O, insanları ona göre yaratmıştır. Allah´ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Yalnız O´na yönelin ve O´ndan korkun; namazı kılın ve (Allah´a) ortak koşanlardan olmayın. Onlar ki dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her grup kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir. " (er-Rum, 30/30-32).

Ne yazık ki bugün müslümanlar genelde bu duruma düşmüşler, dinlerini parça parça edip gruplara ayrılmışlardır. Övünmeleri de diğer gruptakilere karşıdır.

Hz. Peygamber (s.a.s.): "Cemâat rahmettir, tefrika ise azaptır" buyurmaktadır. (İbn Hanbel, IV,145). Yine şöyle buyurur: "Allah´rn eli cemâatle beraberdir. " (Tirmizî, Fiten, 7).

"Bereket cemâatle beraberdir. " (İbn Mâce, At´ime, 17).

Allah´ın birliği ve toplumun bütünlüğü inancı etrafında toplanmayı en mühim gaye sayan İslâm dininde, "cemâat" denilince: inançta olduğu gibi, dünya işlerinde de bir araya gelip yardımlaşarak yaşayan samîmî ve ihlâslı müslümanların teşkil ettiği birlik akla gelir. Çünkü insan daima cemâat ve daha geniş anlamıyla cemiyet halinde yaşayan "zoonpolitikon: Toplumcu bir canlı yaratık"tır.

Vicdan ile birlikte, beraber yaşama isteği, cemâat rûhu insanda oluşmaya başlayınca, onu kibirden, bencillikten, dar görüşlülükten çıkarır ve o nisbette sosyalleştirir. Kibirli ve dar bir vicdan yalnız kendini sever. Ümidi kendisi için, korkusu yine kendisi içindir.

Fakat yüce bir duyguyla bu sevgi ve korku biraz yükselip de bir başkasını da kendisi gibi ve kendisine eşit bir değerde görmeye, onun iyiliğine sevinip, zararına da kendisi zarar görüyormuş gibi üzüntü duymaya başlarsa, onda cemâat ruhu oluşmaya başlamış demektir.

İnsanın bu "toplum halinde yaşama" ihtiyacını en doyurucu bir şekilde din giderebildiğinden, cemâatler din sâyesinde ortaya çıkmış ve dine özgü gruplar olarak kabul edilmişlerdir.

Cemaat, bir peygamber etrafında ve ashabının kendisine tamamen şahsî bağlılıklarına dayanarak oluşur.

Prensibi samîmiyet, sadakat ve ihlâs olan bu İslâm cemaatinin yegane başarı sırrı, kardeşlik ışığındaki birlik-beraberlik şuurudur´. Allah (c.c.) onlar hakkında Kur´an-ı Kerîm´de:

"Allah yolunda hepsi birbirine kenetlenmiş, yekpare ve müstahkem bir bina gibi, saf bağlayarak mücadele edenleri sever. " buyurmuştur. (es-Saff, 61/4).

Dinimiz, toplumun huzuru, ahengi ve sosyal gelişmenin gerçekleşebilmesi; yalnız muayyen bazı fertlerin değil, bütün bir toplumun maddî refahı ve saadeti için müminlere, kişisel vazifeler yanında ictimaî ödevler de yükler. Cemiyeti oluşturan kişileri inançta, yaşayışta, gâyede, ızdırap ve refahta birleşmesi gereken kardeşler ilân eder. Bu hususta Hz. Peygamber (s.a.s.) "Birbirini sevmede, birbirlerine acımada ve korumada müminler bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa, diğer organlar toptan humma ve uyumsuzluğa tutulur" buyurmuştur. Ayrıca ayırım yapmaksızın bütün insanların birbiriyle kenetlenmelerini birbirine yardım elini uzatmalarını, bir iman vazifesi olarak emretmiştir. Cenâb-ı Hakk: "... İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak konusunda birbirinizle yardımlaşın; günah işlemek ve haddi aşmak üzere Yardımlaşmayın. " buyuruyor. (el-Mâide 5/2). Bu tür sosyal vazifelerimizi yapmadıkça müslüman olarak yaşayabilmemize imkân yoktur. Çünkü "Gerçek müminler kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile, kardeşlerini kendi nefislerine tercih ederler. " (el-Haşr 59/9). Ayrıca yine "Sizden birini, kendi nefsi için sevdiğini mümin kardeşi için de istemedikçe gerçek mümin olamaz." buyuran Hz. Peygamber, cemiyetin temelini en sağlam bir tarzda şöyle ifadelendirmiştir:

"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. " (el-Aclûnî, Keşfu´l-Hafa, s. 472).




[GLOW=crimson]YÜCE RABBİM cümlemizi insanlara faydalı olan hayırlılardan eylesin...[/GLOW]
 

FurkanCan

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
30 Mar 2006
Mesajlar
1,775
Aldığı Beğeniler
6
İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir. Peygamber (s.Aleyhisselam.) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir. Kur´an-ı Kerîm de, onları "kardeşler" olarak niteler.

kardeşim çok güzel bir konuya değinmişsın malesef bizleri parçaya bulmüşler.
iş yerimizde bir kaç arkadaşımız terikat ehlidir diye bir kardeşimizin kıldırdığı namaza tabi olmuyorlar.
nedeni rabita ediyor nezubillah allah a şirk koşuyor.
 

fzehra

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
25 Ağu 2005
Mesajlar
9,365
Aldığı Beğeniler
1,490
Konum
İstanbul
YÜCE RABBİM cümlemizi insanlara faydalı olan hayırlılardan eylesin...

AMİNNN AMİNN BİHÜRMETİ TAHA VE YASİN
 

Bir_Katre

RAHMETLE ANIYORUZ DEĞERLİ KARDEŞİM
 
Üyelik Tarihi
4 Ağu 2006
Mesajlar
5,632
Aldığı Beğeniler
50
Konum
Ağrı
Takım
Galatasaray
"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. " (el-Aclûnî, Keşfu´l-Hafa, s. 472).

Allah razı olsun ellerine yüreğine ve emeğine sağlık....
 

MuhacirEnsar

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
31 Eki 2005
Mesajlar
6,511
Aldığı Beğeniler
40
Konum
MEDİNE
Takım
Fenerbahçe
ORiJiNAL YAZARI : muhurlu_kalp
"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. " (el-Aclûnî, Keşfu´l-Hafa, s. 472).

ALLAH razı olsun ellerine yüreğine ve emeğine sağlık....

allah razi olsun....
 

HACI BORAN

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
4 Eyl 2005
Mesajlar
2,198
Aldığı Beğeniler
6
"Bereket cemâatle beraberdir. " (İbn Mâce, At´ime, 17).



"İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır. " (el-Aclûnî, Keşfu´l-Hafa, s. 472).
 

Necmeddin

YD Üyesi
 
Üyelik Tarihi
24 Ocak 2006
Mesajlar
10,138
Aldığı Beğeniler
179
Konum
Batman
Takım
Diğer
ORiJiNAL YAZARI : FurkanCan
İslâm dini, müslümanların cemâat halinde yaşamalarına; her hususta birbirlerini destekleyen ve birbirlerine yardımcı olan bir toplum olmalarına önem vermiştir. Peygamber (s.Aleyhisselam.) müminleri, bir binayı oluşturan ve birbirleri ile kenetlenmiş tuğlalara benzetmektedir. Kur´an-ı Kerîm de, onları "kardeşler" olarak niteler.

kardeşim çok güzel bir konuya değinmişsın malesef bizleri parçaya bulmüşler.
iş yerimizde bir kaç arkadaşımız terikat ehlidir diye bir kardeşimizin kıldırdığı namaza tabi olmuyorlar.
nedeni rabita ediyor nezubillah Allah a şirk koşuyor.

furkancan rabitanin sirk olduğunu kim söylüyor..

Her devirde olduğu gibi, bu devirde de râbıtayı inkâr edenler bulunmuş; İslâmda râbıtanın olmadığını, hatta bunun Hind yogasından tarîkatlere girdiğini iddiâ edegelmişlerdir. İmâm-ı Rabbânî (k.s.) hazretlerinin ifâdesi ile bunlar; kötü âlimlerdir, din hırsızlarıdır! Onların; halk nazarında bir makam-mevki ve itibar sahibi olmaktan başka arzu ve istekleri yoktur... Fitnelerinden Allâha sığınırız.

Evet, âlimlerin en fazîletlisi, mahlûkâtın da en üstünüdür. Hatta, Beyhâkînin (rh.) İbn-i Mesûddan (r.a.) rivâyet ettiği bir hadîs-i şerifte şöyle buyrulur: Âlimlerin mürekkepleri, kıyâmet günü, Allah yolunda şehit olanların kanları ile tartılır; âlimlerin mürekkepleri daha ağır gelir.(1)

Kezâ, insanların en kötüsü de, âlimlerin en kötü ve fenâ olanıdır.(2)

Binâenaleyh insanların kurtuluşu, âlimlerin varlığına bağlı olduğu gibi, âlemin hüsrânı da aynı şekilde onlara bağlıdır! Bu sebeple Ehl-i Sünnet âlimleri, dilleri ve kalemleri ile bu kötü âlimlerin hücumlarına mukâbele etmişler, onların inkâr ve itirazlarına cevap vermişlerdir.
Dilerseniz şimdi bunlara bir göz atalım...

Meselâ deniliyor ki;
Mürîde, şeyhini tasavvur sûretiyle yapması emredilen râbıtanın memûrun bih olması gerekir... O zaman da, bu husustaki hükmün, vâcib veya mendub olması îcap eder. Bunlar, her ikisi de şerî birer husus olması hasebiyle, kendilerine edille-i şeriyeden delil lâzımdır. Binâenaleyh râbıtanın câiz olduğuna delil nedir? Ayrıca, Peygamberimiz (s.a.v.) ashâb-ı kirâmın şeyhidir; bütün zikir ve fikirleri ondan öğrenmişlerdir... Bununla beraber ashâbına, sûretinin tasavvur edilmesini emretmemiştir. Halbuki onun sûreti, insânî sûretlerin en kâmilidir.

Bu ve benzeri itirazlara değişik tarzlarda cevaplar vermek mümkün... Şöyle ki:

Her şeyden evvel dünyada râbıtasız insan yoktur... Hemen herkes hatta her şey mutlaka bir yerlere, bir şeylere bağlıdır.(3) Bu sebeple aklı başında bir insanın, râbıtayı inkâr etmesi mümkün değildir. Hatta inkâr eden insan, bir lahza düşünse, inkâr ettiği şeyin kendisinde var olduğunu görecektir. Meselâ, namaz kılacak olan bir kimse, şayet gâfillerden ise, namaza durduğunda aklı, çeşitli evhâm ve efkâra dalar; Rabbinden yüz çevirir... Ya çoluk-çocuğu ile, ya malı-mülkü veya bir başka sevdiği şeyle meşgul olur... Onlara bağlanır, onlara râbıta yapar! Fakat, namazdan sonra da râbıtasını inkâr eder!(4)

Râbıta-i şerife; gafleti giderme, hâtırâtı defetme ve nûr-i İlâhîyi celbetme vâsıtalarının en başta gelenlerindendir.

İslâm dîninde, vâsıtalar için, maksatların hükmü vardır. Meselâ, zina haram olduğu gibi, zinaya götüren öpmek, şehvetle bakmak, kendisine nikâhı düşen birisi ile halvet, yani başkalarının izinsiz giremeyeceği hususi bir mekânda başbaşa kalmak da haramdır.

Müslümanların Mevlâya yönelip, feyz-i İlâhî ile nurlanmaları maksud ve matlub olunca, bunu temin eden râbıta-i şerife ile zikr-i kalbî de matlub ve maksud olur. Allâhın sevgili kullarını tasavvur etmenin faydasız olduğunu söylemekse, kesinlikle mümkün değildir.

İnsan; haram ve çirkin olan bir şeyi düşündüğü zaman, kalbini ve rûhunu kirlettiği gibi; güzel olan şeyleri, Allâhın Habîbini ve onun vârisi olan Allah dostlarını tasavvur ettiği zaman da, feyz-i İlâhîye mazhar olur.

Demek ki râbıta-i şerife, şerîatın dışında bir husus değildir.(5)

Ey iman edenler! Allahtan korkun, ona (yaklaşmaya) vesîle arayın ve onun yolunda (zâhirî ve bâtınî düşmanlarla) mücâhede edin ki, felâha erebilesiniz.(1)
Bilindiği üzere lisânımızda vesîle; yol, vâsıta, sebep mânâlarını ifade etmektedir. Binâenaleyh, kendisi ile arzu edilen bir maksada-gâyeye ulaşılan her şeye vesîle denildiği gibi, bundan müsteâr olarak gerek günahların terki ve gerekse işlenen ibâdet ve tâatlardan kendisiyle Allâha tevessül olunan her şeye de vesîle denir.

Bu âyet-i kerîmede geçen vesîle, tefsirlerde çeşitli şekillerde açıklanmıştır. Bunlar içerisinde mürşid-i kâmile ve râbıta-i şerifeye de işâret edenler olmuştur. Âyet-i celîlede açıkça görülüyor ki; Rabbimiz (c.c.) müminlere, Zât-ı ulûhiyetine yaklaştıracak vesîleyi arayıp bulmalarını emrediyor. Yine erbâbınca mâlumdur ki, mümini Allâha (c.c.) götüren yolların en üstünü, en kısa ve kestirme olanı da, râbıta yoludur. O da, kâmil ve mükemmil(2) bir mürşide(3) mürâcaat edip, mâneviyat yolunda onun rehberliğini kabul etmekle mümkündür.

Mânâ ehlinin büyüklerinden Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.) şöyle demiştir:

Maksadın elde edilmesinde yolların en yakîni, devamlı olarak kalbi şeyhe bağlamak, vâkıât ve hâtırât ilminde yâni mânâ âleminde görülen şeyler, iç âlemde duyulan ses ve alınan mesajlar hususunda ondan istifade ederek şeyhin tasarrufunda fâni olmaktır.

Mürid, şeyhini kalben tasavvur ettiği zaman, manen ona yakın olur. Kalbini şeyhine bağlayarak ondan istifade eder. Tabiî ki bu fayda, ancak râbıtanın şartlarını-âdâbını bilen ve bunlara riâyet eden kişi için hâsıl olur. Mürid, bir meselenin hallini istediğinde, şeyhini kalbinde hâzır eder ve kalben ona sorar. Onun rûhâniyeti müridine, o meselenin hallini ilham eder. Bütün bunlar, kalbi şeyhe rabtetmekle mümkün olur.

İşte bu yapılan amelin adı, râbıta-i şerifedir. Şeyhin sûretini tasavvur yani râbıta, zikrin verdiği meyveyi verir, hatta ondan daha da tesirlidir.

Şurası muhakkaktır ki; ashâb-i güzînin en çok istifade ettikleri husus, Peygamberimizin (s.a.v.) talatını yani mübârek sîma ve çehrelerini görmeleridir. Onun cemâlini görmeleri dolayısıyla, hiçbir riyâzât ve mücâdeheye yani nefse güç ve zor gelen ağır terbiye usûllerini tatbik etmeye ihtiyaçları kalmamıştır.

Bu sebepledir ki, derece bakımından hiçbir kimse, aynı devirde yaşamış olsa bile, Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimizi görenlerin mertebesine (sahâbe derecesine) ulaşamamıştır.

Ey kardeşim! İyi bil ki; bizden birimizin, kalbini şeyhine ki o şeyh ister hayatta, ister vefat etmiş olsun bağlaması, muhakkak faydalıdır. Çünkü bizim şeyhe bağlanmamız, onun Allah Teâlâya müstenit olmasındandır.... [Yani hakikatte, onun vâsıtasıyla Allâha bağlanmaktayız.] Yoksa, onun şahsına değildir bağlılığımız.

bu inkâr ve itirazlarının hiçbir şey kazandırmayacağı gibi, çok şey kaybettireceği de açıktır... Hatta, inkâr-itiraz ve Allah dostlarına karşı takındıkları bu menfî tavır ve hareketleri, sarf ettikleri edebe aykırı münâsebetsiz sözleri dolayısıyla, ebedî hüsranlarından korkulur.

Bu sebeple Cenâb-ı Haktan duâ ve niyâzımız; Ümmet-i Muhammede ve evlâdına hidâyet-i kâmile nasip eyleyerek, şerîatın zâhir ve bâtınına âit en küçük bir hükmü dahi inkârdan ve Allah dostlarına itiraz edip cephe almaktan muhâfaza buyursun. Âmîn...
 
Üst Alt