Macar Kralı II. Layoş (Lajos) Şah İsmailin oğlu şah Tahmasbla Osmanlıya karşı gizli bir antlaşma yapmıştı. Ayrıca Layoş Osmanlıya tabi olan Eflâk ve Boğdan üzerinde hak iddia ediyordu. Osmanlının bir zaaf anını kolladığı aşikâr olan Loyoşu hizaya getirmek için Macaristana sefer düzenlemeye karar veren Kânuni Sultan Süleyman İstanbuldan ayrılmadan önce, Eyüb Sultanın, Şeyh Ebul Vefanın, dedelerinin türbelerini ziyaret etti. 23 nisan 1526 da Kanuni ve ordu başkentten uğurlandı. 1521 yılında yaptığı Belgrad seferinden sonra, Kanuninin tekrar Avrupaya yürümesi, Batının çeşitli başkentlerinde ürküntüler husule getirdi; ama seferin Macaristana yapıldığını tahmin etmekte gecikmediler; zira macar kralı her fırsatta Osmanlıya mesele çıkarıyordu. Macar Kralı Layoş Avrupadaki bütün devletlerden yardım istedi; beklediği kadar gelmediyse de küçümsenmez yardımlar aldı.
Macaristana doğru yol alan Osmanlı ordusu, hem Petervaradin gibi kaleleri fethediyor, hem de büyük ağırlıkları geçirebilmek için Sova, Drava ve diğer bazı nehirlerin üzerlerine köprüler yapıyordu. Geçtikleri köprüleri Kanuni yıktırıyordu ki, Tarık bin Ziyadın gemileri yaktırması misali, ricatın olmadığını askerlerine gösteriyordu. 9 Temmuzda Belgrada vardılar; ertesi gün Tunadan sekiz yüz parçalık ince donanma geldi *Gemilerin çoğunda top ve deniz piyadeleri vardı.
Bin beşyüz kilometrelik yolu 128 günde kat ederek Osmanlı ordusu 29 Ağustosta Macar ovasına ulaştı. Budapeşte ile Mohaçın arası 170 kilometredir; Macar ordusu bu mesafeyi 38 günde aldı. Osmanlı ordusu kaleler fethediyor, köprüler yapıyor, günde ortalama 11.4 kilometre, Macar ordusu dümdüz ovadan geldiği halde 4.8 kilometre yol alabiliyordu. Bu hızlar iki ordunun teknik yönünü göstermektedir.
Osmanlı ordusu yüzbin kişiydi; üçyüz topu vardı; bu toplar Avrupalının hayal edemeyeceği kadar mükemmeldiler. Macar Ordusu papalık, Polonya ve değişik ülkelerden gelen birliklerle takviye edilerek 162 bine ulaşmıştı. Bazı kaynaklara göre de, iki yüz bindi; yüz tane de topa sahipti; fakat topları yeni dökülen Osmanlı toplarının yanında demode idi.
Osmanlı ordusunun merkezine Kanuni, sol kanattaki Rumeli sipahilerine Damad İbrahim Paşa, Anadolu sipahilerine de Anadolu Beylerbeyi Behnam Paşa kumanda ediyordu. Önlerinde, öncü olarak Balı Beyin emrindeki kuvvetler gidiyorlar, ardçı olarak da Hüsrev Beyin emrindeki kuvvetler geliyordu. Balı Bey ve Hüsrev Bey, Kanuninin halasının çocuklarıydılar.
29 Ağustos sabahı Kanuni kurmay heyetiyle beraber ovaya hâkim en yüksek tepede yerini aldı. Sonradan bu tepeye Türk tepesi veya Hünkar tepesi denmiş, Budin Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından, Mohaç hatırasını yaşatmak için bir köşk yaptırılmıştı.
O yıl görülmemiş derecede yağmur yağmıştı; aylardan beri dolu dizgin yağan yağmur hızını kesmiş, çiselemeye devam ediyordu. Kanuni cemaatle sabah namazını kıldı, dua ettikten sonra, çevrede bulunanlara çok etkileyici bir konuşma yaptı. Nihayet Macar ordusu göründü; birbirlerine uzaktan bakıyorlardı. Kanuni zırhını giymiş, hazır vaziyette bekliyordu. Saatler ilerlemesine rağmen iki taraf birbirlerine hucum etmiyorlardı. Sadece ön saflardaki Balı Beyin emrindeki akıncılarla, Macar öncüleri arasında yer yer vuruşma oluyordu. Kanuni onların iyice yaklaşmasını arzu ediyordu. Bir ara Kanuni Rumeli sipahilerinin bulunduğu kanada geldi; orada yaptığı konuşma ile binlerce askerin gözlerinin yaşlarla dolduğunu Celal-zade kaydeder.
İkindi vaktine kadar Osmanlı ordusunun yerlerinde kımıldamadan durduklarını gören Macarlar hucuma geçtiler. Rumeli tümenleri kısa bir mukavemetten sonra, taktik gereği ikiye ayrılıp, düşmanın oraya girmesine müsaade ettiler. Osmanlı ordusu yarılıyor intibaıyla araya giren Macarlar top namlularının çelik ağızlarıyla karşılaştılar. Üçyüz topun aynı anda ateşlenmesi ve ateşe devam etmesi, Macarların ağır zırhlı tümenlerini perişan etti. Bu tümenler beraberliklerini koruyamadılar; birbirlerinden kopup küçük müfrezeler şeklinde dövüşmeye giriştiler. Macarlar yiğitçe vuruşurlarken bir taraftan Balı Bey, diğer taraftan Hüsrev Bey, Kanuninin emri gereğince, iki cenahta da kıskacı kapatıyordu. Orta yerdeki yeniçerilerin dehşetli mukavemetiyle oyalanan Macar ordusunu Türk sipahileri sardılar. Macarlara yalnız Korusu bataklığının tarafını açık bıraktılar. Herhangi bir yerden ablukayı yarmak isteyen Macarlar başarılı olamayınca, mecburen bir yığın halinde Korusu tarafına yöneldiler İki saat içinde maktul düşen 25 bin Macar askeri dışında, geri kalan Macar ordusu bataklığa sürüldü. Bizzat Kral 15. Layoş kendini kurtaramadı, atıyla beraber bataklıkta boğuldu.
İşte bunlar olurken bazı kaynaklarda 35, bazılarında 32 gösterilen, Kanuniyi öldürmek için yemin etmis olan Macar Şövalyeleri daha savaş başlarken sultanın bulunduğu yeri tesbit etmişler. Onlar savaşla fazla ilgilenmiyorlar, her fırsatta padişaha sokulmaya çalışıyorlardı. Yeniçerilerin şiddetli bir vuruşmaya tutuştukları bir anda, Sultanın çevresinde küçük bir maiyet grubu kalmıştı. Şövalyelerin bir kısmı buraya gelinceye kadar ölmüşlerdi; kalanların büyük bir kısmıyla padişahın çevresinde bulunan maiyet grubu birbirlerini öldürdüler. Ünlü şovalye Marczali ve iki arkadaşıyla Kanuni bizzat dövüşmek mecburiyetinde kaldı. Bu anda Kanuni otuzbir yaşını dört ayı iki gün geçiyordu, güçlü ve enerjikti; çelikten bir yüreği vardı. Soğukkanlılığını koruyor, karşısındaki üç kişinin hareketlerini kontrol ediyor, fırsat bulunca havada alev gibi dolaşan kılıcını indiriyordu. Padişaha ok da atılıyordu; fakat oklar zırhından vucuduna nufuz edemiyorlardı. Kanuni önce Marczaliyi biçti; ardından diğerlerinin işi uzun sürmedi. İkisinin de kanlı gövdeleri Marczalinin yanına serildi.
Cihan padişahı olan Kanuni aynı zamanda ünlü bir kumandandı. Ama takviye edilmiş Avrupanın en kuvvetli ordusunu iki saatte silip süpürmesi onun ününü çok daha artırdı. Her zaman kendi insanlarına pay çıkaran Avrupalı tarihçiler tarafından bile İskender, Sezar gibi, onun da adı dünyanın en büyük kumandanları arasında geçmeye başladı.
Mahaçta emsali pek görülmemiş bir imha muharebesinin cereyan etmesinin en büyük sebebi; Osmanlı toplarının üstünlüğüydü. Üçyüz topu düşmanı uzaktan avlamış, ona korkunç zayiat vermiş, moralini de çökertmişti. Savaşta kahramanlık elbette önemli bir faktördür. Macar piyadelerine de hiçkimse kahraman değildir diyemez; Macarların zırhlı suvari birliklerine de Avrupa orduları tarafından gıpta ile bakılıyordu. Ama bunlar üstün teknik karşısında fazla bir önem ifade etmediler.
31 Ağustos günü, Sadrazamdan başlamak üzere vezirler, beylerbeyleri, sancak beyleri, üst rütbeli subaylar Kanuninin elini öpüp, onun yanında yerlerini aldılar. Osmanlı ordusu muazzam bir geçit resmiyle kumandanlarını selamladı. Padişah rütbelerine göre bütün askerlerin ödüllendirilmesini emretti.
1 Eylülde Budapeştenin fethedilmesinin emrini verdi; zaten önlerinde bir kuvvet kalmamıştı; halkın esir alınmasını ve yağmaya maruz kalmasını kesinlikle yasakladı.
Fransız tarihçi Lauisse Ramboud şöyle diyor; Tarihte hiçbir savaş gösterilemez ki Mohaçta olduğu gibi, bir tek muharebe, bütün bir milleti asırlar boyunca ortadan kaldırsın (IV. S.622) 637 yıllık Büyük Macar Krallığına son veren bu savaşta, çetinliği dillerde dolaşan bir ordu yok edilirken Osmanlı yüzelli civarında şehit verdi. Yaralı sayısı ise ihtimal ki binin üzerinde değildi.
Mehmet Niyazi Özdemir
Macaristana doğru yol alan Osmanlı ordusu, hem Petervaradin gibi kaleleri fethediyor, hem de büyük ağırlıkları geçirebilmek için Sova, Drava ve diğer bazı nehirlerin üzerlerine köprüler yapıyordu. Geçtikleri köprüleri Kanuni yıktırıyordu ki, Tarık bin Ziyadın gemileri yaktırması misali, ricatın olmadığını askerlerine gösteriyordu. 9 Temmuzda Belgrada vardılar; ertesi gün Tunadan sekiz yüz parçalık ince donanma geldi *Gemilerin çoğunda top ve deniz piyadeleri vardı.
Bin beşyüz kilometrelik yolu 128 günde kat ederek Osmanlı ordusu 29 Ağustosta Macar ovasına ulaştı. Budapeşte ile Mohaçın arası 170 kilometredir; Macar ordusu bu mesafeyi 38 günde aldı. Osmanlı ordusu kaleler fethediyor, köprüler yapıyor, günde ortalama 11.4 kilometre, Macar ordusu dümdüz ovadan geldiği halde 4.8 kilometre yol alabiliyordu. Bu hızlar iki ordunun teknik yönünü göstermektedir.
Osmanlı ordusu yüzbin kişiydi; üçyüz topu vardı; bu toplar Avrupalının hayal edemeyeceği kadar mükemmeldiler. Macar Ordusu papalık, Polonya ve değişik ülkelerden gelen birliklerle takviye edilerek 162 bine ulaşmıştı. Bazı kaynaklara göre de, iki yüz bindi; yüz tane de topa sahipti; fakat topları yeni dökülen Osmanlı toplarının yanında demode idi.
Osmanlı ordusunun merkezine Kanuni, sol kanattaki Rumeli sipahilerine Damad İbrahim Paşa, Anadolu sipahilerine de Anadolu Beylerbeyi Behnam Paşa kumanda ediyordu. Önlerinde, öncü olarak Balı Beyin emrindeki kuvvetler gidiyorlar, ardçı olarak da Hüsrev Beyin emrindeki kuvvetler geliyordu. Balı Bey ve Hüsrev Bey, Kanuninin halasının çocuklarıydılar.
29 Ağustos sabahı Kanuni kurmay heyetiyle beraber ovaya hâkim en yüksek tepede yerini aldı. Sonradan bu tepeye Türk tepesi veya Hünkar tepesi denmiş, Budin Beylerbeyi Hasan Paşa tarafından, Mohaç hatırasını yaşatmak için bir köşk yaptırılmıştı.
O yıl görülmemiş derecede yağmur yağmıştı; aylardan beri dolu dizgin yağan yağmur hızını kesmiş, çiselemeye devam ediyordu. Kanuni cemaatle sabah namazını kıldı, dua ettikten sonra, çevrede bulunanlara çok etkileyici bir konuşma yaptı. Nihayet Macar ordusu göründü; birbirlerine uzaktan bakıyorlardı. Kanuni zırhını giymiş, hazır vaziyette bekliyordu. Saatler ilerlemesine rağmen iki taraf birbirlerine hucum etmiyorlardı. Sadece ön saflardaki Balı Beyin emrindeki akıncılarla, Macar öncüleri arasında yer yer vuruşma oluyordu. Kanuni onların iyice yaklaşmasını arzu ediyordu. Bir ara Kanuni Rumeli sipahilerinin bulunduğu kanada geldi; orada yaptığı konuşma ile binlerce askerin gözlerinin yaşlarla dolduğunu Celal-zade kaydeder.
İkindi vaktine kadar Osmanlı ordusunun yerlerinde kımıldamadan durduklarını gören Macarlar hucuma geçtiler. Rumeli tümenleri kısa bir mukavemetten sonra, taktik gereği ikiye ayrılıp, düşmanın oraya girmesine müsaade ettiler. Osmanlı ordusu yarılıyor intibaıyla araya giren Macarlar top namlularının çelik ağızlarıyla karşılaştılar. Üçyüz topun aynı anda ateşlenmesi ve ateşe devam etmesi, Macarların ağır zırhlı tümenlerini perişan etti. Bu tümenler beraberliklerini koruyamadılar; birbirlerinden kopup küçük müfrezeler şeklinde dövüşmeye giriştiler. Macarlar yiğitçe vuruşurlarken bir taraftan Balı Bey, diğer taraftan Hüsrev Bey, Kanuninin emri gereğince, iki cenahta da kıskacı kapatıyordu. Orta yerdeki yeniçerilerin dehşetli mukavemetiyle oyalanan Macar ordusunu Türk sipahileri sardılar. Macarlara yalnız Korusu bataklığının tarafını açık bıraktılar. Herhangi bir yerden ablukayı yarmak isteyen Macarlar başarılı olamayınca, mecburen bir yığın halinde Korusu tarafına yöneldiler İki saat içinde maktul düşen 25 bin Macar askeri dışında, geri kalan Macar ordusu bataklığa sürüldü. Bizzat Kral 15. Layoş kendini kurtaramadı, atıyla beraber bataklıkta boğuldu.
İşte bunlar olurken bazı kaynaklarda 35, bazılarında 32 gösterilen, Kanuniyi öldürmek için yemin etmis olan Macar Şövalyeleri daha savaş başlarken sultanın bulunduğu yeri tesbit etmişler. Onlar savaşla fazla ilgilenmiyorlar, her fırsatta padişaha sokulmaya çalışıyorlardı. Yeniçerilerin şiddetli bir vuruşmaya tutuştukları bir anda, Sultanın çevresinde küçük bir maiyet grubu kalmıştı. Şövalyelerin bir kısmı buraya gelinceye kadar ölmüşlerdi; kalanların büyük bir kısmıyla padişahın çevresinde bulunan maiyet grubu birbirlerini öldürdüler. Ünlü şovalye Marczali ve iki arkadaşıyla Kanuni bizzat dövüşmek mecburiyetinde kaldı. Bu anda Kanuni otuzbir yaşını dört ayı iki gün geçiyordu, güçlü ve enerjikti; çelikten bir yüreği vardı. Soğukkanlılığını koruyor, karşısındaki üç kişinin hareketlerini kontrol ediyor, fırsat bulunca havada alev gibi dolaşan kılıcını indiriyordu. Padişaha ok da atılıyordu; fakat oklar zırhından vucuduna nufuz edemiyorlardı. Kanuni önce Marczaliyi biçti; ardından diğerlerinin işi uzun sürmedi. İkisinin de kanlı gövdeleri Marczalinin yanına serildi.
Cihan padişahı olan Kanuni aynı zamanda ünlü bir kumandandı. Ama takviye edilmiş Avrupanın en kuvvetli ordusunu iki saatte silip süpürmesi onun ününü çok daha artırdı. Her zaman kendi insanlarına pay çıkaran Avrupalı tarihçiler tarafından bile İskender, Sezar gibi, onun da adı dünyanın en büyük kumandanları arasında geçmeye başladı.
Mahaçta emsali pek görülmemiş bir imha muharebesinin cereyan etmesinin en büyük sebebi; Osmanlı toplarının üstünlüğüydü. Üçyüz topu düşmanı uzaktan avlamış, ona korkunç zayiat vermiş, moralini de çökertmişti. Savaşta kahramanlık elbette önemli bir faktördür. Macar piyadelerine de hiçkimse kahraman değildir diyemez; Macarların zırhlı suvari birliklerine de Avrupa orduları tarafından gıpta ile bakılıyordu. Ama bunlar üstün teknik karşısında fazla bir önem ifade etmediler.
31 Ağustos günü, Sadrazamdan başlamak üzere vezirler, beylerbeyleri, sancak beyleri, üst rütbeli subaylar Kanuninin elini öpüp, onun yanında yerlerini aldılar. Osmanlı ordusu muazzam bir geçit resmiyle kumandanlarını selamladı. Padişah rütbelerine göre bütün askerlerin ödüllendirilmesini emretti.
1 Eylülde Budapeştenin fethedilmesinin emrini verdi; zaten önlerinde bir kuvvet kalmamıştı; halkın esir alınmasını ve yağmaya maruz kalmasını kesinlikle yasakladı.
Fransız tarihçi Lauisse Ramboud şöyle diyor; Tarihte hiçbir savaş gösterilemez ki Mohaçta olduğu gibi, bir tek muharebe, bütün bir milleti asırlar boyunca ortadan kaldırsın (IV. S.622) 637 yıllık Büyük Macar Krallığına son veren bu savaşta, çetinliği dillerde dolaşan bir ordu yok edilirken Osmanlı yüzelli civarında şehit verdi. Yaralı sayısı ise ihtimal ki binin üzerinde değildi.
Mehmet Niyazi Özdemir