Ashab-ı Kiram’a yetişenlerden Hasan Basri Hazretleri, henüz onlara tabi olanlar sağ iken bile şöyle diyordu: “Eğer siz sahabeyi görseydiniz, onlara ‘deli!’ derdiniz; onlar sizi görselerdi, ‘bunlar mümin değil’ derlerdi.”
Onlar bizim gibi oturduğu yerden cenneti ümit etmiyorlardı. Bizim gibi, “Birisi nasıl olsa bizi sırtına alıp sırat köprüsünden geçirecek” diye, ümit beslemiyorlardı.
Peygamberimizden şefaat bekliyoruz ama Allah-u Zülcelâl, “Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde onun üzerine sen mi vekîl olacaksın?” (Furkan; 43) buyuruyor. Biz nefsimizin her emrine itaat edip durduğumuz takdirde, nereden belli, iman üzere gideceğimiz?
Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin, sevgili kızı Fatıma’ya “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme. Rabbine karşı kulluk vazifeni yap. Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan, vallahi, ben bile senin namına hiçbir şey yapamam...” (Müslim) buyuruyor olması, bize yetmiyor mu?
Evet, Allah-u Zülcelâl bizleri cennete çağırıyor, ama oraya “takva sahiplerini ve muhsinleri” yani, ihsan üzere kulluk edenleri kabul ettiğini de bildiriyor:
“Şüphesiz o gün takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında, canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar. Kendilerine:
‘İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi âfiyetle yiyin, için’ denir. İşte, biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” (Mürselât; 41-44)
Bununla birlikte, Allah'ın rahmetinden ümidimizi kesmeyiz. Böyle fırtınalı bir çağda, bize iman nasip etmiş olması, başlı başına bir lütuftur.
Hakiki âlimlere, Allah dostlarına kavuşturması, bir başka ihsanıdır. Biraz daha gayret gösterebilirsek bu nimetlerini son nefeste kurtuluş ile tamamlar, inşaallah. Yeter ki yolun sonunun sonsuz bir cennette biteceğine inanıp güvenerek, şu dünyaya düşkünlüğümüzü biraz azaltabilelim.
Gülistan Dergisi HATİCE KÜBRA ERGİN in yazısından alıntı.
Onlar bizim gibi oturduğu yerden cenneti ümit etmiyorlardı. Bizim gibi, “Birisi nasıl olsa bizi sırtına alıp sırat köprüsünden geçirecek” diye, ümit beslemiyorlardı.
Peygamberimizden şefaat bekliyoruz ama Allah-u Zülcelâl, “Hevâsını (nefsânî arzularını) kendisine ilâh edinen kimseyi gördün mü? O hâlde onun üzerine sen mi vekîl olacaksın?” (Furkan; 43) buyuruyor. Biz nefsimizin her emrine itaat edip durduğumuz takdirde, nereden belli, iman üzere gideceğimiz?
Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin, sevgili kızı Fatıma’ya “Ey kızım Fatıma! Babam Peygamber diye güvenme. Rabbine karşı kulluk vazifeni yap. Eğer Allah'tan nefsini satın alamazsan, vallahi, ben bile senin namına hiçbir şey yapamam...” (Müslim) buyuruyor olması, bize yetmiyor mu?
Evet, Allah-u Zülcelâl bizleri cennete çağırıyor, ama oraya “takva sahiplerini ve muhsinleri” yani, ihsan üzere kulluk edenleri kabul ettiğini de bildiriyor:
“Şüphesiz o gün takva sahipleri, gölgeliklerde ve pınar başlarında, canlarının çektiği çeşit çeşit meyveler arasındadırlar. Kendilerine:
‘İşlediklerinizin karşılığı olarak şimdi âfiyetle yiyin, için’ denir. İşte, biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.” (Mürselât; 41-44)
Bununla birlikte, Allah'ın rahmetinden ümidimizi kesmeyiz. Böyle fırtınalı bir çağda, bize iman nasip etmiş olması, başlı başına bir lütuftur.
Hakiki âlimlere, Allah dostlarına kavuşturması, bir başka ihsanıdır. Biraz daha gayret gösterebilirsek bu nimetlerini son nefeste kurtuluş ile tamamlar, inşaallah. Yeter ki yolun sonunun sonsuz bir cennette biteceğine inanıp güvenerek, şu dünyaya düşkünlüğümüzü biraz azaltabilelim.
Gülistan Dergisi HATİCE KÜBRA ERGİN in yazısından alıntı.
Son düzenleme: