Her çiçek, bir gül endâmı taşıyordu sadrında…
Gökkuşağının yedi renginden çiçekleri ve çiçeklerin şâhı gülleri görüverince tüm revnaklığıyla, cennette olduğunu hissetti Vedîa. Yanındaki pembe gülü koklamak için eğildiğinde ise, müşfik bir ses sarmaladı ruh dünyâsını. Söylenileni anlayamayacak kadar işittiği sesin halâvetinde hayran kalmışken, usulca doğruldu. Sevdâ dolu bu ses bir Pîr’den geliyordu ve bârizdi ki, Allah aşkıyla çağladığı için gönülleri celbediyordu… Bir an, bu lâhûti aşkın çekimiyle kaldıramadı başını yerden. Sonra, çekimserliğini bu kuvvetli çekime mağlup edip gördü, o mübârek sesin tecessüm etmiş hâlini
Beyazlar içinde, belli ki buralı değildi… Verâlara adanmış bu cenân, ak güllerle aynı safvetteydi. Lâkin, onun yüzüne bakacak yüzü yok gibiydi Vedîa’nın. Gözlerini, Pîr’in okşadığı çiçeğe sâbitledi…. Bu çiçeğin ve bu muazzam bahçenin böyle derin bir şefkatle kuşatıldığı için ne tâlihli olduğunu düşündü. Öyle ya, her çiçek bu denli tatlı sözlerle tâltif edilmiş miydi? Edilir miydi?
Anneanneciği demleniverdi gözbebeğinde… Bir zamanlar, kendi hayatı kadar ehemmiyet arz ederdi avlusundaki envâi çeşit çiçeklerin tebessümvâri râyihaları. Çocukluğu tüllendi bu avluda… Hele bir tahta salıncağı vardı ki, destan olurdu dillere, gönüllere… Pek tabii, bu muhteşem bahçenin küçük bir nümûnesi ancak ederdi Anneanneciğinin avlu çiçekleri. Garipleşti, sessizliğine bir iç cümlesi daha ekledi: “Herhalde, nerede bahçe görsem, avlu çiçeklerini hatırlayacağım; hâtıramdaki ilk çiçek serencâmımı…”
Daldığı yerden uyanır gibi irkildi bir sesle:
-Buyurun Hazer Baba, ibriği getirdim.
-Bahtiyar ol evlâdım, su kadar yâr ol aşka…
Yine aynı sesi, sözünün anlamıyla duyunca, titremeye başladı… Bu meyanda usulca gül bahçesinden içeri nefhâlandı. Fısıldadı tekrar be tekrar ilk kez duyduğu bu adı: “Hazer Baba… Hazer Baba… Hazer Baba…”
-Buyur evlâdım!
Son söylediğinde ses tonunu ayarlayamamıştı ve heyecandan sürçen diliyle litaratüründeki her şeyi unutmuş olmanın perişâniyeti içinde mukâbele etti:
-Iıı… Şey… Efendim… Ben… Gül bahçesini görünce… Yani şey… İlk kez bu kadar hârikulâde bir bahçe görüyorum… Dalmışım…
Şefkatli çehresine derûnî bir tebessüm yayıldı Hazer Baba’nın:
-Çiçeklerle konuşmak, ruhun daralmışlığına pencere açar. Ne zaman nefesin sıkışsa, soluğun kesilir gibi olsa, ol vakit bahçemize gel… Rahmân’ın lûtfu geniştir. Biz, çiçeklerin yârenliğiyle fuad enginliği dileriz…
-Bu âciz için de diler misiniz efendim?
-Elbette evlâdım. Mâdem ki girdin bu bahçeye, mâdem ki mest oldun mis kokularıyla… Elbette evlâdım…
İçindeki kurak toprağı sularcasına ağlamaya başladı Vedîa. Göz çeşmesinden hakikat suyu akmalıydı. Oysa, en yaralı yanlarına ağıt yakıyordu o…
-Gözyaşları gönül aydınlığına sebeptir. Mum ki, ağlamadan ışık vermez hani…” dedi Hazer Baba.
Hazer Baba’yı dinlemek için, iç çeke çeke sustu. Devam etti Hazer Baba:
-Lâkin, çok gözyaşı biriktirmişsin içinde kızım…
Evet anlamında başını sallayıp:
-Yaralarıma tiryak bulmaya gönderildim galiba…
-Evet, dedi Hazer Baba; “Sevk-i ilâhîdir… O sevk etmiş seni, gelmişsin. Gönderilmişsin… Şimdi, anlat ki, teşhis edilsin yaralar, bulsun merhemini…
Sustu Vedîa. Sanki dağlar ve denizler kadar sustu ve durdu zaman… Bir hikâyenin doruk noktasında durur gibi sustu, dayadı gözlerini ufuklara… Bu kadar mı düğümlenmişti hançeresinde ömrü? Bu kadar mı ayrılığa belenmişti ki, “anlat” denildiğinde sessizliğe sığınacak denli küçümencikti? Sînesindeki o kuş, ha öldü ha ölecek gibiydi… Sesi yine hasret fonunda:
-Bazen konuşmak, susmak kadar yangın mıdır efendim?
Rahîm sıfatının mâkes bulduğu gözler, mütebessim cevapladı onu:
-Bir kalpte yangın varsa, yankısı aşktan başka ne ki? Kalp ki, zaten O’nun tecelligâhı değil mi? Aslolan, aşkın mihrâbında olduğunu bilmek her dâim… Yani, o yangının en pak yankısını duyabilmek… Duymak için de, iyice eğilmek gerek kalbin kulağına… Ki, “Daha çok zaman gönlü yaralı olman gerek” diyor Hazret-i Mevlânâ. Yarası olmayan, merhemi ne yapsın a kızım?
Vedîa, kelimeleri hayatındaki anlamlarıyla bütünleştiriyordu. Zîrâ, içini okurcasına hitap ediyordu Hazer Baba… “aşk”, “yangın”, “yara”, “merhem”… Yüreğini temizlemek istercesine buğulanan gözleriyle konuşmaya başladı.
-Sorguluyordum efendim… Sevdâyı ve vefâyı… Zamana yenilen ve yenilenemeyen dostlukları… Mahşerde o en büyük mîzanda tartıldığında hepsi, kaçta kaçı olacak en hakikisi? Sorguladıkça yoruluyordum. Hep aynı soruda kalıyordum ömrün ferdâsına müheyyâ… Ve kocaman bir yara açılıyordu sadrımda, yaram büyüdükçe ben küçülüyordum.
-Sadrındaki yara, dedi Hazer Baba; “İnşirah fasıllarında… Çün, her yara inşiraha binâen lûtfedilir. Sen ki, küçülmelisin, kalbin götürmeli seni Yaradan’a…
-Götürmeli, evet… Fakat efendim, bazen öyle gür sesli konuşuyor ki hazan, hayatın sesi duyulmuyor içimde… Yaşamadığım yıllarca yaşlanmışım gibi. Hiç unutulmamış ama tozlanmış kitaplar gibi ya da… İçimde hüzzam notaları çalıyor. “Ses, söz, imlâ… Heybemde ne kaldı ki?” diye inliyorum o vakitlerde…
-Heybende kalan, seni Allah’a ulaştıran kervandır. Bazen bir kalem, bazen bir kutlu söz, bazen de ayrılıktır… Esas olanı, basîretle görebilmektir heybedekini… Bir seyyah edâsıyla yürümektir. Duraklarda dinlenmek, lâkin uzak ileriye adamaktır nazarını… Filhakîka; duâdır mukaddimesi bu kitabın. Hayatın ve ölümün hayrını dilemektir…
-Elime bir kalem tutuşturuldu efendim. Çok zaman oldu… Kıymetini bilemediğim bir kalem…
Yüzündeki ışıkla bir kez daha nurlandı sîmâsı Hazer Baba’nın ve ezel tanışıklığını andırır muhabbetle:
-Mâdem ki öyle, o kalemin de hayrını dilemelisin… Ve bilesin ki, ancak duâ ile sarp yolların fethi âsân olur.” dedi.
İlâhi aşkla parlayan bir çift göz, kalbini celbetmişti Vedîa’nın… Nasıl bir sevdâ sarmalında olduğunu temâşa ederken, tiz bir ses geldi ardından:
-İkindi vakti yaklaştı Hazer Baba…
Hazer Baba, çehresinde kadimleşmiş asil gülüşüyle yanıtladı genci:
-Tamam evlâdım.
Sonra Vedîa’ya dönüp:
-Müsâdenle kızım. Namaz vakti yakınladı… Yeniden şükür zamanı. Allah’a ısmarladık…
-Allah’a ısmarlandık efendim, dedi Vedîa ve sonsuzluk burcuna dikti gözlerini…
Uzun bir ağlama seansından sonra, elindeki resme bakakaldı Vedîa… Hâfızasını toparlamakta zorlanırken, nerede olduğunu hatırladı. Mum ışığıyla loş bir odadaydı… Hazer Baba çalışması için elindeki tüm verileri toplamıştı. Bir de temsîlî resim vardı, işte elindeydi… Temsîlî bir resim, temsil ettiği hakikati ancak böyle bir gerçeklikle yansıtabilirdi. Resmin üçüncü boyutunu görmek istercesine mevzîlendi gözleri... Hazer Baba’nın müşfikâne sözleri mesken etmişti bağrında. Usulca fısıldadı ve sevdâlandı asırlara:
-Kaç buudlu bir resmin ardındasın Hazer Baba! Bir resmin kaçıncı boyutundasın?
Biri omzundan dürtmüş gibi sarsıldı Vedîa, bir şey hatırlar gibi mırıldandı ve duâ duâ açıldı elleri:
-Allah’ım; senden hayatın ve ölümün, kalemin ve kâğıdın hayrını diliyorum… Müstakîm bir sırât üzre.
Zeynep Dilyâre
Gökkuşağının yedi renginden çiçekleri ve çiçeklerin şâhı gülleri görüverince tüm revnaklığıyla, cennette olduğunu hissetti Vedîa. Yanındaki pembe gülü koklamak için eğildiğinde ise, müşfik bir ses sarmaladı ruh dünyâsını. Söylenileni anlayamayacak kadar işittiği sesin halâvetinde hayran kalmışken, usulca doğruldu. Sevdâ dolu bu ses bir Pîr’den geliyordu ve bârizdi ki, Allah aşkıyla çağladığı için gönülleri celbediyordu… Bir an, bu lâhûti aşkın çekimiyle kaldıramadı başını yerden. Sonra, çekimserliğini bu kuvvetli çekime mağlup edip gördü, o mübârek sesin tecessüm etmiş hâlini
Beyazlar içinde, belli ki buralı değildi… Verâlara adanmış bu cenân, ak güllerle aynı safvetteydi. Lâkin, onun yüzüne bakacak yüzü yok gibiydi Vedîa’nın. Gözlerini, Pîr’in okşadığı çiçeğe sâbitledi…. Bu çiçeğin ve bu muazzam bahçenin böyle derin bir şefkatle kuşatıldığı için ne tâlihli olduğunu düşündü. Öyle ya, her çiçek bu denli tatlı sözlerle tâltif edilmiş miydi? Edilir miydi?
Anneanneciği demleniverdi gözbebeğinde… Bir zamanlar, kendi hayatı kadar ehemmiyet arz ederdi avlusundaki envâi çeşit çiçeklerin tebessümvâri râyihaları. Çocukluğu tüllendi bu avluda… Hele bir tahta salıncağı vardı ki, destan olurdu dillere, gönüllere… Pek tabii, bu muhteşem bahçenin küçük bir nümûnesi ancak ederdi Anneanneciğinin avlu çiçekleri. Garipleşti, sessizliğine bir iç cümlesi daha ekledi: “Herhalde, nerede bahçe görsem, avlu çiçeklerini hatırlayacağım; hâtıramdaki ilk çiçek serencâmımı…”
Daldığı yerden uyanır gibi irkildi bir sesle:
-Buyurun Hazer Baba, ibriği getirdim.
-Bahtiyar ol evlâdım, su kadar yâr ol aşka…
Yine aynı sesi, sözünün anlamıyla duyunca, titremeye başladı… Bu meyanda usulca gül bahçesinden içeri nefhâlandı. Fısıldadı tekrar be tekrar ilk kez duyduğu bu adı: “Hazer Baba… Hazer Baba… Hazer Baba…”
-Buyur evlâdım!
Son söylediğinde ses tonunu ayarlayamamıştı ve heyecandan sürçen diliyle litaratüründeki her şeyi unutmuş olmanın perişâniyeti içinde mukâbele etti:
-Iıı… Şey… Efendim… Ben… Gül bahçesini görünce… Yani şey… İlk kez bu kadar hârikulâde bir bahçe görüyorum… Dalmışım…
Şefkatli çehresine derûnî bir tebessüm yayıldı Hazer Baba’nın:
-Çiçeklerle konuşmak, ruhun daralmışlığına pencere açar. Ne zaman nefesin sıkışsa, soluğun kesilir gibi olsa, ol vakit bahçemize gel… Rahmân’ın lûtfu geniştir. Biz, çiçeklerin yârenliğiyle fuad enginliği dileriz…
-Bu âciz için de diler misiniz efendim?
-Elbette evlâdım. Mâdem ki girdin bu bahçeye, mâdem ki mest oldun mis kokularıyla… Elbette evlâdım…
İçindeki kurak toprağı sularcasına ağlamaya başladı Vedîa. Göz çeşmesinden hakikat suyu akmalıydı. Oysa, en yaralı yanlarına ağıt yakıyordu o…
-Gözyaşları gönül aydınlığına sebeptir. Mum ki, ağlamadan ışık vermez hani…” dedi Hazer Baba.
Hazer Baba’yı dinlemek için, iç çeke çeke sustu. Devam etti Hazer Baba:
-Lâkin, çok gözyaşı biriktirmişsin içinde kızım…
Evet anlamında başını sallayıp:
-Yaralarıma tiryak bulmaya gönderildim galiba…
-Evet, dedi Hazer Baba; “Sevk-i ilâhîdir… O sevk etmiş seni, gelmişsin. Gönderilmişsin… Şimdi, anlat ki, teşhis edilsin yaralar, bulsun merhemini…
Sustu Vedîa. Sanki dağlar ve denizler kadar sustu ve durdu zaman… Bir hikâyenin doruk noktasında durur gibi sustu, dayadı gözlerini ufuklara… Bu kadar mı düğümlenmişti hançeresinde ömrü? Bu kadar mı ayrılığa belenmişti ki, “anlat” denildiğinde sessizliğe sığınacak denli küçümencikti? Sînesindeki o kuş, ha öldü ha ölecek gibiydi… Sesi yine hasret fonunda:
-Bazen konuşmak, susmak kadar yangın mıdır efendim?
Rahîm sıfatının mâkes bulduğu gözler, mütebessim cevapladı onu:
-Bir kalpte yangın varsa, yankısı aşktan başka ne ki? Kalp ki, zaten O’nun tecelligâhı değil mi? Aslolan, aşkın mihrâbında olduğunu bilmek her dâim… Yani, o yangının en pak yankısını duyabilmek… Duymak için de, iyice eğilmek gerek kalbin kulağına… Ki, “Daha çok zaman gönlü yaralı olman gerek” diyor Hazret-i Mevlânâ. Yarası olmayan, merhemi ne yapsın a kızım?
Vedîa, kelimeleri hayatındaki anlamlarıyla bütünleştiriyordu. Zîrâ, içini okurcasına hitap ediyordu Hazer Baba… “aşk”, “yangın”, “yara”, “merhem”… Yüreğini temizlemek istercesine buğulanan gözleriyle konuşmaya başladı.
-Sorguluyordum efendim… Sevdâyı ve vefâyı… Zamana yenilen ve yenilenemeyen dostlukları… Mahşerde o en büyük mîzanda tartıldığında hepsi, kaçta kaçı olacak en hakikisi? Sorguladıkça yoruluyordum. Hep aynı soruda kalıyordum ömrün ferdâsına müheyyâ… Ve kocaman bir yara açılıyordu sadrımda, yaram büyüdükçe ben küçülüyordum.
-Sadrındaki yara, dedi Hazer Baba; “İnşirah fasıllarında… Çün, her yara inşiraha binâen lûtfedilir. Sen ki, küçülmelisin, kalbin götürmeli seni Yaradan’a…
-Götürmeli, evet… Fakat efendim, bazen öyle gür sesli konuşuyor ki hazan, hayatın sesi duyulmuyor içimde… Yaşamadığım yıllarca yaşlanmışım gibi. Hiç unutulmamış ama tozlanmış kitaplar gibi ya da… İçimde hüzzam notaları çalıyor. “Ses, söz, imlâ… Heybemde ne kaldı ki?” diye inliyorum o vakitlerde…
-Heybende kalan, seni Allah’a ulaştıran kervandır. Bazen bir kalem, bazen bir kutlu söz, bazen de ayrılıktır… Esas olanı, basîretle görebilmektir heybedekini… Bir seyyah edâsıyla yürümektir. Duraklarda dinlenmek, lâkin uzak ileriye adamaktır nazarını… Filhakîka; duâdır mukaddimesi bu kitabın. Hayatın ve ölümün hayrını dilemektir…
-Elime bir kalem tutuşturuldu efendim. Çok zaman oldu… Kıymetini bilemediğim bir kalem…
Yüzündeki ışıkla bir kez daha nurlandı sîmâsı Hazer Baba’nın ve ezel tanışıklığını andırır muhabbetle:
-Mâdem ki öyle, o kalemin de hayrını dilemelisin… Ve bilesin ki, ancak duâ ile sarp yolların fethi âsân olur.” dedi.
İlâhi aşkla parlayan bir çift göz, kalbini celbetmişti Vedîa’nın… Nasıl bir sevdâ sarmalında olduğunu temâşa ederken, tiz bir ses geldi ardından:
-İkindi vakti yaklaştı Hazer Baba…
Hazer Baba, çehresinde kadimleşmiş asil gülüşüyle yanıtladı genci:
-Tamam evlâdım.
Sonra Vedîa’ya dönüp:
-Müsâdenle kızım. Namaz vakti yakınladı… Yeniden şükür zamanı. Allah’a ısmarladık…
-Allah’a ısmarlandık efendim, dedi Vedîa ve sonsuzluk burcuna dikti gözlerini…
Uzun bir ağlama seansından sonra, elindeki resme bakakaldı Vedîa… Hâfızasını toparlamakta zorlanırken, nerede olduğunu hatırladı. Mum ışığıyla loş bir odadaydı… Hazer Baba çalışması için elindeki tüm verileri toplamıştı. Bir de temsîlî resim vardı, işte elindeydi… Temsîlî bir resim, temsil ettiği hakikati ancak böyle bir gerçeklikle yansıtabilirdi. Resmin üçüncü boyutunu görmek istercesine mevzîlendi gözleri... Hazer Baba’nın müşfikâne sözleri mesken etmişti bağrında. Usulca fısıldadı ve sevdâlandı asırlara:
-Kaç buudlu bir resmin ardındasın Hazer Baba! Bir resmin kaçıncı boyutundasın?
Biri omzundan dürtmüş gibi sarsıldı Vedîa, bir şey hatırlar gibi mırıldandı ve duâ duâ açıldı elleri:
-Allah’ım; senden hayatın ve ölümün, kalemin ve kâğıdın hayrını diliyorum… Müstakîm bir sırât üzre.
Zeynep Dilyâre