Yeniden Doğuş

  • 》》 Biraz mavi , biraz telaş , biraz bahar , biraz sessizlik ,biraz deniz kokusu, biraz huzur , bir parça turuncu ♧ Hoşgeldin Yaz ♧

kocapinar

sistem uzmanı
 
Üyelik Tarihi
16 Şub 2010
Mesajlar
22
Aldığı Beğeniler
0
Konum
istanbul
Takım
Galatasaray
Çocuklar ve Nefis Terbiyesi

Nefsin sıfatları değişebilir. Bunu ayet ve hadisler, ulema ve evliya bildirmişlerdir. Bunlardan nefsin ölmediğini ama sıfatlarının değiştiğini öğreniyoruz.

Halk arasında “nefsi öldürmek” şeklinde geçen söz ise nefsin insanı yönetme, yönlendirme sıfatına işaret içindir. “Emmare” tarafı. En aşağılık, en çirkin özellikleri kendinde barındıran bu sıfat, nefsin terbiyesiyle bir anlamda öldürülür. Çünkü terbiye sonunda emmareden eser kalmamaktadır. Nefsin ıslah edilmesi suretiyle kalp de arındırılmakta, masivadan, kirden, bütün gereksiz yüklerden kurtarılmaktadır.

Kalp, Alem-i Emirde yaratılan nurani ve ilâhi bir cevherdir. Makamı, yurdu Arş-ı Âlânın üzerindedir. Nefs-i emmare ise Halk Alemi’nde Arş-ı Âlâ’nın altında yaratılmıştır. Kalbi de aşağıya, kendi alemine çekmeye çalışır. Kötü ahlâkını kalbe bulaştırarak onu kendine benzetir ve böylece insan aşağıların aşağısına düşer. Yaratılışı çok yüce iken, kendisine asla yakışmayacak bir halde olur. Allah Tealâ bu hali, “Hayvanlardan da aşağı olurlar.” şeklinde bildirmektedir. Allah korusun, bu haldeyken ahirete giderse işi yamandır.
Nefs ve kalp insanda bulunan iki kuvvettir. Bu kuvvetlerden birinin diğerine üstünlüğü, o insanın özelliklerini, ahlâkını belirler. Kalbin nefse üstünlüğü, nefsin de hayra yönelip Allah’ın rızasını kazanmasına sebep olur. Bu nedenle nefsten daha kuvvetli kalbe sahip olmak çok önemlidir.

Allah Tealâ insana salih amel ve taat sahibi olmaya hazırlanması için âkil ve bâliğ olana kadar izin vermiştir. İzin dönemi bitince insanın sorumluluğu başlamakta ve artık yapılan her iş hesabı sorulur bir özellik kazanmaktadır. İzin günlerinde edinilen iman ve ilmin nuruyla, sorumluluk başladıktan sonra Allah Tealâ’ya itaat edip O’nun rızasına yönelmek kolaylaşır. Bu nedenle çocukluk döneminin iyi değerlendirilmesi gerekir.

Hayvanların sorumluluğu olmadığı için, hayvan yavrusu doğar doğmaz vazifesini yerine getirmeye yönelir. Allah Tealâ onu ne için yaratmış ise ona uygun hareket eder. Bir güvercin yavrusu kısa bir zamanda yuvasından uçar, civciv kısa bir zaman sonra tavuk haline gelir. Bir kuzu bir sene sonra doğurabilecek bir koyun haline döner. Bunun gibi bitkiler ve hayvanlar kemalâtlarını kısa sürede tamamlarlar.

İnsanın durumu böyle değildir. Terbiyeye çok fazla ihtiyacı vardır. 14-15 sene gibi bir zamanda ilimle kendini takviye etmesi lazım gelir ki, sorumluluğunu yüklenecek gücü olsun. Bu zaman zarfında çocuklar hocalarından, büyüklerinden, ana-babadan, cemaatten ve konu-komşudan edinilen bilgilerle sorumluluğunu idrak eder, farz olan ibadete hazırlanır. Âkil bâliğ olup, ilâhi emirleri taşıma çağına giren bir kız çocuğu ve bir delikanlı, insan olmanın gerektirdiği kadınlık ve erkeklik olgunluğunu gösterir göstermez, ilk farzla karşılaşır. İlk farz, abdest ve namaz olarak önüne çıkar.

Eğer önünde Ramazan ayı varsa oruç farziyeti gelir. Eğer o sorumluluk yaşındaki kız çocuğu, delikanlı, miras veya türlü yollardan elde ettiği kazançla zekât verebilecek bir hale geldiyse zekât farziyeti başlar. Aynı şekilde hac ve diğer ilâhi emirler böylece oluşur. Artık reşit bir insanın bütün sorumluluklarına sahip olunmuştur.

Fakat reşit olma devri bu yaşta başlamış olsa da, nefsi ıslah etmek ömür boyu sürebilir. Melekler kişinin günahını, hayır ve hasenatını yazarlar ama bir insanın kemalâtı, reşit olma çağına ermekle değil, Mevlâ’ya hakkıyla iman edip, nefsini terbiye ve tezkiye etmesiyle olur.

Eğer bir insan elli yaşına girmiş bir hacı efendi olsa, saçı sakalı ağarmış da olsa, elinden günah, dilinden yalan, gıybet kesilmediyse, bu durum o kimsenin bir çocuk gibi olgunlaşmadığına alamettir.

Yaşla, büyüklükle, nine olmakla, hanımefendi olmakla kemalât olmaz. Kemalât kalpte ilâhi hakikatin idrak edilmesine, görülmesine bağlıdır.

Çocukluk çağları iyi değerlendirildiğinde bunun için iyi bir fırsattır, ama hiçbir zaman da geç kalınmış değildir. Yeter ki tevbe edip geri dönülsün.
 

kocapinar

sistem uzmanı
 
Üyelik Tarihi
16 Şub 2010
Mesajlar
22
Aldığı Beğeniler
0
Konum
istanbul
Takım
Galatasaray
Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz? Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?

Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?


Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâma “Makam-ı Mahmud” verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir.”

Şualar


Resulûllah Efendimiz(asm.) mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve kendisine en ileri derecede bir şefaat izni, verilecektir.

Şefaat konusunda bazı kimseler ifrata giderken bazıları tefrite düşüyorlar.

Bazılarını görürsünüz. Allah’ın sevgili kullarının türbelerine o kadar aşırı ve ölçüsüz rağbet gösterirler ki, sanki ne kadar günah işlerlerse işlesinler orada medfun zât, onları affetmeye güç yetirirmiş gibi...

Bazılarını da görürsünüz, birincilerin aksine, evliyayı inkâr ederler, kabristanları yerle bir etmeği en büyük İslâmî hizmet sayarlar. Kabir ziyaretine karşı çıkar, kabre karşı dua etmeyi şirk sayarlar.

Bunların ikisi de aşırı ve ikisi de İslâm’ın ruhundan uzak davranışlardır.

Konuyla yakın ilgisi dolayısıyla şirk meselesi üzerinde biraz durmak isteriz.

Şirk, Allah’a ortak koşma cinayeti.. Bununla daha çok, tevhid inancından sapma ve birden fazla ilâha inanma kasdedilir. Zaten şirkin en dehşetli derecesi ve aftan mahrumiyete götüren şekli de budur.

Bir de şirk-i hafî var, yâni gizli şirk... Bunda Allah’ın zâtı birlenmekle beraber, sebeplere, vasıtalara o kadar fazla önem verilir ki, bunlar kişinin kalp âleminde sanki Cenâb-ı Hakk’a ortakmışçasına bir değer kazanırlar. Şefaatla ilgili tartışmalar, daha çok, şirkin bu ikinci şekli üzerinde cereyan eder.

Burada gözden kaçan ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir hakikat var:

Allah, birçok icraatlarını sebepler dairesinde yürütüyor. Bu, O’nun kudsî hikmetinin bir gereği. Sebepleri yaratan da O, belli vazifelerde çalıştıran da. O halde, sebep ne inkâr edilecek, ne de ona olduğundan fazla önem verilecektir. Bunların biri ifrat, diğeri ise tefrittir. Ve ikisi de sırat-ı müstakimden uzaktır.

“Bahçemdeki falan ağaç, bu sene şu kadar meyve verdi”, diyen adam, ağacı da meyveyi de Allah’ın yarattığını bilir. Kendisine sorduğumuzda bunu böylece ifade eder. Ama meyveyi ağacın eliyle aldığı için konuşmasında, mecaz olarak, bu ifadeyi kullanmıştır. Şimdi, bu adama: “Sen şirke düştün.” diyen adam ifrattadır.

İnsanlara rahmet eden, onları rızıklandıran Allah’dır; ama ağacı bu rahmetine vesile etmiş, sebep kılmıştır. Aynı şekilde, güneşi de zemin yüzünün aydınlanmasına sebep etmiştir. Maddî rızıklara ve ışıklara böyle sebepler yaratan Allah’ın, manevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde değerlendirilmelidir.

Bir kul, beşeriyet itibariyle birtakım günahlar işlemiş olabilir. Mahşer meydanına çıkıldığında bu günahlarının bağışlanması için, kendilerine bu noktada izin verilmiş seçkin kulların Allah’dan mağfiret dilemeleri niçin şirk olsun!?..

“Her hayır Allah’ın elindedir” hakikatınca hiç kimsenin ve hiçbir şeyin elinde O’nun vermediği bir hayır olamaz. Eğer Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle veriyorsa, biz o hayırda yine O’nun rahmetini görür, şükrümüzü O’na yaparız. Bu bizim tevhid inancımızın gereğidir.

Affa mazhar olmak da bir hayır. Bu da ancak Allah’dan beklenir. Bir bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişçesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette İslâm’ın ruhuna zıt ve bunu tasvip etmek de mümkün değil. Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yârabbi beni bu zâtın hürmetine bağışla” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mümtaz ve mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur.

İbrahim Aleyhisselâm'ın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları da anlaşılacak bir mantık değil.

Bir takım kimseler, şefaatı inkâr ederlerken karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar. İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba bu hususda tefsir âlimleri ne buyurmuşlar” diye lütfen merak bile etmiyorlar. Halbuki, Kur’an’ı anlamak bir ilim meselesidir. Onu tefsir etmek, Kur’an’ın edebî inceliklerini kavrayacak kadar mükemmel bir Arapça bilgisi yanında, âyetlerin nüzul sebeplerini, nâzil oldukları şartları, makamları, ilgili oldukları tarihî hâdiseleri ve daha nice şeyleri bilmeye bağlı. Mesele, sadece basit bir lügat meselesi değil.

Biz, bunun şuurunda olarak, tefsir âlimlerimizin eserlerinden aldığımız dersleri nakletmekle yetineceğiz.

Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaata göre, kişinin doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı. Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi. Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçı kabul ediyorlardı. İşte şefaatı reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir. Bir misal:


“Yoksa onlar. Allah’dan başka şefaatçılar mı edindiler. De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçı edineceksiniz)!(Zümer Sûresi, 43)



İslâm’ın, şu âyet-i kerimelerde kat’i ifadesini bulan temel bir hükmü vardır: Kişi ancak kendi ameliyle iyi veya kötü bir âkıbete uğrar.

Her nefsin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” (Bakara Sûresi, 286)


“Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez.” (Fâtır Sûresi, 18)


İşte şefaatla ilgili bazı âyet-i kerimeler mü’mine başkasının yardımına bel bağlamadan, bu dünyada elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesini öğüt verme makamındadır.

Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve mahşer meydanının, Resulûllah Efendimize (asm.) şefaat müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder.

Bu âyet-i kerimelerden iki misal:


“Öyle bir günden korunun ki, o günde hiç kimse hiç kimseye hiçbir fayda sağlayamaz. Ondan ne bir şefaatçi kabul edilir, ne de bir fidye alınır. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara Sûresi, 48)

“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yetecek bir derdi vardır.” (Abese Sûresi, 34-37)

Bu âyet-i kerimeler yanında bir çok âyetler de şefaatın hak olduğunu açıkça beyan buyururlar. Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’n izni ile ve O’nun razı olduğu kullara yapılabilir.

Kulun günahını ancak Allah affedebilir. Ama bu affı, dilediği seçkin kullarının hatırı için yapmakla onların şerefini bütün mahşer ehline ilân eder. Bu mânâya en büyük mazhar Resulûllah Efendimizdir (asm.). Allah’ın O en sevgili kulu, mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve sonunda kendisine şefaat izni verilecektir. O da (asm.) ancak Rabbinin razı olduğu kimselere şefaat edebilecektir.

Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı:

“O’nun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaatı fayda vermez.” (Sebe’ Sûresi, 23)


“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir işe yaramaz” (Necm Sûresi, 26)

“O gün, Ruh (Cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır. Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar. Konuşan da doğruyu söyler.” (Nebe Sûresi, 38)

“O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!” (Bakara Sûresi, 255)

Bu âyet-i kerimeler şefaatın hak olduğunu açıkça ifade ettiği halde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi salâhiyetle ve neye dayanarak karşı çıkabilir!..
 
Üst Alt