- Üyelik Tarihi
- 23 Haz 2010
- Mesajlar
- 5,705
- Aldığı Beğeniler
- 14,607
- Takım
- Galatasaray
çocuklarını ikna etmek
Ebeveynlerin çocuklarını ikna etmek için kurdukları metrelerce cümleler, çocukların gönlünü yormaktan, meseleyi büsbütün anlayamaz hale gelmelerinden başka bir işe yaramıyor.
Çünkü ikna dilinde egonun hükümranlığı gizlidir.
Kişisel ilişkilere “zafer payı” dahil olduğunda geriye kalan şey hasar görmüş bir iletişim dili olur.
Modern pedagojinin ikna dili, anneleri ziyadesiyle yoruyor.
Bizim çocukluğumuzda annelerimiz bizi hiçbir şey için ikna etmeye çalışmazdı. İzin verilen şeyler ve yasaklanan şeyler hiç değişmezdi çünkü. İzin alamadığımız zaman arkadaşımızın annesinin ona izin verdiğini söyleyecek olsak, annemizin cevabı belli idi: “Git o zaman ona anne de.”
Bu cümle hem duygusal sınırın hem de rasyonel sınırın en net çizildiği cümledir.
Sevmediğimiz yemeğin niye piştiğini soracak olduğumuzda uzun uzun çünkü vitamin acısından o yemeği yememizin ne kadar önemli olduğuna dair “bilimsel” cevaplar olmazdı. Son derece net: “Anne olduğun zaman canının istediğini pişirsin.”
(Anne olmak, hayatın dilini su gibi okumak demekti.)
Bize bu kadar net cevaplar veren annelerimizin hayat konusunda kafaları karışık değildi. Mihmandarları çoğunlukla sözlü kültürden devşirilmiş cümleler olur, komşu komşunun külüne muhtaç bir dayanışma içinde herkesin aşağı yukarı aynı gelir seviyesine sahip olduğu; zenginlerin zenginliğini aşikar kılmalarının pek de hoş karşılanmadığı mahalle kültüründe, çocuklar sadece kendi anneleri tarafından değil, komşu anneler tarafından da sınırları çizilmiş bir hayat içinde büyürdü.
Sınır içerisini ve dışarısını belirleyen en temel şeydir. İç ve dış birbirine karıştığında ne eğitim mümkündür ne de mahremiyet.
Anneleri tarafından ikna edilmeden, kuralların içinde, ama kuralların baskısının hissedilmediği ortamda büyüyen bizler için, arkadaşını bir konuda ikna etmeye çalışmak pek hoş karşılanmazdı. Söylediğimiz söze inanılmadığında tıpkı annemizin bize yaptığı gibi dümdüz bir cümle söyler, “inanmazsan inanma senin bileceğin iş” deyip noktalardık konuyu.(Kızların dünyasından bahsediyorum. Erkeklerin dünyası o yaşlarda tamamen başka olabilir.)
Bugün değişen ne?
Herkes kendini muhatabını ikna etmekten sorumlu tutuyor. Ya da muhatabı tarafından en iyi şekilde “algılanma”yı hayatını iptal edecek kadar dert ediniyor.
Kişisel gelişim kitapları, medyanın dili, özellikle sosyal medyanın dili muhatabımızı ikna etmek üzere her birimizi savaşa çağırıyor.
Fatma Barbarosoğlu
Ebeveynlerin çocuklarını ikna etmek için kurdukları metrelerce cümleler, çocukların gönlünü yormaktan, meseleyi büsbütün anlayamaz hale gelmelerinden başka bir işe yaramıyor.
Çünkü ikna dilinde egonun hükümranlığı gizlidir.
Kişisel ilişkilere “zafer payı” dahil olduğunda geriye kalan şey hasar görmüş bir iletişim dili olur.
Modern pedagojinin ikna dili, anneleri ziyadesiyle yoruyor.
Bizim çocukluğumuzda annelerimiz bizi hiçbir şey için ikna etmeye çalışmazdı. İzin verilen şeyler ve yasaklanan şeyler hiç değişmezdi çünkü. İzin alamadığımız zaman arkadaşımızın annesinin ona izin verdiğini söyleyecek olsak, annemizin cevabı belli idi: “Git o zaman ona anne de.”
Bu cümle hem duygusal sınırın hem de rasyonel sınırın en net çizildiği cümledir.
Sevmediğimiz yemeğin niye piştiğini soracak olduğumuzda uzun uzun çünkü vitamin acısından o yemeği yememizin ne kadar önemli olduğuna dair “bilimsel” cevaplar olmazdı. Son derece net: “Anne olduğun zaman canının istediğini pişirsin.”
(Anne olmak, hayatın dilini su gibi okumak demekti.)
Bize bu kadar net cevaplar veren annelerimizin hayat konusunda kafaları karışık değildi. Mihmandarları çoğunlukla sözlü kültürden devşirilmiş cümleler olur, komşu komşunun külüne muhtaç bir dayanışma içinde herkesin aşağı yukarı aynı gelir seviyesine sahip olduğu; zenginlerin zenginliğini aşikar kılmalarının pek de hoş karşılanmadığı mahalle kültüründe, çocuklar sadece kendi anneleri tarafından değil, komşu anneler tarafından da sınırları çizilmiş bir hayat içinde büyürdü.
Sınır içerisini ve dışarısını belirleyen en temel şeydir. İç ve dış birbirine karıştığında ne eğitim mümkündür ne de mahremiyet.
Anneleri tarafından ikna edilmeden, kuralların içinde, ama kuralların baskısının hissedilmediği ortamda büyüyen bizler için, arkadaşını bir konuda ikna etmeye çalışmak pek hoş karşılanmazdı. Söylediğimiz söze inanılmadığında tıpkı annemizin bize yaptığı gibi dümdüz bir cümle söyler, “inanmazsan inanma senin bileceğin iş” deyip noktalardık konuyu.(Kızların dünyasından bahsediyorum. Erkeklerin dünyası o yaşlarda tamamen başka olabilir.)
Bugün değişen ne?
Herkes kendini muhatabını ikna etmekten sorumlu tutuyor. Ya da muhatabı tarafından en iyi şekilde “algılanma”yı hayatını iptal edecek kadar dert ediniyor.
Kişisel gelişim kitapları, medyanın dili, özellikle sosyal medyanın dili muhatabımızı ikna etmek üzere her birimizi savaşa çağırıyor.
Fatma Barbarosoğlu