Hamdi Sağlamer Anlatıyor
Risale-i Nur'larlarla Kur'an ve İslama hizmeti gaye edinen, uğruna dünya ve ahiretini feda ederek hayatinin her anım feragat ve vefa örnekleriyle tezyin eden Zübeyir Ağabeyimizi dua ederken gizlice yazdığım, "Ya Rabbi, beni azami ihlasa, azami sadakate, azami sebata, azami uhuvvete, azami takvaya, azami fedakarlığa. azami kahramanlığa, azami cesarete mazhar eyle. Ya Rabbi, beni kendine layık bir kul, Peygamberimize (a.s.m.) layık bir ümmet, Üstadımıza layık bir talebe olmak liyakatini bahşeyle" dediği zaman öyle masum, öyle samimi bir yalvarış tarzı vardı ki, sanki Cenab-ı Hakkı karşısında görüyor, ondan bu sıfatlara layık olmayı rica ediyor, yalvarıyordu. Ve şimdi bakıyorum da, Cenab-ı Haktan duasında ulaşmak istediği bu hasletlerin kendisinde tecelli eden miktarın boyutlarını yazmamın değil, düşünmemin, hatta hayalimin çok ötesinde hayal edebiliyorum.
Sadece ve sadece hizmet için yaşıyor ve ondan konuşuyordu. Ben kendisinden hizmete taalluk etmeyen en ufak bir şeyi konuştuğunu görmedim. Ve konuşurken de ölçü ve prensiplerini Üstadın hayatından misaller vermekle Risale-i Nurdan me'hazler göstermekle akla, mantığa hazmettirirdi. Hizmet metotlarıyla bağdaşmayan haller bazıları tarafından ileri sürüldüğünde "sadırdan değil, satırdan kardeşim" der. Risalelerden yerini bulmasını isterdi.
Üstadın "Alem-i İslam'a indirilen darbeleri en evvel kendi ruhumda hissediyorum" dediği sırrı ben onun hallerinde ancak anlayabildim. Çünkü Risalelere veyahut Nur Talebelerine gelecek sıkıntı ve hücumu iki gün evvel hisseder, o sıkıntıdan gelen ıztıdap onu ölü gibi hasta ederdi. Adeta hizmetle sevinir, hizmetle üzülürdü. Cesedindeki ıztırapları duymazdı, ama hizmetteki rahatsızlıkları hissederdi.
Bazı zamanlar da "Kardeşim, hizmet kendini ucuza satmıyor" demesini, ben, hizmetin yükünü yüklenen ağabeyler bütün sıkıntı ve ıztırapları bir paratoner gibi üstüne çekip hastalıklar ve sıkıntılara müptela oluyorlar ki, böyle oluyor diye yorumlardım. Çok defa Risalelere yapılan fikri taarruzlardan rahatsız olup bunaldığında kendini Kirazlı Mescitten dışarı atarak Fatih Camiine gittiğini, orada bir iki üniversite talebesine Risale-i Nuru müdafaa ettiğini, gençliği o fitnelerden korumaya gücü kuvveti nisbetinde gayret ettiğini, vazifesini yapınca da, rahatladığını çok kereler görmüş, şahit olmuşumdur.
Üniversitelere ait dershaneyi 1961 veya 62'de onlarla açmış ve dersleri başlatmıştı. Okuyacakları bahisleri imanî mevzulardan, lahikalardan ve müdafaalardan olmak üzere tanzim eder, onlardan dinler ve derse dinlemek için kendisi de giderdi. Ders bitinceye kadar iki dizinin üstünde kemal-i hürmetle oturur. Kirazlı Mescide döndüğünde talebelerin tek tek isimlerini bize sorarak yazar ve ezberlerdi. Kendisine neden böyle yaptığını sorduğumuzda "Kardeşim, ben hastayım, hafızam zayıf, o kardeşlerle görüşünce ismiyle hatırlayamazsam kardeşlik hukukuna saygısızlık etmiş olurum. Bu husus önemlidir, siz de böyle yapın" derdi.
Bir gün Kiğılı Pasajına Bekir Ağabeyin yazıhanesine geldi, "Birinizin bana olacak düzgün bir ceketi var mı" dedi. Birinci Ağabey de "Benim var Ağabey" dedi. Ceketini getirince şu açıklamayı yaptı: "Ben karşıdaki berbere tıraş olmaya gidiyorum. Orada pardösü çıkarıp tıraşa oturmam lazım. Ceketimin arkası yamalı, berber beni tanımıyor, ceketime göre tıraşımı yaparsa, kılık kıyafete hevesli olan gençler tıraşıma bakıp "Bir tıraşı dahi beceremeyen bize ne öğretecek" der bu cihetten hizmetimize zarar gelir."
Bir gün Zübeyir Ağabeyimizi alışkın olmadığımız bir tarzda lacivert elbise, kolalı ve manşetli gömlek, kıravatlı ve kaliteli bir gözlükle Beyazıt meydanından o şartlarda grand tuvalet görünce hayret etmiştik. O hayretimi anlamış olacak ki, "Kardeşim bir beyefendiyle randevum vardı, ona Kur'an'ın ve Nurların müdafaasını yapmaya gidiyordum. Nazarlarını kılık kıyafetimle meşgul etmemek için, onun alışkın olduğu kıyafetle gitmeyi daha uygun gördüm" dedi. Her halinde, her hareketinde hizmeti düşünür, his ve arzularına göre değil, her halini hizmetin fayda ve zararlarına göre tanzim ederdi.
Çok hasta olduğu zaman kapısını günlerce kilitler, sıkıntısının bizler tarafından bilinmesini istemezdi.
Kendisine "Neden böyle kendinizi kilitliyorsunuz. kimseye kapınızı açmıyorsunuz" diye sorduğumda, "Kardeşim, ben hastayım. Hastalığın verdiği sıkıntılar sîmama ve hallerime aksediyor. Bu vaziyette kardeşlerin arasına çıkmam hoş olmuyor. Hizmete zarar vermemek için kendimi hapsediyorum" der ve bize mecbur kalmadan hastalığı hakkında en küçük bir îmada dahi bulunmak istemezdi.
Fakat odasına girdiğimizde bazı şifalı otlardan yaptığı ilaçlardan yediğini görür ve yağsız, tuzsuz pirinç lapasından hastalığını anlamak zor olmazdı.
Birçok defa Dr. Macit ve Dr. Akay'dan çeşitli hastalıklarının var olduğunu dinlemiştim. Ve kendilerine, "Kardeşim, bir gün hizmete zarar verirsem sizlere vasiyetim olsun, bana bir iğne vurun, hayatıma son verin. Size hakkımı helal ediyorum." Defalarca dediğini kendilerinden dinlemiştim.
Zübeyir Ağabey, hizmete ait meselelerde alimane değil, herkesin anlayacağı tarzda çok açık ve net konuşurdu.
Birgün kendisine, "Ağabey, siz konferanslarda "Risale-i Nur kendi kendini izah eder, başka izahlara ihtiyaç bırakmaz" diyorsunuz. Halbuki Mektubat'ta Risale-i Nur dairesine giren allame ve müçtehitler de olsa vazifeleri yalnız bu sözlerin şerhleri ve izahlarıdır" denilmiş. Hem gittiğimiz yerlerde ders yaparken milletin anlayışına göre şerh ve izah yapmaya da mecbur oluyoruz. Siz yapılmaz diyorsunuz. Risalelerde de yapılmalı diyor. Karşılaştığımız cemaatlerde de izah yapılmasının zarureti ortaya çıkıyor. Bu tenakuz değil mi?" diye sorduğumda "Kardeşim, sen Risale-i Nurları okumuş, imanî meseleleri onlarla öğrenmişsin. Risale-i Nurdan aldığın bilgilerle onun meselelerini izah etmen Risale-i Nurun Risale-i Nuru izahıdır. Başka kaynaklarda meşrep, meslek farklılıkları olduğu için onlarla Risale-i Nurlar izah edilemez, diye konferansta demişiz."
Her zaman hizmete ait meseleleri bizzat Zübeyir Ağabeye danışır, onunla istişare ederdim. Bunun için de ay geçmeden Samsun'dan İstanbul'a gelir, "68'li yularda bana Samsun'a tafsilatlı mektup gönderirdi. Mektubunda, "Kardeşim, bundan sonra hizmete ait "meseleleri Fırıncı ve Birinci ile istişare et. Fırıncı ve Birinci artık eski Fırıncı ve Birinci değil" diyordu.
"69'lu yıllarda Ankara'ya geldiğini duydum. Hacı Bayram'daki dersanede kendisiyle yukarıda anlattığım mevzu da dahil çeşitli meseleleri görüştük. Yanında Fırıncı Ağabey de vardı. Hatta Fırıncı Ağabey, meseleyi aydınlatacak konulardan, lahikalardan bize pasajlar okudu. Hasan Feyzi'nin mektubu hakkında Üstadın "Ben gördüm ki, o zat Risale-i Nuru kafasına takmış onun namına konuşuyor" diyerek tesvibine işaretle Üstad burada, Risale-i Nurları izah eden Risale-i Nurları kafasına takıp Risale-i Nurlarla Risale-i Nuru izah edebileceğine açıklık getiriyor" diye meselemize ışık tuttu.
Zübeyir Ağabey bizde gördüğü yanlışlıkları başka birinde görmüş gibi anlatır, anlattığı işlere, böyle olur mu diye kah güler, kah kızardık, sonra da düşünürdük ki, bunlar bizim yaptığımız haller, hiç fark ettirmeden bizi kendi kendimize güldürmüş ve kızdırmıştı.
Hizmetimizin şuuruna ermeyen zenginlerden çok rica ettikleri halde para almazdı. "Kendisine Ağabey, hizmetin ihtiyacı var. Neden kendi rızasıyla verdiği halde para almıyorsunuz" dediğimizde, "Kardeşim, Risale-i Nurun izzetini kıramam, onu zillete koymamak lazım" derdi. Herkesin ruh halini nazara alarak onların kırgınlıklarını ve meselelerini psikolojisine uygun olarak halleden bir psikolog. Hasta olan kardeşlerin en küçük bir hastalığıyla iyi oluncaya kadar büyük bir gayret ve himmetle ilgilenen bir şefkat. Geceleyin en az üç dört kere odamıza gelip üstü açılan kardeşlerin "Aman hasta olurlar, üşürler" diye üstümüzü örten ve hiç kimsenin görmemesi için gecelerde mutfağımızı temizleyen ve o imkansızlıklarda şeker çay bırakan, hatta tuvaletimizi defaatle kollarını sıvayıp temizlediğine şahit olduğum bir şefkat ve mahviyet. En küçük kardeşinde dahi fani olabilen bir ihlas örneği.
Bir gün Hamza Emek Ağabey iki kilogram bal getirmişti. Kendisiyle kardeşten de öte bir bağlılıkları vardı. Zübeyir Ağabeye balı hediye etmek istemişti. Fakat bir türlü kabul ettiremiyordu. Hamza Ağabeyin çok zoruna gitti, siması ağlamaklı bir hal aldı. Zübeyir Ağabey, Hamza Ağabey'e "Ben Üstadımdan böyle gördüm. Halktan istiğna kaidemi bozamam" dedi ve balın parasını vererek ancak öyle kabullendi.
Zübeyir Ağabey herkesin seviyesine göre konuşmaya, her meclise göre giyinmeye çok dikkat ederdi. Mesela Abdurrahman Ağabeyin 5-6 yaşlarında oğlu Eyüp ile konuşup ders yaptığı zaman ona göre çocuğun kabiliyetine uygun onun hazmedeceği tarzda konuşur, Nur dersinden istifadesini sağlar, onun zevklerini de nazara alarak ders baklavası diye kuru üzüm, şeker vesaire verir, onunla sanki arkadaşmış gibi onun meseleleriyle meşgul olurdu.
Hülasa, Zübeyir Ağabey, bana göre Üstaddan hususi ders almış, Risale-i Nurlarla kendini yetiştirmiş. Hizmete her yönde kesin istikamet veren ayrı ayrı istidatları kabiliyetlerine uygun ayrı ayrı işlerde istihdam etmesini bilip yönlendiren bir idareci, bir hamiyet ve gayret timsali ve tevazu örneği.
Fakat fitne fesada karşı kükreyen bir arslan, celadetin, kahramanlığın harika numunelerini gösteren, hiçbir hadiseden korkmayan, taarruzdan çekinmeyen, çetin mücadelelerden yılmayan bir fedai, nihaî hizmet içinde nihaî tedbire müraat eden bir müdebbir. Ezcümle ben îhlas Risalesinde "Bahtiyar odur ki, Kur'an'dan süzülen tatlı bir havzu kazanmak için kendi buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyet'ini o havuz içine atıp eritendir" dediği bahtiyarlar içinde ilk aklıma gelen Zübeyir Ağabeydir. Hizmette fani olmuş, kardeşler arasında tefani bulmuş, o potada şahsiyetini, hislerini eritmiş büyük bir insandır
Zübeyir Ağabey. Kendi özel okuduğu duaya her namazımın sonunda kendim şu cümleyi de ilave ederek okurum:
"Ya Rabbi, bize' Zübeyir Ağabeye bir kardeş olmak liyakatini bahşeyle. Amin."
Risale-i Nur'larlarla Kur'an ve İslama hizmeti gaye edinen, uğruna dünya ve ahiretini feda ederek hayatinin her anım feragat ve vefa örnekleriyle tezyin eden Zübeyir Ağabeyimizi dua ederken gizlice yazdığım, "Ya Rabbi, beni azami ihlasa, azami sadakate, azami sebata, azami uhuvvete, azami takvaya, azami fedakarlığa. azami kahramanlığa, azami cesarete mazhar eyle. Ya Rabbi, beni kendine layık bir kul, Peygamberimize (a.s.m.) layık bir ümmet, Üstadımıza layık bir talebe olmak liyakatini bahşeyle" dediği zaman öyle masum, öyle samimi bir yalvarış tarzı vardı ki, sanki Cenab-ı Hakkı karşısında görüyor, ondan bu sıfatlara layık olmayı rica ediyor, yalvarıyordu. Ve şimdi bakıyorum da, Cenab-ı Haktan duasında ulaşmak istediği bu hasletlerin kendisinde tecelli eden miktarın boyutlarını yazmamın değil, düşünmemin, hatta hayalimin çok ötesinde hayal edebiliyorum.
Sadece ve sadece hizmet için yaşıyor ve ondan konuşuyordu. Ben kendisinden hizmete taalluk etmeyen en ufak bir şeyi konuştuğunu görmedim. Ve konuşurken de ölçü ve prensiplerini Üstadın hayatından misaller vermekle Risale-i Nurdan me'hazler göstermekle akla, mantığa hazmettirirdi. Hizmet metotlarıyla bağdaşmayan haller bazıları tarafından ileri sürüldüğünde "sadırdan değil, satırdan kardeşim" der. Risalelerden yerini bulmasını isterdi.
Üstadın "Alem-i İslam'a indirilen darbeleri en evvel kendi ruhumda hissediyorum" dediği sırrı ben onun hallerinde ancak anlayabildim. Çünkü Risalelere veyahut Nur Talebelerine gelecek sıkıntı ve hücumu iki gün evvel hisseder, o sıkıntıdan gelen ıztıdap onu ölü gibi hasta ederdi. Adeta hizmetle sevinir, hizmetle üzülürdü. Cesedindeki ıztırapları duymazdı, ama hizmetteki rahatsızlıkları hissederdi.
Bazı zamanlar da "Kardeşim, hizmet kendini ucuza satmıyor" demesini, ben, hizmetin yükünü yüklenen ağabeyler bütün sıkıntı ve ıztırapları bir paratoner gibi üstüne çekip hastalıklar ve sıkıntılara müptela oluyorlar ki, böyle oluyor diye yorumlardım. Çok defa Risalelere yapılan fikri taarruzlardan rahatsız olup bunaldığında kendini Kirazlı Mescitten dışarı atarak Fatih Camiine gittiğini, orada bir iki üniversite talebesine Risale-i Nuru müdafaa ettiğini, gençliği o fitnelerden korumaya gücü kuvveti nisbetinde gayret ettiğini, vazifesini yapınca da, rahatladığını çok kereler görmüş, şahit olmuşumdur.
Üniversitelere ait dershaneyi 1961 veya 62'de onlarla açmış ve dersleri başlatmıştı. Okuyacakları bahisleri imanî mevzulardan, lahikalardan ve müdafaalardan olmak üzere tanzim eder, onlardan dinler ve derse dinlemek için kendisi de giderdi. Ders bitinceye kadar iki dizinin üstünde kemal-i hürmetle oturur. Kirazlı Mescide döndüğünde talebelerin tek tek isimlerini bize sorarak yazar ve ezberlerdi. Kendisine neden böyle yaptığını sorduğumuzda "Kardeşim, ben hastayım, hafızam zayıf, o kardeşlerle görüşünce ismiyle hatırlayamazsam kardeşlik hukukuna saygısızlık etmiş olurum. Bu husus önemlidir, siz de böyle yapın" derdi.
Bir gün Kiğılı Pasajına Bekir Ağabeyin yazıhanesine geldi, "Birinizin bana olacak düzgün bir ceketi var mı" dedi. Birinci Ağabey de "Benim var Ağabey" dedi. Ceketini getirince şu açıklamayı yaptı: "Ben karşıdaki berbere tıraş olmaya gidiyorum. Orada pardösü çıkarıp tıraşa oturmam lazım. Ceketimin arkası yamalı, berber beni tanımıyor, ceketime göre tıraşımı yaparsa, kılık kıyafete hevesli olan gençler tıraşıma bakıp "Bir tıraşı dahi beceremeyen bize ne öğretecek" der bu cihetten hizmetimize zarar gelir."
Bir gün Zübeyir Ağabeyimizi alışkın olmadığımız bir tarzda lacivert elbise, kolalı ve manşetli gömlek, kıravatlı ve kaliteli bir gözlükle Beyazıt meydanından o şartlarda grand tuvalet görünce hayret etmiştik. O hayretimi anlamış olacak ki, "Kardeşim bir beyefendiyle randevum vardı, ona Kur'an'ın ve Nurların müdafaasını yapmaya gidiyordum. Nazarlarını kılık kıyafetimle meşgul etmemek için, onun alışkın olduğu kıyafetle gitmeyi daha uygun gördüm" dedi. Her halinde, her hareketinde hizmeti düşünür, his ve arzularına göre değil, her halini hizmetin fayda ve zararlarına göre tanzim ederdi.
Çok hasta olduğu zaman kapısını günlerce kilitler, sıkıntısının bizler tarafından bilinmesini istemezdi.
Kendisine "Neden böyle kendinizi kilitliyorsunuz. kimseye kapınızı açmıyorsunuz" diye sorduğumda, "Kardeşim, ben hastayım. Hastalığın verdiği sıkıntılar sîmama ve hallerime aksediyor. Bu vaziyette kardeşlerin arasına çıkmam hoş olmuyor. Hizmete zarar vermemek için kendimi hapsediyorum" der ve bize mecbur kalmadan hastalığı hakkında en küçük bir îmada dahi bulunmak istemezdi.
Fakat odasına girdiğimizde bazı şifalı otlardan yaptığı ilaçlardan yediğini görür ve yağsız, tuzsuz pirinç lapasından hastalığını anlamak zor olmazdı.
Birçok defa Dr. Macit ve Dr. Akay'dan çeşitli hastalıklarının var olduğunu dinlemiştim. Ve kendilerine, "Kardeşim, bir gün hizmete zarar verirsem sizlere vasiyetim olsun, bana bir iğne vurun, hayatıma son verin. Size hakkımı helal ediyorum." Defalarca dediğini kendilerinden dinlemiştim.
Zübeyir Ağabey, hizmete ait meselelerde alimane değil, herkesin anlayacağı tarzda çok açık ve net konuşurdu.
Birgün kendisine, "Ağabey, siz konferanslarda "Risale-i Nur kendi kendini izah eder, başka izahlara ihtiyaç bırakmaz" diyorsunuz. Halbuki Mektubat'ta Risale-i Nur dairesine giren allame ve müçtehitler de olsa vazifeleri yalnız bu sözlerin şerhleri ve izahlarıdır" denilmiş. Hem gittiğimiz yerlerde ders yaparken milletin anlayışına göre şerh ve izah yapmaya da mecbur oluyoruz. Siz yapılmaz diyorsunuz. Risalelerde de yapılmalı diyor. Karşılaştığımız cemaatlerde de izah yapılmasının zarureti ortaya çıkıyor. Bu tenakuz değil mi?" diye sorduğumda "Kardeşim, sen Risale-i Nurları okumuş, imanî meseleleri onlarla öğrenmişsin. Risale-i Nurdan aldığın bilgilerle onun meselelerini izah etmen Risale-i Nurun Risale-i Nuru izahıdır. Başka kaynaklarda meşrep, meslek farklılıkları olduğu için onlarla Risale-i Nurlar izah edilemez, diye konferansta demişiz."
Her zaman hizmete ait meseleleri bizzat Zübeyir Ağabeye danışır, onunla istişare ederdim. Bunun için de ay geçmeden Samsun'dan İstanbul'a gelir, "68'li yularda bana Samsun'a tafsilatlı mektup gönderirdi. Mektubunda, "Kardeşim, bundan sonra hizmete ait "meseleleri Fırıncı ve Birinci ile istişare et. Fırıncı ve Birinci artık eski Fırıncı ve Birinci değil" diyordu.
"69'lu yıllarda Ankara'ya geldiğini duydum. Hacı Bayram'daki dersanede kendisiyle yukarıda anlattığım mevzu da dahil çeşitli meseleleri görüştük. Yanında Fırıncı Ağabey de vardı. Hatta Fırıncı Ağabey, meseleyi aydınlatacak konulardan, lahikalardan bize pasajlar okudu. Hasan Feyzi'nin mektubu hakkında Üstadın "Ben gördüm ki, o zat Risale-i Nuru kafasına takmış onun namına konuşuyor" diyerek tesvibine işaretle Üstad burada, Risale-i Nurları izah eden Risale-i Nurları kafasına takıp Risale-i Nurlarla Risale-i Nuru izah edebileceğine açıklık getiriyor" diye meselemize ışık tuttu.
Zübeyir Ağabey bizde gördüğü yanlışlıkları başka birinde görmüş gibi anlatır, anlattığı işlere, böyle olur mu diye kah güler, kah kızardık, sonra da düşünürdük ki, bunlar bizim yaptığımız haller, hiç fark ettirmeden bizi kendi kendimize güldürmüş ve kızdırmıştı.
Hizmetimizin şuuruna ermeyen zenginlerden çok rica ettikleri halde para almazdı. "Kendisine Ağabey, hizmetin ihtiyacı var. Neden kendi rızasıyla verdiği halde para almıyorsunuz" dediğimizde, "Kardeşim, Risale-i Nurun izzetini kıramam, onu zillete koymamak lazım" derdi. Herkesin ruh halini nazara alarak onların kırgınlıklarını ve meselelerini psikolojisine uygun olarak halleden bir psikolog. Hasta olan kardeşlerin en küçük bir hastalığıyla iyi oluncaya kadar büyük bir gayret ve himmetle ilgilenen bir şefkat. Geceleyin en az üç dört kere odamıza gelip üstü açılan kardeşlerin "Aman hasta olurlar, üşürler" diye üstümüzü örten ve hiç kimsenin görmemesi için gecelerde mutfağımızı temizleyen ve o imkansızlıklarda şeker çay bırakan, hatta tuvaletimizi defaatle kollarını sıvayıp temizlediğine şahit olduğum bir şefkat ve mahviyet. En küçük kardeşinde dahi fani olabilen bir ihlas örneği.
Bir gün Hamza Emek Ağabey iki kilogram bal getirmişti. Kendisiyle kardeşten de öte bir bağlılıkları vardı. Zübeyir Ağabeye balı hediye etmek istemişti. Fakat bir türlü kabul ettiremiyordu. Hamza Ağabeyin çok zoruna gitti, siması ağlamaklı bir hal aldı. Zübeyir Ağabey, Hamza Ağabey'e "Ben Üstadımdan böyle gördüm. Halktan istiğna kaidemi bozamam" dedi ve balın parasını vererek ancak öyle kabullendi.
Zübeyir Ağabey herkesin seviyesine göre konuşmaya, her meclise göre giyinmeye çok dikkat ederdi. Mesela Abdurrahman Ağabeyin 5-6 yaşlarında oğlu Eyüp ile konuşup ders yaptığı zaman ona göre çocuğun kabiliyetine uygun onun hazmedeceği tarzda konuşur, Nur dersinden istifadesini sağlar, onun zevklerini de nazara alarak ders baklavası diye kuru üzüm, şeker vesaire verir, onunla sanki arkadaşmış gibi onun meseleleriyle meşgul olurdu.
Hülasa, Zübeyir Ağabey, bana göre Üstaddan hususi ders almış, Risale-i Nurlarla kendini yetiştirmiş. Hizmete her yönde kesin istikamet veren ayrı ayrı istidatları kabiliyetlerine uygun ayrı ayrı işlerde istihdam etmesini bilip yönlendiren bir idareci, bir hamiyet ve gayret timsali ve tevazu örneği.
Fakat fitne fesada karşı kükreyen bir arslan, celadetin, kahramanlığın harika numunelerini gösteren, hiçbir hadiseden korkmayan, taarruzdan çekinmeyen, çetin mücadelelerden yılmayan bir fedai, nihaî hizmet içinde nihaî tedbire müraat eden bir müdebbir. Ezcümle ben îhlas Risalesinde "Bahtiyar odur ki, Kur'an'dan süzülen tatlı bir havzu kazanmak için kendi buz parçası nevindeki şahsiyetini ve enaniyet'ini o havuz içine atıp eritendir" dediği bahtiyarlar içinde ilk aklıma gelen Zübeyir Ağabeydir. Hizmette fani olmuş, kardeşler arasında tefani bulmuş, o potada şahsiyetini, hislerini eritmiş büyük bir insandır
Zübeyir Ağabey. Kendi özel okuduğu duaya her namazımın sonunda kendim şu cümleyi de ilave ederek okurum:
"Ya Rabbi, bize' Zübeyir Ağabeye bir kardeş olmak liyakatini bahşeyle. Amin."