- Üyelik Tarihi
- 6 Tem 2011
- Mesajlar
- 154
- Aldığı Beğeniler
- 0
DEĞİL Mİ HAYAT VAR, ÖLÜM DE OLACAKTIR!
İnsan hayatın merkezine yerleştirilmiş. Dünya, zevkler ve güzelliklerle süslenmiş. Dünyanın zevkleri ve güzellikleri, insanı mıknatıs gibi çekmektedir. İnsanın ölesi gelmiyor. Ama ölüm hak ve muhakkak. Değil mi hayat var, ölüm de olacaktır. Çünkü Allah, her şeyi çift yaratmış. Hayatın zıddı ölümdür. Allah, canlıların üremesini erkek ve dişiye bağlamış. Ölüm olmazsa, hayat olmaz. Zıtlar hayatın varlığını anlatmaktadır. Zıtlar kalkınca hayat olmaz. Hayat olmayınca varlığın hükmü kalmaz.
Meşhur bir İtalyan aktörüne sağlığında: “Hayatınızda, esefle karşıladığınız bir olay var mı?” diye sormuşlar. “Evet, var. İnsanın ölmek zorunda olması” diye cevap vermiş.
23.12.1996 tarihli Yeni Yüzyıl Gazetesinde, Gülay Göktürk, ölümle ilgili şöyle yazıyor:
“Çevremdeki insanların “ölümlü oldukları” gerçeğini unutabilmelerine bu korkunç gerçek yokmuşçasına yaşayabilmelerine şaşıyorum. Böyle bir kaçınılmazlık, çaresizlik karşısında ve geri sayım duygusu içinde, akıl sağlığımızı nasıl koruyabildiğimizi, bu “gerçeği” unutarak nasıl var olabildiğimizi anlayamıyorum.
Ölüm denen gerçeğin korkunçluğuyla daha dokuz-on yaşında bir çocukken tanıştım. Anneannem sık sık elimi tutar ve ‘ben ölünce beni hatırlayacak mısın?’ diye ağlardı. O zamanlar onun için çok üzülür ve ‘iyi ki ben henüz çocuğum ve iyi ki annem ve babam henüz çok gençler’ diye sevinirdim. Yaşamak zorunda olduğum acıların çok uzakta oluşunu düşünüp içimi rahatlatmaya çalışırdım.
O yıllardan beri, tıbbın yaşlılık ve hastalıklar karşısında kazandığı zaferlerin sevincini ta içimde duydum. Ortalama insan ömrünün yüz yıla, yüz elli yıla çıkacağı günlerin hayaliyle avundum. Bilimin ölüm karşısında kazandığı her mevzide sevdiklerime ve kendime, ‘ha gayret, sıkın dişinizi’ diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.”
Zülfü Livaneli de, 16.06.2004 tarihli Vatan Gazetesinde; şöyle yazıyor;
“İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın ölüm haberini alınca vurgun yemiş gibi olduk hepimiz. İnsan hayatının anlamsızlığı, her şeyin bir saniyede yok olup gidebileceği bilinci bir kez daha şamar gibi indi yüzümüze. Onca birikim, onca çaba, onca başarı hiçbir işe yaramıyor.
Herkes, içinde zamanı ayarlanmış bir saatli bomba ile dolaşıyor ve bu vadeyi bilmediği için de gülüyor, kavga ediyor, hırslara kapılıyor, gelecek planları yapıyor sonra ya göğüste bir sızı, ya sol kolda bir ağırlaşma; sonra… Hiçlik!”
Aziz Nesin de şöyle diyor: “Ben ölünce dini tören yapmayın, Müslüman mezarlığına gömmeyin. İnsan insanı öldürmesin, ister kaza, ister cinayet; insanlar insanları öldürmesin ne savaşta, ne barışta; devlet insanı öldürmesin ister yasal, ister yasadışı; insan kendini öldürmesin ister birden, ister yavaş yavaş; insan kendiliğinden de ölmesin ister hastalıktan, ister yaşlılıktan, anladığım onca şey var ki dünyada, ama en anlamadığım ölmek”
Tito da ölümünden önce; “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” Salih Gökkaya’ya şu itiraflarda bulunmuş: “Yoldaş, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni…
Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalble itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana… Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar? Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım.
Ben, Allah’a Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır. Bence ölüm de son olmamalıdır, mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette. Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı. Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi… Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, siz ne derseniz deyin!”
İnsanın ölümsüzlük isteğine karşı Allah, ölümsüz bir hayatı da yaratmıştır. Dünyada bir müddet kalıp, denendikten sonra ahirete intikal eden insan, ölümsüz bir hayat yoluna girmiş olacaktır. Allah, ölümsüz bir hayat vermek istemeseydi istemek vermezdi.
Allah’ın rızası iyilik ve doğruluktadır. Her insan iyilik ve doğruluk konusunda imtihana tabi tutulduktan sonra ölüm hadisesiyle ahiret âlemine geçmiş olacaktır. Kabre dirilmek üzere giren insan için, hesaptan sonra kalacağı yerde ölümsüz bir hayat başlayacaktır. Yoktan yaratıldığını, verdiği nimetlerle varlığının devam ettiğini bilen insan, Allah’a teslim olmakla itminana kavuşabilir. Doğmamız ve ölmemiz bize bağlı değildir. Değil mi hayat var, ölüm de olacaktır!
06. 02. 2012
Durmuş Göktekin
İnsan hayatın merkezine yerleştirilmiş. Dünya, zevkler ve güzelliklerle süslenmiş. Dünyanın zevkleri ve güzellikleri, insanı mıknatıs gibi çekmektedir. İnsanın ölesi gelmiyor. Ama ölüm hak ve muhakkak. Değil mi hayat var, ölüm de olacaktır. Çünkü Allah, her şeyi çift yaratmış. Hayatın zıddı ölümdür. Allah, canlıların üremesini erkek ve dişiye bağlamış. Ölüm olmazsa, hayat olmaz. Zıtlar hayatın varlığını anlatmaktadır. Zıtlar kalkınca hayat olmaz. Hayat olmayınca varlığın hükmü kalmaz.
Meşhur bir İtalyan aktörüne sağlığında: “Hayatınızda, esefle karşıladığınız bir olay var mı?” diye sormuşlar. “Evet, var. İnsanın ölmek zorunda olması” diye cevap vermiş.
23.12.1996 tarihli Yeni Yüzyıl Gazetesinde, Gülay Göktürk, ölümle ilgili şöyle yazıyor:
“Çevremdeki insanların “ölümlü oldukları” gerçeğini unutabilmelerine bu korkunç gerçek yokmuşçasına yaşayabilmelerine şaşıyorum. Böyle bir kaçınılmazlık, çaresizlik karşısında ve geri sayım duygusu içinde, akıl sağlığımızı nasıl koruyabildiğimizi, bu “gerçeği” unutarak nasıl var olabildiğimizi anlayamıyorum.
Ölüm denen gerçeğin korkunçluğuyla daha dokuz-on yaşında bir çocukken tanıştım. Anneannem sık sık elimi tutar ve ‘ben ölünce beni hatırlayacak mısın?’ diye ağlardı. O zamanlar onun için çok üzülür ve ‘iyi ki ben henüz çocuğum ve iyi ki annem ve babam henüz çok gençler’ diye sevinirdim. Yaşamak zorunda olduğum acıların çok uzakta oluşunu düşünüp içimi rahatlatmaya çalışırdım.
O yıllardan beri, tıbbın yaşlılık ve hastalıklar karşısında kazandığı zaferlerin sevincini ta içimde duydum. Ortalama insan ömrünün yüz yıla, yüz elli yıla çıkacağı günlerin hayaliyle avundum. Bilimin ölüm karşısında kazandığı her mevzide sevdiklerime ve kendime, ‘ha gayret, sıkın dişinizi’ diye bağırmamak için kendimi zor tuttum.”
Zülfü Livaneli de, 16.06.2004 tarihli Vatan Gazetesinde; şöyle yazıyor;
“İzmir Büyük Şehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın ölüm haberini alınca vurgun yemiş gibi olduk hepimiz. İnsan hayatının anlamsızlığı, her şeyin bir saniyede yok olup gidebileceği bilinci bir kez daha şamar gibi indi yüzümüze. Onca birikim, onca çaba, onca başarı hiçbir işe yaramıyor.
Herkes, içinde zamanı ayarlanmış bir saatli bomba ile dolaşıyor ve bu vadeyi bilmediği için de gülüyor, kavga ediyor, hırslara kapılıyor, gelecek planları yapıyor sonra ya göğüste bir sızı, ya sol kolda bir ağırlaşma; sonra… Hiçlik!”
Aziz Nesin de şöyle diyor: “Ben ölünce dini tören yapmayın, Müslüman mezarlığına gömmeyin. İnsan insanı öldürmesin, ister kaza, ister cinayet; insanlar insanları öldürmesin ne savaşta, ne barışta; devlet insanı öldürmesin ister yasal, ister yasadışı; insan kendini öldürmesin ister birden, ister yavaş yavaş; insan kendiliğinden de ölmesin ister hastalıktan, ister yaşlılıktan, anladığım onca şey var ki dünyada, ama en anlamadığım ölmek”
Tito da ölümünden önce; “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” Salih Gökkaya’ya şu itiraflarda bulunmuş: “Yoldaş, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni…
Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalble itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana… Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar? Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım.
Ben, Allah’a Peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır. Bence ölüm de son olmamalıdır, mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette. Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı. Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi… Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, siz ne derseniz deyin!”
İnsanın ölümsüzlük isteğine karşı Allah, ölümsüz bir hayatı da yaratmıştır. Dünyada bir müddet kalıp, denendikten sonra ahirete intikal eden insan, ölümsüz bir hayat yoluna girmiş olacaktır. Allah, ölümsüz bir hayat vermek istemeseydi istemek vermezdi.
Allah’ın rızası iyilik ve doğruluktadır. Her insan iyilik ve doğruluk konusunda imtihana tabi tutulduktan sonra ölüm hadisesiyle ahiret âlemine geçmiş olacaktır. Kabre dirilmek üzere giren insan için, hesaptan sonra kalacağı yerde ölümsüz bir hayat başlayacaktır. Yoktan yaratıldığını, verdiği nimetlerle varlığının devam ettiğini bilen insan, Allah’a teslim olmakla itminana kavuşabilir. Doğmamız ve ölmemiz bize bağlı değildir. Değil mi hayat var, ölüm de olacaktır!
06. 02. 2012
Durmuş Göktekin