- Üyelik Tarihi
- 2 Eyl 2005
- Mesajlar
- 1,072
- Aldığı Beğeniler
- 2
Din büyüklerine saygıda sınırımız ne olmalı?
Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bidat ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde Müslümanlar dinden ve Peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya kalabilirler. Toplum içinde çıkan bidatlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere çözümler bulabilecek ve Müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev, Peygamberimizin ümmetinden çıkan bazı seçme insanlara düşmektedir. İşte bu insanlara müceddid denilmektedir. Allah Rasulü, Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dînî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir. (Ebu Davud, Melâhim, 1) buyurarak bu hakikati dile getirmektedir.
Müceddid reformist değildir
Müceddid, yenileyen anlamına gelmektedir. Bir de müteceddid kelimesi vardır ki, bu kelime, reform yapmak, deformasyon görmüş bir şeyi yeniden şekillendirip ayrı bir biçime koyma anlamına gelmektedir. Maalesef günümüzde bu iki kelime birbirine karıştırılmaktadır. Tecditte herhangi bir zorlama olmadan eski haline getirme, asliyetine kavuşturma söz konusudur; teceddüdde ise reform yapma, deformasyon görmüş bir şeyi yeniden şekillendirme ve ayrı bir biçime koyma mevzu bahistir. Dinimizin aslı hiç bozulmamış ve deforme olmamıştır ki, reforma tabi tutulsun! Binaenaleyh Müslümanlıkta yapılan, teceddüd değil, tecdiddir.
Tecdit hareketi, öteden bu yana devam edegelmiştir. Allah Rasulünden sonra Müslümanlar zaman zaman aşk ve şevklerini, İslami coşkunluklarını kaybetmişlerdir. Müceddid, bütün meseleleri teleskop gibi gözüyle müşahede ederek, İslamın üzerine konulan tozu toprağı silmiş, onlara asıl saffetini göstermiştir.
Her devrin müceddidinin, devrine göre vazifeleri vardır. O, devrindeki dini duygu ve düşünceyle alakalı en büyük hastalığı teşhis eder ve onun tedavisi için çalışır.
Bu soruya tek kelimeyle cevap verecek olursak şöyle diyebiliriz: Büyük zâtlara vesilelikten ötürü bir pâye verilmemeli ve onlara gösterilen sevgi Haktan ötürü olmalıdır. Biz, Efendimiz (sas)e bile vesilelik nokta-i nazarından bağlıyız ve Onu severiz. Ashab-ı Kiramı, Efendimize hizmetlerinden ötürü bir kadirşinaslık içinde ele alıp takdir ederiz. Allaha ulaştırıcı her şeye vesileliği cihetiyle ve vesileliğin büyüklüğü kadar saygılı olur ve severiz. Bu vesilelik çoğalıp uzayabilir, bize kadar uzatılabilir. Mesela içimizden birisi, bir zatın hidayetine vesile olduğu takdirde, o hidayete eren kimse, vesileliğinden ötürü o kimseye karşı saygı duyar, sevgi ve takdir besler. Hakkın hatırı için onun hatırını âlî tutar ve ona hürmette bulunur. Ancak bu takdir hisleri, o kimseye vesileliğin üstünde tanımaktan daha ziyade samimi bir sevgi içinde olmalıdır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Netice itibarıyla Allaha ulaşmaya vesile olan insanlar vesileliğinden ötürü sevilmeli ve dualarda daima yâd edilmelidir. Böyle bir sevgiyi Allah da, Rasulullah da sever. Ancak büyük pâyeler bahşetme meselesine gelince, bu tür pâyeleri insanlara Allah verir, başka kimse veremez. Veren kimseler, hem kendilerine, hem o zata, hem de başkalarına zulmetmiş olurlar.
Diğer ümmetlerde olduğu gibi Peygamberimizin ümmeti arasında da zamanla bidat ve hurafeler baş gösterebilir ve bunun neticesinde Müslümanlar dinden ve Peygamberimizin sünnetinden uzaklaşmakla karşı karşıya kalabilirler. Toplum içinde çıkan bidatlere karşı koyacak, dine yapılan saldırılar karşısında dini savunacak, yeni meselelere çözümler bulabilecek ve Müslümanlara yeniden dinlerini öğretip onları yönlendirecek şahsiyetlere de bu ölçüde ihtiyaç hissedilir ki, peygamberlik müessesesi sona erdiğinden ve bundan sonra artık peygamber gelmeyeceğinden bu görev, Peygamberimizin ümmetinden çıkan bazı seçme insanlara düşmektedir. İşte bu insanlara müceddid denilmektedir. Allah Rasulü, Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dînî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir. (Ebu Davud, Melâhim, 1) buyurarak bu hakikati dile getirmektedir.
Müceddid reformist değildir
Müceddid, yenileyen anlamına gelmektedir. Bir de müteceddid kelimesi vardır ki, bu kelime, reform yapmak, deformasyon görmüş bir şeyi yeniden şekillendirip ayrı bir biçime koyma anlamına gelmektedir. Maalesef günümüzde bu iki kelime birbirine karıştırılmaktadır. Tecditte herhangi bir zorlama olmadan eski haline getirme, asliyetine kavuşturma söz konusudur; teceddüdde ise reform yapma, deformasyon görmüş bir şeyi yeniden şekillendirme ve ayrı bir biçime koyma mevzu bahistir. Dinimizin aslı hiç bozulmamış ve deforme olmamıştır ki, reforma tabi tutulsun! Binaenaleyh Müslümanlıkta yapılan, teceddüd değil, tecdiddir.
Tecdit hareketi, öteden bu yana devam edegelmiştir. Allah Rasulünden sonra Müslümanlar zaman zaman aşk ve şevklerini, İslami coşkunluklarını kaybetmişlerdir. Müceddid, bütün meseleleri teleskop gibi gözüyle müşahede ederek, İslamın üzerine konulan tozu toprağı silmiş, onlara asıl saffetini göstermiştir.
Her devrin müceddidinin, devrine göre vazifeleri vardır. O, devrindeki dini duygu ve düşünceyle alakalı en büyük hastalığı teşhis eder ve onun tedavisi için çalışır.
Bu soruya tek kelimeyle cevap verecek olursak şöyle diyebiliriz: Büyük zâtlara vesilelikten ötürü bir pâye verilmemeli ve onlara gösterilen sevgi Haktan ötürü olmalıdır. Biz, Efendimiz (sas)e bile vesilelik nokta-i nazarından bağlıyız ve Onu severiz. Ashab-ı Kiramı, Efendimize hizmetlerinden ötürü bir kadirşinaslık içinde ele alıp takdir ederiz. Allaha ulaştırıcı her şeye vesileliği cihetiyle ve vesileliğin büyüklüğü kadar saygılı olur ve severiz. Bu vesilelik çoğalıp uzayabilir, bize kadar uzatılabilir. Mesela içimizden birisi, bir zatın hidayetine vesile olduğu takdirde, o hidayete eren kimse, vesileliğinden ötürü o kimseye karşı saygı duyar, sevgi ve takdir besler. Hakkın hatırı için onun hatırını âlî tutar ve ona hürmette bulunur. Ancak bu takdir hisleri, o kimseye vesileliğin üstünde tanımaktan daha ziyade samimi bir sevgi içinde olmalıdır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Netice itibarıyla Allaha ulaşmaya vesile olan insanlar vesileliğinden ötürü sevilmeli ve dualarda daima yâd edilmelidir. Böyle bir sevgiyi Allah da, Rasulullah da sever. Ancak büyük pâyeler bahşetme meselesine gelince, bu tür pâyeleri insanlara Allah verir, başka kimse veremez. Veren kimseler, hem kendilerine, hem o zata, hem de başkalarına zulmetmiş olurlar.