Diyanet İşleri Başkanlığı, şehidlerimizin cenazelerini uğurlama âdâbıyla ilgili bir hutbe yayınladı. Başkanlık tarafından yayınlanan aylık Diyanet dergisinin Ekim 2011 sayısının ekinde yer alan hutbe şöyle:
“Sen git, biz de geliyoruz.”
Ebu’d-Derda’ böyle derdi bir cenaze gördüğü zaman.
Aziz kardeşlerim!
Cenazelerimiz, bizim istikbalimizdir. Bugün biz onları uğurlarız; yarın da başka kardeşlerimiz gelir, bizi elleriyle ilahî rahmetin kucağına tevdi eder.
Uğurladıklarımız arasında öyleleri var ki, biz onlara ölü demeyiz. Allah bizi bundan men etmiş ve Kur’an’ında “Onlara ölü demeyin; onlar diridirler, lakin siz farkında değilsiniz.” buyurmuştur.
Onlar şehitlerimizdir.
Biz onlara ölü demesek de, diyemesek de, acılarını kalbimizin derinliklerinde yaşarız. Onlar bizim eşimizdir, babamızdır, kardeşimizdir, evladımızdır. Onlar bu ülkenin doğusundan, batısından, köyünden veya kentindendir. Kim olurlarsa olsunlar, nereli olurlarsa olsunlar, onların her biri, hepimizin şehididirler. Bu toprakların üzerine bir damla şehit kanı düştü mü, acısı bütün vatanı sarar, ıztırap bütün milletin yüreğini sızlatır.
Sevgili kardeşlerim!
Biz her bir şehidimizin acısını ayrı ayrı duyarız. Her şehid haberiyle yüreğimizden bir parçanın daha koptuğunu hissederiz.
Fakat feryat etmeyiz, aziz Müslümanlar! Bağırıp çağırmayız. Taşkınlık yapmayız. Alkışlarla, tezahüratlarla cenazelerimizi gösteriye çevirmeyiz. Acımız ve öfkemiz, bizi vakarımızdan, ağırbaşlılığımızdan uzaklaştırmaz.
Biz, şehitlerimizi, bir büyük milletin uğurlayışıyla uğurlarız:
Tıpkı Rasulullah (s.a.s.)’ın ve onun sahâbilerinin yaptığı gibi.
Onlar nice şehitlerini toprağın bağrına verdiler. Kimi evladını, kimi babasını, kimi eşini, kimi en yakın arkadaşını yahut akrabasını şehit verdi. Rasulullah’ın kaderinde ise, öz amcasının delik deşik olmuş cesedini kendi eliyle defnetmek vardı. Fakat, o tarifsiz acısı içinde iken bile, Allah’ın Rasulü yine bir mümine yakışan vakar ve olgunluğun en üstün mertebesini bize yaşayışıyla ders veriyordu.
Sevgili kardeşlerim!
Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için örnek olacak davranışlar, işte bu davranışlardır. Kim bundan başka bir yol izlerse, dinde olmayan bir şeyi bu dinin içine sokmuş olur. Ve bu davranışıyla, Allah’ın rahmetini değil, ancak gazabını üzerine çeker.
Bakın, müşriklerin kutsal ibadet yerlerine yakışmayan davranışlarını, Yüce Allah Kur’an’ında bize nasıl anlatıyor:
“Onların Kâbe yanındaki duaları ancak ıslıktan ve alkıştan ibarettir. Öyleyse, inkârınızdan dolayı şimdi tadın azabı!” (Enfâl, 35.)
Aziz müminler!
Kur’an’ın da açık ifadesiyle anlaşılıyor ki, ibadet yerlerine yakışan şey alkış değildir, ıslık değildir, bağırıp çağırmak değildir, tezahürat yapmak değildir.
Camilerimiz, musalla taşlarımız, mezarlıklarımız, bizim ibadet, dua ve tefekkür mahallerimizdir. Cami avluları gösteri mahalli değildir. Tiyatro salonu değildir. Futbol stadı değildir. Miting meydanı değildir.
Bu sayılanların her birine yakışan davranışlar vardır. İbadet mahallerimize yakışan şey de sükûttur, tefekkürdür, sessizce ve içtenlikle Allah’a yakarmaktır.
Yerin üstündekilere hoş gelen nice davranışlar vardır ki, kabir kapısının diğer tarafında ancak bir pişmanlık sebebi olur. Yüce Allah’ın Kur’an’da müşrik âdeti olarak niteleyip sakındırdığı davranışlardan, kimse ölü için bir fayda ummasın!
Aziz kardeşlerim!
Cenazelere iki şey için iştirak edilir:
Bir, ölüye dua etmek, bir de ibret almak için...
Şehit cenazelerinde bunun bir de fazlası vardır:
Biz onlara dua ederken, onlardan bir de müjde alırız.
Zira onlar, Allah’ın kendilerine vaat ettiği şeye kavuşmuş, bunu bizzat görmüş, ebedî saadetin nimetlerini bilfiil tatmaya başlamışlardır.
Dönüp de bize bunu haber vermek isterler.
Bunu bize Yüce Allah, Âl-i İmrân suresinin 169-171. âyetlerinde gayet açık ifadelerle haber veriyor.
Bir dahaki şehit cenazesinde, Rabbinize içtenlikle yakarır ve şehit kardeşimiz için O’nun rahmetinden bol bol nasip dilerken, bir mü’minin sükût ve vakarı içinde, onun size verdiği müjdeyi dinlemeye çalışın. Kulağınız değilse de, kalbiniz şu ayetleri fasih bir şekilde işitecektir:
Allah yolunda öldürülenleri ölü sayma. Onlar hayattalar ve Rablerinin katında rızıklanıyorlar.
Allah’ın kereminden onlara bağışladığı nimetlerin mutluluğu içinde, arkalarında olup da henüz kendilerine katılmamış kardeşlerine, onlar için hiçbir korku olmayacağını ve hiçbir şey için üzülmeyeceklerini müjdeliyorlar.
Onlar, Allah’ın nimetini ve lutfunu müjdeliyorlar; müminlerin ecrini Allah’ın asla zayi etmeyeceğini müjdeliyorlar.
[Diyanet Dergisi Ekim 2011]
“Sen git, biz de geliyoruz.”
Ebu’d-Derda’ böyle derdi bir cenaze gördüğü zaman.
Aziz kardeşlerim!
Cenazelerimiz, bizim istikbalimizdir. Bugün biz onları uğurlarız; yarın da başka kardeşlerimiz gelir, bizi elleriyle ilahî rahmetin kucağına tevdi eder.
Uğurladıklarımız arasında öyleleri var ki, biz onlara ölü demeyiz. Allah bizi bundan men etmiş ve Kur’an’ında “Onlara ölü demeyin; onlar diridirler, lakin siz farkında değilsiniz.” buyurmuştur.
Onlar şehitlerimizdir.
Biz onlara ölü demesek de, diyemesek de, acılarını kalbimizin derinliklerinde yaşarız. Onlar bizim eşimizdir, babamızdır, kardeşimizdir, evladımızdır. Onlar bu ülkenin doğusundan, batısından, köyünden veya kentindendir. Kim olurlarsa olsunlar, nereli olurlarsa olsunlar, onların her biri, hepimizin şehididirler. Bu toprakların üzerine bir damla şehit kanı düştü mü, acısı bütün vatanı sarar, ıztırap bütün milletin yüreğini sızlatır.
Sevgili kardeşlerim!
Biz her bir şehidimizin acısını ayrı ayrı duyarız. Her şehid haberiyle yüreğimizden bir parçanın daha koptuğunu hissederiz.
Fakat feryat etmeyiz, aziz Müslümanlar! Bağırıp çağırmayız. Taşkınlık yapmayız. Alkışlarla, tezahüratlarla cenazelerimizi gösteriye çevirmeyiz. Acımız ve öfkemiz, bizi vakarımızdan, ağırbaşlılığımızdan uzaklaştırmaz.
Biz, şehitlerimizi, bir büyük milletin uğurlayışıyla uğurlarız:
Tıpkı Rasulullah (s.a.s.)’ın ve onun sahâbilerinin yaptığı gibi.
Onlar nice şehitlerini toprağın bağrına verdiler. Kimi evladını, kimi babasını, kimi eşini, kimi en yakın arkadaşını yahut akrabasını şehit verdi. Rasulullah’ın kaderinde ise, öz amcasının delik deşik olmuş cesedini kendi eliyle defnetmek vardı. Fakat, o tarifsiz acısı içinde iken bile, Allah’ın Rasulü yine bir mümine yakışan vakar ve olgunluğun en üstün mertebesini bize yaşayışıyla ders veriyordu.
Sevgili kardeşlerim!
Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar için örnek olacak davranışlar, işte bu davranışlardır. Kim bundan başka bir yol izlerse, dinde olmayan bir şeyi bu dinin içine sokmuş olur. Ve bu davranışıyla, Allah’ın rahmetini değil, ancak gazabını üzerine çeker.
Bakın, müşriklerin kutsal ibadet yerlerine yakışmayan davranışlarını, Yüce Allah Kur’an’ında bize nasıl anlatıyor:
“Onların Kâbe yanındaki duaları ancak ıslıktan ve alkıştan ibarettir. Öyleyse, inkârınızdan dolayı şimdi tadın azabı!” (Enfâl, 35.)
Aziz müminler!
Kur’an’ın da açık ifadesiyle anlaşılıyor ki, ibadet yerlerine yakışan şey alkış değildir, ıslık değildir, bağırıp çağırmak değildir, tezahürat yapmak değildir.
Camilerimiz, musalla taşlarımız, mezarlıklarımız, bizim ibadet, dua ve tefekkür mahallerimizdir. Cami avluları gösteri mahalli değildir. Tiyatro salonu değildir. Futbol stadı değildir. Miting meydanı değildir.
Bu sayılanların her birine yakışan davranışlar vardır. İbadet mahallerimize yakışan şey de sükûttur, tefekkürdür, sessizce ve içtenlikle Allah’a yakarmaktır.
Yerin üstündekilere hoş gelen nice davranışlar vardır ki, kabir kapısının diğer tarafında ancak bir pişmanlık sebebi olur. Yüce Allah’ın Kur’an’da müşrik âdeti olarak niteleyip sakındırdığı davranışlardan, kimse ölü için bir fayda ummasın!
Aziz kardeşlerim!
Cenazelere iki şey için iştirak edilir:
Bir, ölüye dua etmek, bir de ibret almak için...
Şehit cenazelerinde bunun bir de fazlası vardır:
Biz onlara dua ederken, onlardan bir de müjde alırız.
Zira onlar, Allah’ın kendilerine vaat ettiği şeye kavuşmuş, bunu bizzat görmüş, ebedî saadetin nimetlerini bilfiil tatmaya başlamışlardır.
Dönüp de bize bunu haber vermek isterler.
Bunu bize Yüce Allah, Âl-i İmrân suresinin 169-171. âyetlerinde gayet açık ifadelerle haber veriyor.
Bir dahaki şehit cenazesinde, Rabbinize içtenlikle yakarır ve şehit kardeşimiz için O’nun rahmetinden bol bol nasip dilerken, bir mü’minin sükût ve vakarı içinde, onun size verdiği müjdeyi dinlemeye çalışın. Kulağınız değilse de, kalbiniz şu ayetleri fasih bir şekilde işitecektir:
Allah yolunda öldürülenleri ölü sayma. Onlar hayattalar ve Rablerinin katında rızıklanıyorlar.
Allah’ın kereminden onlara bağışladığı nimetlerin mutluluğu içinde, arkalarında olup da henüz kendilerine katılmamış kardeşlerine, onlar için hiçbir korku olmayacağını ve hiçbir şey için üzülmeyeceklerini müjdeliyorlar.
Onlar, Allah’ın nimetini ve lutfunu müjdeliyorlar; müminlerin ecrini Allah’ın asla zayi etmeyeceğini müjdeliyorlar.
[Diyanet Dergisi Ekim 2011]