İnsan, muhâtabı olduğu kişilerin, hâl, ahlâk ve hatta duygularından, onlara duyduğu muhabbetin veya kurduğu alâkanın bir neticesi olarak, bilerek veya farkında olmayarak akisler almaya başlar. İnsanın şahsî tekâmülüne müsbet veya menfî tesir eden faktörlerden birisi de budur.
Gerçekten insan, beraber bulunduğu kişilerden gönül iklîminin kuvvetli olup olmaması keyfiyetine binaen ya onları etkiler, kendine çeker ya da etkilenir ve rüzgârlarına kapılır. Yâni bir aynileşme/benzeşme yaşar.
Bu benzerlik bazen öyle aşırı olabilir ki, kişi, netice itibariyle benzediği şahsın hüviyetine bürünür. Onun duygu, düşünce ve hareketlerini kendi üzerinde tatbîk eder. Bunun çok çarpıcı bir örneği bir İngiliz ajanının hatıralarında yer almaktadır.1
Londra'da bulunan Sömürgeler Bakanlığı, yaptığı araştırmalarla sömürgeleştirmek istediği ülkelerde, mevkî itibariyle en tepede bulunanlara benzeyen ve bir müddet onlara hizmet eden kişileri seçerek Londra'ya getirtip onları asılları gibi giydirerek özel bir yerde bulunduruyorlardı. Bu sömürgeleştirmek istediği ülkelerde olan tüm gelişmeleri, oralarda bulunan ajanları vasıtasıyla haber alıp bunlara iletiyor ve onlardan vuku bulan hadiselere dair görüşleri soruluyordu. Verilen cevaplar ise şaşırtıcı bir şekilde takriben % 70 oranında asıl şahsiyetlerin verdiği kararla doğruluk arzediyordu.
Buna bir misal olmak bakımından kitapta yer alan şu hâdise ne kadar dikkat çekicidir:
"…Bakan yardımcısı söze şöyle başladı:
"Bu beyler, o şahsiyetlerin kıyafetlerine bürünmüşlerdir, mezkur şahsiyetlerin ne düşündüklerini, ileriyi nasıl gördüklerini böylece öğrenmeye çalışıyoruz. İstanbul, Tahran ve Necef'ten aldığımız bilgileri bunlara da ilettik. İşte şimdi, onlar kendilerini o şahısların gerçek kimliğinde görüyorlar. Onlar gibi cevap veriyorlar. Meselâ Necef'teki müctehidimize sorular yöneltebilirsin."
Ona ilk olarak şunu sordum:
"Efendim, sizi taklit edenlerin yâni, Şiîlerin Sünnî ve mutaassıb Osmanlı hükümetine karşı çıkarak, savaş ilân etmelerine izin verir misiniz?"
Sahte müctehid bir ân düşünerek:
"Ben savaş izni vermiyorum, zira onlar Sünnî mezhebinde olan Müslümanlardır. Kur'ân-ı Kerîm ise;
"Müslümanlar birbirlerinin kardeşidir." buyurmaktadır. Ancak Osmanlılar halka zulmederse, bu durumda da Emr-i bil Ma'rûf ve Nehyi ani-l Münker (iyiliği emretmek, kötülükten alıkoymak) yoluyla mücadele edilir. Bu da zulmün ortadan kalkması ve onların zulmetmekten vazgeçmeleriyle sona erer." diye cevap verdi.
Dikkat çeken nokta şudur ki, sahte müctehid'in verdiği cevaplar, Necef'teki hakîkî Müctehid'in verdiği cevaba tamı tamına uyuyordu ki bu sahte müctehid, ötekini vazîfesi îcâbı yalandan taklid ettiği hâlde bu derece aynîleşebilmiştir. Gerçek mânâda iyi veya kötüde aynîleşmenin durumunu îzâha hâcet yoktur.
Aynîleşmeyle alâkalı olarak şu darb-ı mesellerimizi hiç unutmamak lazım:
"Bana dostunu söyle sana kim olduğunu söyleyeyim."
"İsin yanında duran is, misin yanında duran da mis kokar."
Hâsılı yukarıdaki misâle dikkat edilirse bir kişinin bulunduğu yerleri, benzemeye çalıştığı kimseleri, üzerinde tatbik ettiği hayat tarzını önemle ve özenle seçmesi gerektiği anlaşılır.
Şahsiyetimizi oluştururken kendimize örnek alacağımız kimselerin karakter sahibi olmalarına dikkat etmemiz bu yüzden çok önemlidir. Aksi takdirde her gün biraz daha tükenmekte olan ve enerji dolu gençlik günlerimiz şairin dediği gibi boşa geçmiş olur:
Öyle bir nehr-i muazzam gibi cûş etmişsin
Fakat eyvah çorak yerde akıp gitmişsin!..
Alıntı
